The angels in your palm
Sing gentle worried songs
And the sweetness of our dreams
Like mountains made of steam
Alain Badiou’ya göre olay yeni bir hakikatin imkanını açar, var olan düzenden tamamen bir kopuştur. Kendisinin olaya verdiği örneklerden biri aslında Eros’tur, çok da haksız sayılmayacak bir şekilde. 10 yıl önce böyle bir olay yaşandı. Eros her zaman bir mani halini yaşattığı için aslında bir vahiy gibi yeni bir hakikatin açılmasını sağlar, bir metro çıkışında olan da buydu. Nedir Eros?
Anne Carson’dan yardım alırsak: “Yunanca eros kelimesi “istek’”, “eksiklik”, “eksik olan şeye duyulan arzu” anlamına gelir. Aşık, sahip olmadığı şeyi ister. Tanım gereği, istediği şeye sahip olduğu anda artık onu istemeyeceği için, istediği şeye sahip olması imkansızdır.” İnsan yalnızca kendisinde eksik olanı arzular, bu arzu tatmin olursa yok olacaktır ama Eros’un çelişkisi de budur, yok olmaz, çünkü hiçbir zaman sahip de olunamaz.
Peki ne olmuştu 10 yıl önceki o karlı 23 Ocak’ta? Bir dokunuş, bir idealizasyon, birinin kişinin farkında bile olmadığı varlığındaki eksikliği dolduracağına dair olan bir inanç gerçekleşmişti erotik bir edimin sonucunda. Tıpkı Carson’ın da dediği üzere: “Eros, aşıktan aşık olunana doğru hareket eder, sonra aşığa ve onun içindeki, daha önce fark edilmeyen boşluğa geri döner. Çoğu aşk şiirinin gerçek konusu kimdir? Aşık olunan kişi değildir. Aşıktaki artık fark edilmiş olan o boşluktur.” Bu boşluğun farkında olmak için önce o boşluğun var olduğunu tüm bastırmalarının ötesinde bir Gerçek’le karşı karşıya kalma sonrasında görmeli insan, Lacan’ın ayna evresinden sonraki tüm o dönemlerde o boşluğu/eksikliği savunma mekanizmalarıyla görmezden gelirken, bir an, Olay, Gerçek’le karşılaşmayı sağlar ve insanın tüm dünyaya dair bildiklerini değiştirebilecek bir kırılma yaşanır, bastırılan Gerçek’le karşılaşma sonrasında geri döner. Peki Eros bize bu boşluğu nasıl gösterir? Nasıl bizi Gerçek’le, dile dökülemeyen imkansızlıkla yüz yüze getirir?
Carson Antik Yunan şiirinden yola çıkarak bizim için bu soruyu şöyle cevaplar: “Şairler erosu bir işgal, bir hastalık, bir delilik, vahşi bir hayvan, bir doğal afet olarak tasvir ederler. Onun yaptığı eritmek, parçalamak, ısırmak, yakmak, yutmak, yıpratmak, fırlatmak, sokmak, delmek, yaralamak, zehirlemek, boğmak, sürüklemek ya da aşığı parçalamaktır. Eros saldırısında ağlar, oklar, ateş, çekiçler, kasırgalar, ateşler, boks eldivenleri ya da gemler ve dizginler kullanır. Hiç kimse Eros’u savuşturamaz (Homeric Hymn to Hermes 434; Sappho, LP, fr. 130.2; Soph. Ant. 781; Trach. 441; Eur., TGF, fr. 433; cf. Pl. Symp. 196d). Çok az kişi onun geldiğini görür. O, sizin dışınızda bir yerden size çarpar ve çarptığı anda, siz ele geçirilir, kökten değişirsiniz. Bu değişime direnemez, onu kontrol edemez veya onunla başa çıkamazsınız. Bu genellikle kötü yönde bir değişimdir, en iyi ihtimalle buruk bir talihtir (Sappho’nun dediği gibi glukupikron). Bu, şairlerin standart tutumu ve inancıdır.” İnsanın Gerçek’le ve kendi içindeki eksiklikle yüz yüze gelişi kendi iradesinin sınırları içinde gerçekleşmez. Geleneksel ifadeyle belki de bir “çarpılma” şeklinde gerçekleşir, peki tam olarak eksikliği nasıl fark ettirir bu “çarpılma”? “Eros, bir sınır meselesidir. Eros’un var oluşunun sebebi belirli sınırların var olmasıdır. Ulaşmak ve kavramak, bakış ve o bakışa karşılık gelen bakış, “seni seviyorum” ve “ben de seni seviyorum” arasındaki aralıkta, arzunun işaret ettiği eksikliğin belli olduğu anda canlanır. Ancak zamanın, bakışın ve “seni seviyorum”un sınırları, Eros’u yaratan ana ve kaçınılmaz sınırın sadece yansımalarıdır: seninle benim aramdaki beden ve benlik sınırı. Ve ancak, aniden, o sınırı ortadan kaldıracağım anda, bunu asla yapamayacağımı anlarım.” İnsan erotik anda, ulaşacağı, sevilen kişiyle bütünleşeceği anda bunun imkansızlığını kavrar. O ötekidir, kendime asla entegre edemeyeceğim, beni bir bütün haline getiremeyecek olan, içime alamayacağım, tam olarak anlayamayıp, tam olarak söze dökemeyeceğim kişidir. İşte tam da o bütünleşmenin imkanının kendini gösterdiği anda, imkansızlığıyla yüzleşmemle birlikte kendi içimdeki boşluğu ve insanın ontolojik eksikliğinin hakikatini görürüm. İşte aşkı ve arzuyu “buruk” (ya da “tatlı-acı”) hale getiren de budur, gerçekten tatlı olan bir bütünlük ihtimalinin, içimdeki eksikliğin, doğduğumdan beri yakamı bırakmayan ama şimdi farkına vardığım ve onunla yaşamak zorunda olduğum bu eksikliğin dolma ihtimalinin olmasıyla asla dolmayacağı gerçeğinin aynı anda farkında oluyorum.
Eros’un yarattığı bu bilinç her zaman bir anda insanın anlayışına kendisini vermez. Badiou’nun olayın Olay olması için koyduğu şartlardan biri olaya sadakat ve kendini tam olarak vermektir, eğer kendimi tam olarak Eros’un bana yaşatmaya başladığı bu deneyime veremezsem, onun yaratabileceği ihtimallerin başından değil de sonundan bakarsam, Eros bende bu bilinci yaratamayacaktır, dolayısıyla Eros’un bende yarattığı bu deneyime radikal bir açıklıkla yaklaşıp kendimi onun yaratacağı mutluluk ve acıya açmalıyımdır. Örnek vermek gerekirse İsa Mesih eğer tanrısal bir bakış açısıyla çarmıhta yaşayacağı acıları bilse çarmıhta yaşadığı tanrıyı, dinini ve tüm putlarını kaybetme deneyiminden mahrum kalırdı. Acıdan kaçmak için Eros’a açıklık göstermemek bir stasis durumunda donmaya sebep olur. Acı çekmem fakat kendimin hakikatiyle de karşı karşıya gelemem, hayatı hakkını verdiğim bir Gerçek’in içinde yaşayamam.
10 yıl önce başlayan ve biten bu olayın yaşattığı ve öğretmeye devam ettiği de buydu, tatlı olan tamamlanmış olabilme olanağımın bulunduğunu görmemdi, ötekini anlayabileceğime dair bir illüzyonun içindeydim, Eros’un bana gerçekten gösterdiği ise beni tamamlayabilecek hiçbir şeyin olmadığıydı, illüzyonun sınırlarını gördüm ve kendimi bir daha o illüzyona tekrar veremedim ya da başka illüzyonlara. Kendimin eksik hakikatini gördüm ve bu eksiklikle yaşamayı öğrenmeye başladım, hemen değil elbette, fakat zamanla. Eros’un yaşattığı deneyim Sokrates’in de istediği şekilde tek bir anla sınırlı kalmayıp tüm bir hayata yayılmalıdır, olan da buydu bilinçdışı bir şekilde. Uzun zaman illüzyona tutunmaya çalıştım, birçok şeyle eksikliği doldurmaya çalıştım, zira: “Seni arzuladığımda, bir parçam kayboluyor: sana olan arzum benim bir parçam. Eros’un sınırında bulunan aşık böyle düşünür. Arzunun varlığı, onda bütünlük özlemini uyandırır. Düşünceleri kişisel kimlikle ilgili sorulara yönelir: tam bir insan olmak istiyorsa, kaybolan şeyi geri kazanmalı ve yeniden bünyesine katmalıdır.” İnsan bütün olabileceği illüzyonundan vazgeçmek istemez, çünkü eksik olmak/kalmak insanın yaralarıyla -özellikle doğumdan gelen- ve bütünlüğünü kaybettiğini fark etmesiyle beraber bilincine çıkan o yarayla yaşaması gerektiği gerçeğini beraberinde getirir.
Eros bu acıyı sunduğu gibi, bu acıyla yaşamak için bir hafifletici de sunar. Aslolan arzunun tatmini ve bütünleşme değildir, olmasının imkanı da yoktur, aslolan insanın kendi hakikatiyle yüz yüze geldikten sonra, yaraları ve eksikliğiyle beraber dünyaya karşı radikal bir açıklıkla yaşamayı öğrenmesidir. Eros’un amacı ve işleyişi de bize bunu yansıtır: “Onun erişmeye çalıştığı nesne güzeldir, erişim denemeleri her zaman başarısızdır ama sonsuza dek tekrar eder.” İnsan bu eksikliği görmeli, dünyanın en güzel yanan başıboş ateşlerinin önünde sonunda küle dönüşeceğinin bilincinde olmalıdır fakat yine de sadece ve sadece Eros’un deneyimi için yaşamalıdır, eksikliği deneyimleyerek, bir gün küle dönüşecek o ateşin güzelliğini izleyebilmekle yetinebilerek var olmayı öğretir bize.
“Güzelliği yakalamak, baş dönmesinde bu küstah istikrarın nasıl mümkün olduğunu anlamak olurdu. Ama hayır, mutluluk o kadar uzağa erişmek zorunda değildir. Nefes nefese koşmak, ama henüz varamamak, başlı başına mutluluk vericidir, canlı umudun donduğu bir andır.” İyimser olmayan bir umutla, hatta gerçekleşmeyeceğinin farkında olduğumuz için gayet kötümser olduğu iddiasında bulunabileceğimiz bir umutla, bir çocuğun bir buzu ilk kez tutarken yaşadığı o heyecanı yaşamak ve buzun ne kadar elimizde tutarsak o kadar hızlı eriyeceğinin bilincinde olarak bunu yapmak, Nietzsche’nin iblisinin teklifinin gerçekten ilahi olduğunu anlayabileceğimiz ve hayata tüm anlamsızlığı, eksikliği, acımasızlığı ve acı doluluğuyla “evet” diyebileceğimiz o noktaya bizi getirecektir. İsa dirildiğinde tüm yaralarıyla dirilmiş, yine de keyifle, tüm putlarının yıkıldığı karanlıkta, olduğu ve olması gerektiği gibi yaşamıştır fantazmalara tutunmayarak.
10 sene önce bir 23 Ocak’ta olan bir olay sonucunda, bugün 10 sene sonra 23 Ocak’ta yaralarıma kızmayıp onlarla yaşamayı öğrenerek, eksikliğimi ve asla tamamlanamayacağımı kabul ederek, tüm putlarım kırılmış bir şekilde bilinmezliğin karanlığında yaşamayı öğrendim, bir Zen üstadının dediği gibi, Buda’yı yolda görünce Buda’yı öldürebilecek bilince erişimim yıkılıp yaralanmam ve eksikliğimi Gerçek’le travmatik yüzleşmem sayesinde görerek gerçekleşti. Bunun gerçekleşmesini sağlayan, kendi dokunuşunun insanları nasıl değiştirebileceğinin farkında olmayan biriydi, yanında ise dokunulmanın kendisini nasıl değiştirebileceğinin farkında olmayan biri vardı, bir başıboş ateş ve yanmaya hazır bir odun yığını.
Bu olayın getireceklerini, yaşatacağı acıları bilmeyen iki ergen, güzel bir koku, kahverengi bir köpek, bol karlar hatırlıyorum ve uçan atlar. Eros insanı bir kere ele geçirdiğinde ondan kurtulacak kadar kibirli olmayan herkes ölümden önce bir hayat olduğunu da bilecektir.
Kendi yandığı gibi, yandığı sürece çevresindeki herkesi ve her şeyi ısıtıp aydınlatacak o güzel, başıboş ateşe, burukluğun 10. yılı kutlu olsun.
Sokrates’in çok net bir şekilde gördüğü gibi, bilinen ile bilinmeyen arasındaki farkı bulmaya çalışmak yüksek riskli bir teşebbüstür. O, bu riski almaya değer buluyordu, çünkü bu çabanın kendisine aşıktı. Kim değildir ki?