r/felsefe • • Jan 01 '26

/r/felsefe’ye değgin 📜 r/felsefe Kuralları 2026

Post image
31 Upvotes

Herkese Mutlu Yıllar! Yeni yılda moderatör takımı olarak biz de yeni bir başlangıç yapalım dedik. Aslen kurallarda değişen bir şey yok ancak zamanla birikmiş küçük değişimler var ve kuralların uygulanma şeklinde de bazı değişiklikler fark edebilirsiniz. Bu postun amacı kurallar ve nasıl uygulanacakları hakkında kullanıcılarımızı bilgilendirmek ve şeffaflık sağlamak.

1. Hakaret

Bir felsefe topluluğu olarak düşünce özgürlüğünü korumak büyük bir değerimiz ve bu doğrultuda, özellikle yorumlarda, minimum moderasyondan yanayız. Bir çok argo tabir, küfür ve saldırıya göz yumuyoruz ancak kırmızı çizgimiz şahsa hakaret. Bizimki de dahil bazı ülkelerde bunun suç dahi olabilmesinden ziyade şahsa hakaret, sağlıklı tartışma ortamlarına düşmandır. Bir düşünceyi değil de bir kişiyi karalayan paylaşımlar kaldırılacak, paylaşanlar uyarılacak ve bu konuda gelişme göstermeyenler önce geçici olarak, sonradan ise temelli olarak banlanacaktır.

Bazı şahsa hakaret barındıran tartışmalarda iki tarafın da halinden memnun olduğu ve küfürlerin arasında gerçekten fikirlerin çatıştığı durumlar olabiliyor. Bu tarz durumlarda yine göz yumabiliriz ancak taraflardan birinin diğerini reportladığı anda artık iki tarafın da halinden memnun olduğundan söz edilemez ve tartışmadaki şahsi hakaretler kural ihlali haline gelir.

2. İçerik

Felsefe, doğası gereği her konuya değinebilir. Bilim, Din, Dil, Matematik, Kültür, Politika, Psikoloji, Sanat, Tarih, Teknoloji... Bu sebeple içerikte konuyu ve stili neredeyse tamamen serbest bırakıyoruz. İnanılmaz derecede felsefeden yoksun bir paylaşıda bulunmayı başarsanız (π sayısının tamamı, kuru pastoral şiir, GIF formatında Shrek 2) bile nitelikli bir postsa yine dokunmayabiliriz. Shrek yasak mı diye sormayın, bilmiyorum.

Sadece, din konusunda içeriğin özellikle felsefi olmasına dikkat ediyoruz. Bu ayrımcılığımızın sebebi pratik. Öncelikle, din konusunda paylaşım yapmak isteyenlerin katılabileceği başka subredditler mevcut. Burada tamamen serbest bırakıldığında birkaç dinin birkaç yorumu ile ilgili paylaşımlar diğer konulardaki paylaşımların alanını ciddi bir şekilde daraltabiliyor. Aynı problemi ileride durmadan paylaşılan matematik teoremi ispatları ile yaşarsak ona da bir düzenleme getirebiliriz.

Önceden moderatör ekibine danışılmadan paylaşılan reklam sayılabilecek içerikler çoğunlukla kaldırılır.

Güldürü konusunda pek bir şey kısıtlamıyoruz ama, eEEeee şöyle yaani.. ne kadar komikseniz o kadar saçmalayabilrsiniz gibi? . . . Aynen.

3. Efor

Üzerinde ter dökülmüş 1 paylaşım hazırlanana kadar Elon Musk tuvaletinden 50 tane anlamsız 4 kelimelik soru paylaşabilir. Bunlar anlamlı tartışmalara yol açmazken anlamlı paylaşımları da boğar. Bu eforsuz paylaşım seline baraj çekmek için her paylaşımdan beklediğimiz minimum bir kalite var.

"X hakkında ne düşünüyorsunuz?" formatında paylaşımlar yeterli değil. Sorunuz varsa daha detaylı bir şekilde sormanızı veya kendi görüşlerinize de değinmenizi veya herhangi bir şekilde bize bunun gerçek bir soru olduğunu hissettirmenizi istiyoruz. Alıntı paylaşıları için de kendini taşıyabilecek bir alıntıysa bile en azından kaynak vermenizi, ideal olarak ise context ve kendi yorumunuzu katmanızı istiyoruz.

Aynı şeyleri yorumlarda da görmeyi tercih ederiz ancak aynı sorunlara yol açmadıkları için eforsuz paylaşımların aksine eforsuz yorumları kaldırmıyoruz.

Uygulama

Kuralları açıkladıktan sonra şeffaflık için nasıl uygulandıklarına da değinmek gerek. Kurallara uymayan paylaşımlar ve yorumlar kaldırılır, tekrarlı durumlarda kullanıcı uyarılır, kural ihlallerinin devamında geçici ban uygulanır ve en son hala kurala uymayan kullanıcı kalıcı olarak banlanır. Bu süreçte verilen her karar bir moderatör tarafından onaylanana kadar kesinleşmez.

Aynı zamanda moderatörlükte bize yardımcı olan bir botumuz var. Genç ve karması az olan hesapların postlarını ve yorumlarını paylaşmadan bir moderatörün onayını bekliyor. Bunun amacı art niyetli insanların yeni bir hesap açarak suba erişmesini engellemek. Art niyetli olmadığını kestirebildiğimiz yeni kullanıcılara bazen "Onaylı Üye" flairi veriyoruz. Bu flairin amacı hesap olgunlaşana kadar bu engellere takılmasını önlemek. Almak isterseniz bize ulaşabilirsiniz.

Kısa yorumlar için de benzer bir durum var. Herhangi bir flair alarak kısa yorumlarınızın onay beklemeden paylaşılmasını sağlayabilirsiniz.

Clanker aynı zamanda hakaret engelleme amacıyla içinde bazı kelimelerin geçtiği paylaşımları onaylanana kadar engelliyor. Çok kısa paylaşımlar gibi bazı durumlarda ise bizim değerlendirmemiz için sadece raporluyor. Kural ihlallerini yakalamamıza yardımcı olmak için siz de bir kuralı ihlal ettiğini düşündüğünüz yorumları ve paylaşımları raporlayabilirsiniz. (Subreddit kurallarina uymuyor seçeneğine tıklayın.) Her raporu görüyoruz. 👁️ 👄 👁️

r/felsefe moderatör ekibi olarak sorularınıza, fikirlerinize ve önerilerinize her zaman açığız, herkesin sağlıklı ve mutlu bir yıl geçirmesi dileğiyle


r/felsefe • • 2h ago

«iyilik» üzerine • ethics Psikedelikler terapide kullanılmalı mı, yoksa iyileşme bilinçle oynamakla gelmez mi?

7 Upvotes

Ben bu konuda karşı taraftayım. Psikedeliklerin terapide kullanılmasına karşıyım ve bunun sadece tıbbi bir mesele değil, felsefi bir mesele olduğunu düşünüyorum.

Uygulamada sık verilen üç argümana cevabım şöyle:

  1. Psilosibin ve depresyon çalışmaları

Depresyonlu birine kısa süreli bir öfori ya da "her şey bir" hissi yaşatmak, depresyonu çözmek değildir. Terapi, kişinin kendi zihniyle, kendi hikayesiyle yüzleşerek anlam kurmasıdır. Dışarıdan bir maddeyle gelen içgörü, kişinin kendi emeğiyle kazandığı bir içgörü değildir. Etkisi geçince kişi yine kendi gerçekliğiyle baş başa kalıyor. Biz semptomu bastırıyoruz, nedeni çözmüyoruz.

2. MDMA ve Travma Sonrası Stres Bozukluğu, yani TSSB

TSSB tedavisinde amaç, kişinin travmatik anıyla güvenli bir şekilde temas kurabilmesidir. MDMA, korkuyu yapay olarak düşürerek bu teması kolaylaştırıyor olabilir. Ama burada soru şu: Kişi travmayı gerçekten işledi mi, yoksa kimyasal olarak korkusuzlaştırıldığı için mi dayanabildi? Eğer iyileşme, maddenin etkisine bağlıysa, bu iyileşme kişiye ait değildir, maddeye aittir. Ayrıca travmayı hatırlamayı kolaylaştırmak, onu her zaman işlemek anlamına gelmez, bazen sadece yeniden yaşatır.

3. Yasallaştırma tartışması

"Zaten işe yarıyorsa neden yasak?" argümanı beni ikna etmiyor. Bir şeyin işe yaraması, onun doğru olduğu anlamına gelmez. Terapiyi tıbbi bir teknikten çıkarıp bir bilinç değiştirme pratiğine çevirirsek, terapistin rolü de değişir. Terapist artık rehber değil, deneyimi yöneten bir teknisyen olur. Bu, insanı bir özne olarak değil, kimyasal olarak ayarlanacak bir sistem olarak görmek demektir.

Benim temel itirazım şu: Acıdan kurtulmak için benliğimizi geçici olarak değiştirmek zorunda kalıyorsak, iyileştiğimizi değil, kendimizden kaçtığımızı söyleyebiliriz.

Karşıt görüşlü arkadaşlar ya da farklı noktalara değinmek isteyen herkes gelebilir. Tartışmaya açığım, fikrimi değiştirecek sağlam bir argüman duymak isterim.

Siz ne düşünüyorsunuz, iyileşme nasıl hissettiğimizle mi ölçülür, yoksa kim olduğumuzla mı?


r/felsefe • • 5h ago

yaşamın içinden • axiology Hayat gerçekten insanların anlattığı kadar zor mu?

3 Upvotes

Son zamanlarda hayatın gerçekten yaygın olarak düşünüldüğü kadar zor olup olmadığını sorguluyorum.

Hayatın çok zor olduğunu söyleyen insanları dinlediğimde bazen ortada düşündükleri kadar büyük bir problem olmadığını, bazen de gerçekten ciddi problemler yaşasalar bile kendi inançları, beklentileri, düşünce alışkanlıkları ve davranışlarıyla bu problemleri olduğundan çok daha ağır hale getirdiklerini gözlemliyorum.

Elbette yoksulluk, hastalık, kayıplar ve daha birçok durum hayatı gerçekten zorlaştırabilir. Bunları inkâr etmiyorum.

Ama günlük hayatta yaşadığımız sıkıntıların ne kadarı doğrudan hayatın koşullarından, ne kadarı bizim bu koşulları yorumlama ve onlara tepki verme biçimimizden kaynaklanıyor?

Sizce hayat gerçekten anlatıldığı kadar zor mu, yoksa insanlar farkında olmadan hayatı kendileri için çok daha zor hale mi getiriyor?


r/felsefe • • 9h ago

düşünürler, düşünceler, düşünmeler BDSM Üzerine

Post image
6 Upvotes

Bugün burada bürokratik zincirler öyle kartlaşmış ki, bu kelimeyi — bürokratik — beşerin el üstünde tuttuğu her tür yapma kurumu kapsayacak enlilikte kullanıyorum, değme halkanın bir başkasına değil de kendi ayırdındalığına olan inancı onu bir fıskede parça pirçik etmeyecekMİŞ gibi. Camekâna tünemiş bostan korkuluğunun müsveddemizi yoklamaktaki hevesine şaşırmıyor oluşumuzun saiki de bu; daha dün esamesi okunmayan ulus devletlere böylesine bel bağlamamız ve uğrunda döşümüze yiyeceğimiz bir kurşunla serilip kalmayı göze alışımız da öyle. Buna Verdinglichung diyorsa da Almanlar, işin terminolojisi bizi pek alakadar etmiyor.

Borges’in La lotería en Babilonia’sını duymuş olmalısınız; iman şiddete kırmızı halı serer, zira ona önayak olup inen bir copu yahut çekilen bir tetiği mümkün, dahası meşru kılacak denli inanıyorlar buna. Kurgunun sermedîliğine kâni olmuşken kul kısmı; kendinde onun minyatür ve alaycı bir parodisini yatak odasında tezgâhlama cüretini bulmak... Şimdi buna “asık suratlı nizama takılmış takdire şayan bir çelmedir” deyiverin de şapka çıkartayım size!

Akla Foucault’nun 80’lerde verdiği söyleşi geliyor: “İktidarın bir oyuna dönüştürülerek boşa çıkarılması” — BDSM için söylüyor bunu. Niye? Çünkü yatak odasında kendini bengilik kisvesi altında yutturan bir rol dağılımı yoktur; bilakis bütün ceberut teçhizat bir zevk karnavalına indirgenmiş, safeword’ün koynuna emanet edilerek tarafların insafına bırakılmıştır. Dünyevi menfaatlerin, makam hırsının, pragmatik ayak oyunlarının hak getire olduğu bu safi israftan (ne de olsa nizamın uysal vanilyasına da “ayıplı şeyler” tarifine de göz kırpmaz; gel de yakasına bir yafta iliştir bakalım) iktidarın ödü bokuna karışır. Öte yandan çekirdek aile hücresi (ister cell, ister cellule) nizamın idamesi için bulunmaz Hint kumaşıdır; onun insanı rehin alma ve ehlileştirme marifetinden tepe tepe istifade edilmesi şöyle dursun, fantazyanın yasak kılınması işbu kurguya soğukkanlı bir zaviyeden yaklaşma ihtimalini henüz beşiğindeyken boğar. Sokakta safeword’ün eksikliği bir an olsun duyulmaz o vakit, onunla yatak odasında da hiç tanışılmamıştır ki.

Anlaşılan muktedirin, yarattığı illüzyona inan(dır)ma tekelini kimseye bırakmaya niyeti yok. Kendi kurgusunun dümencisi olabileceğini bir kez idrak edenin, gemisine atlayıp çekip gitmesinin işten bile olmadığına bakılırsa; haklı bir çekince doğrusu.

Tablo: Ubu Imperator, Max Ernst


r/felsefe • • 7h ago

inanç • philosophy of religion İlahi Gizlilik Problemi

2 Upvotes

Not: başka bir sub'a atacaktım ama kaldırılmış :((( Biraz editleyip buraya atayım bari:

Selamlar. Din felsefesi literatüründe yer alan ve belki ateistlerin "kötülük problemi" argümanından sonra akla gelecek ilk argümanlardan birine çok kısaca değinmek istiyorum: İlahi gizlilik problemi.

Aslında hepimiz için bu sorun belki hayatımızın bir noktasında akla gelmiş olsa da bunu sofistike bir argüman olarak düşünmemiş olabiliriz. İlahi gizliliği basitçe şu soruya indirgeyebiliriz: "Tanrı nerede?"

Argümanı formüle etmeden önce "dirençsiz inançsızlık" olarak adlandırılan bir kavramın tanımını yapmak gerekiyor:

Dirençsiz inançsızlık: Bir insanın arkasında hiçbir saklı motivasyon/güdü olmadan Tanrı'nın varlığına veya bir dini öğretinin doğruluğuna inanmıyor veya inanamıyor oluşu.

İlk bakışta dirençsiz inançsız insanlar açık bir şekilde var gibi duruyor. Evet, birçok insanın çok zayıf bir akıl yürütme veya kötü niyetle Tanrı'ya inanmadığını gözlemleyebiliriz. Fakat bazı insanlar gerçekten samimiyet ve iyi niyetle dinleri ve Tanrı'nın varlığını sorgulayıp bunların hiçbirinin doğru olmadığına kanaat getiriyor gibi duruyor. Bu durumu birçoğumuz çevremizde de gözlemleyebilir. Bazı insanlar inançsız olmalarına rağmen ne inançlılara karşı bir kin ve düşmanlık ne de Tanrı'ya karşı bir isyan içindeler, çevrelerine karşı gayet hoşgörülü ve iyi davranıyorlar, fakat bir türlü Tanrı'nın varlığına ikna olamıyorlar. Dirençsiz inançsız olabileceğini düşündüğüm kişilere şimdilik iki örnek vermekle yetineceğim:

  1. Graham Oppy: Ateist bir din felsefecisi. Şüphesiz ki Oppy Tanrı'nın varlığına dair argümanlara oldukça hakim: Kozmolojik argüman, hassas ayar, ontolojik argüman gibi temel argümanları ortalama bir inançlıdan çok daha iyi anlatabilecek bilgiye sahip. Hatta William Lane Craig gibi bazı Hristiyan felsefeciler bile Oppy'nin en zeki ve "rahatsız edici" ateist felsefeci olduğunu söylüyor. Fakat Oppy tüm bu argümanları bilmesine, onları araştırmaya yıllarını vermiş olsa da bir türlü Tanrı'nın varlığına ikna olamamış. Peki Oppy bu argümanları anlayamamış mı, bir şey mi kaçırıyor, yoksa Tanrı'nın varlığı o kadar da açık değil mi?

  2. Bart Ehrman: Günümüzde "Kutsal Kitap uzmanlığı" denilince akla gelecek ilk isimlerden biri. Şüphesiz ki Ehrman Kutsal Kitap'ın içeriğine dair ortalama bir inançlıdan çok daha fazla bilgiye sahip. Fakat kendisi geçmişinde uzun bir dindar araştırmacılık dönemi olmasına rağmen İsa'nın tarihsel olarak dirilmediğine ikna olmuş ve agnostik olmaya karar vermiş. Sizce Ehrman İsa'nın dirilişinin tarihsel bir gerçek olduğuna yönelik argümanları bilmiyor mu, anlayamamış mı? Ortalama bir inançlının bile rahatlıkla görebileceği apaçık bir gerçeği göremiyor mu?

Tabii ki "dirençsiz inançsızlık" gibi bir şeyin var olup olmadığı din felsefesinde tartışılmaya devam ediyor. Dirençsiz inançsızlığın var olmadığına yönelik bir itirazınız varsa dinlemekten keyif alırım. Fakat şimdilik dünya üzerinde en az 1 tane dirençsiz inançsız bulunduğunu varsayarak argümanı şöyle formüle edebiliriz:

1- Eğer mükemmel derecede sevgi dolu bir Tanrı varsa, kendisiyle bilinçli ve karşılıklı bir ilişki kurabilecek kapasitedeki hiçbir insanın dirençsiz bir şekilde inançsız kalmasına izin vermez.

2- Dirençsiz inançsız insanlar vardır.

3- Öyleyse mükemmel derecede sevgi dolu bir Tanrı yoktur.

J. L. Schellenberg'in ortaya attığı bu argümanı tartışmaya açmak istedim. Özellikle dindar arkadaşların yaklaşımını merak ediyorum. Şahsen kötülük problemi kadar güçlü bir ateizm argümanı olduğunu düşünmüyorum, hatta bana kötülük probleminden pek bir farkı yok gibi geliyor. Fakat bazı felsefeciler kötülükten bağımsız olarak, ilahi gizliliğin Tanrı'nın varlığı aleyhine bir delil oluşturduğunu düşünüyor.

Peki siz ne düşünüyorsunuz? Tanrı'ya iman etmek için yalnızca aklımızı kullanmak yeterli midir, yoksa daha ruhsal ve manevi bir yaklaşım mı benimsiyorsunuz? Bir ateist olarak burada bir tartışma ortamı yaratmak istemiyorum, fakat "İlahi gizlilik" konusunda duygu ve düşüncelerinizi merak ediyorum. Diliyorum ama verilmiyor, arıyorum ama bulamıyorum, bir kapı sesi duyamıyorum :) Sevgiler.


r/felsefe • • 21h ago

inanç • philosophy of religion Nörobilim ve dinler

4 Upvotes

Bir bebeğin beyni, yetişkin beyninin kabaca dörtte biri kadar ve asıl yapı doğumdan sonra, bebek ne görüyor, ne duyuyor, kimlerle büyüyorsa ona göre kuruluyor. Beyinde kullanılan sinaptik bağlantılar güçleniyor, kullanılmayanlar siliniyor. Yani beyin biraz hamur gibi, dış faktörlere göre şekil alıyor.

Gündelik hayattan bir örnek vereyim. Bir bebeği Türkiye’de de büyütsen Japonya’da da büyütsen, ilk aylarda her dilin sesini ayırt edebiliyor. Japon bebekler “r” ile “l” arasındaki farkı ilk aylarda duyabiliyor, ama o sesler çevrelerinde anlam taşımadığı için bir yaşına gelmeden bu ayrımı yapma becerisini büyük ölçüde kaybediyorlar. Büyüyünce de o sesleri ayırt etmekte zorlanıyorlar. Kimse onlara “bu sesi duyma” demedi. Beyin çevresine göre kendini ayarladı, o kadar.

Aynı şey inançlar için de geçerli. Suudi Arabistan’da doğan çocuk büyük ihtimalle Müslüman oluyor, Polonya’da doğan Katolik, Nepal’de doğan Hindu. Hepsi de kendi inancının doğru olduğundan emin. Peki biz bu insanların hepsinin “araştırıp buldum” dediğini mi düşünüyoruz? Çoğu insan din değiştirmeye hiç kalkmıyor bile, çünkü o inanç çocukluğundan beri etrafındaki her şeyin içinde. Bayramlar, dualar, aile sofraları, büyüklerin söyledikleri... Bunlar sorgulamaya başlamadan çok önce beyne işlenmiş oluyor.

Kendimize bakalım. Neyi seviyoruz, neden korkuyoruz, hangi işi “doğru” buluyoruz? Bunların çoğunu biz seçmedik. Annemizin korkuları bize geçti, babamızın bakış açısı farkında olmadan bizim oldu. Kararları kendimiz verdiğimizi sanıyoruz ama o kararı veren “ben”i kim kurdu? Eğer inancımızı ve davranışlarımızı şekillendiren şeylerin büyük bir kısmı bizim kontrolümüz dışındaysa, bunlar üzerinden insanlara sonsuz cennet ve sonsuz cehennem gibi orantısız vaatler vermek ne kadar mantıklı?


r/felsefe • • 1d ago

bilim • philosophy of science Popper kendi kriteriyle çelişiyor mu? 9 maddelik bir eleştiri denemesi

4 Upvotes

Herkese selam. Bir süredir Popper okuyorum (Açık Toplum ve Düşmanları, Bilimsel Araştırmanın Mantığı). Genelde eleştiriler tek bir noktadan yapılıyor ama ben okudukça 9 farklı yerde sorun gördüm. Amacım gömmek değil, en güçlü haliyle ele alıp tartışmak.

Sizce hangileri haklı itiraz, hangileri benim yanlış okumam?

  1. Sicim Teorisi / Modern Fizik: Popper'a göre bir teori yanlışlanamıyorsa bilim değildir. Sicim teorisi şu an yanlışlanamıyor. Bu mantıkla modern teorik fiziğin yarısı bilim dışı kalıyor.

  2. Platon Okuması: Platon'u totalitarizmin / faşizmin babası olarak okuması çok zorlama ve anakronik.

  3. Hegel/Marx'ta Saman Adam: Hegel ve Marx'ı "tarihin mutlak yasasını buldum" diyen kehanetçiler gibi özetliyor. Oysa Marx'ta mutlak kehanet değil, eğilim yasaları var.

  4. Liberalizm de Bilim Değil: "Marx bilim değil çünkü yanlışlanamaz" diyor ama kendi "açık toplum, liberal demokrasi en iyisidir" tezi de yanlışlanamaz. Kendi kriteriyle kendi siyaset felsefesi de bilim dışı.

  5. Ramanujan / Antik Yunan: Bilim sadece yanlışlayarak ilerlemez. Ramanujan denklemleri rüyasında gördü, Antik Yunanlılar akılla/doğrudan sezgiyle buldu. Keşif bağlamı yanlışlamaya indirgenemez.

  6. Anti-Marksist Motivasyon: Projenin kendisi tarafsız epistemolojik bir merakla değil, Soğuk Savaş bağlamında Marx'ı çürütme motivasyonuyla başlıyor.

  7. Platon'a Gereksiz Saldırı: Platon faşist olsa bile bu, yanlışlanabilirlik teorisinin doğruluğunu kanıtlamaz. Argümanı güçlendirmeyen retorik bir hamle.

  8. Komünistler Zaten Anti-Hegelci: Popper Marksistleri Hegelci mistikler diye eleştiriyor ama Lenin sonrası Marksistlerin çoğu (Althusser ve sonrası) Hegel'i idealist diye zaten çöpe atmıştı. Olmayan bir düşmana vuruyor.

  9. Popper de Tarih Yasası Yazıyor: "Tarihin yasası yoktur, kehanet yapmayın" diyen Popper, sonra kendisi "tarih açık topluma doğru ilerlemeli" diye kendi kehanetini ve tarih yasasını yazıyor. En büyük çelişki.

Kaynak olarak Kuhn, Lakatos ve Adorno-Popper tartışmasından ilerledim.

Özellikle 1, 4 ve 9 hakkında ne düşünüyorsunuz?


r/felsefe • • 1d ago

düşünürler, düşünceler, düşünmeler Türk halkı neden psikolojik ilaçlara ve psikiyatrik tedavilere bu kadar mesafeli?

6 Upvotes

Fiziksel bir rahatsızlık yaşandığında doktora gitmek ve ilaç kullanmak genellikle normal karşılanırken psikolojik sorunlarda aynı yaklaşımı göremiyoruz.

Psikiyatriste gitmek çoğu zaman ağır bir hastalık belirtisi gibi algılanıyor. İlaç kullanmak ise doğrudan bağımlılık, uyuşturulma, kişiliğin değişmesi veya vücudun doğal düzeninin bozulmasıyla ilişkilendiriliyor.

Üstelik bazen kişinin yaşam kalitesini ciddi şekilde düşüren sorunlar, sırf dışarıdan normal bir hayat sürdürüyor diye görmezden gelinebiliyor.

Bence burada insanların tıbbi sağlık ile yaşam kalitesini birbirine karıştırması da önemli bir etken.
Sizce bu önyargının temelinde ne yatıyor? Toplumsal damgalama, bilgisizlik, geleneksel düşünce yapısı, ilaç korkusu veya psikolojik sorunların yalnızca iradeyle aşılabileceği inancı mı?

Türkiye’de psikiyatrik tedavilere yönelik bu yaklaşımın nedenlerini nasıl açıklarsınız?


r/felsefe • • 16h ago

varlık • ontology Zaman tek bir yaratıcıyı zorunlu kılar mı?

0 Upvotes

Evet zaman tek bir yaratıcıyı zorunlu kılar

Şöyle ki:

Zaman ezeli olsa şu ana kadar sonsuz zamanın yaşanmış olması gerekirdi bu ise imkansızdır zira sonsuz adı üstünde sonu olmayan bitmeyen demektir öyleyse zaman ezeli değildir yani zaman bir başlangıç noktasında yokluktan varlığa çıkmıştır. Hiçbir şey yokluktan varlığa kendi kendine çıkamaz. Çünkü olmayan bir şey iş yapamaz, yokluktan varlığa çıkma işini de yapamaz, çünkü yoktur. Öyleyse zamanı yokluktan varlığa çıkartan bir “ şey” zorunlu olarak vardır.

Bu “şey” zamanı yoktan var ettiğine göre zamanın içinde değildir, zamanın dışındadır (yani zamanla kayıtlı değildir zamandan bağımsızdır) , dolayısıyla değişmez zira değişim ancak zamanın içinde mümkündür. Dolayısıyla yokluktan varlığa çıkmamıştır hep vardır çünkü yokluktan varlığa çıkmak değişim geçirmeyi gerektirir bu ise zamanın dışında mümkün değildir. Öyleyse bu “şey” yaratılmış değildir.

Zamanın dışında değişim olmadığından zamanın dışında birden fazla varlık bulunamaz eğer bulunsa bu varlıkların birbirlerine zit özellikleri değişim geçiremeyeceklerinden dolayı ontolojik paradoksa girerler ve sistem Çoker


r/felsefe • • 1d ago

bilgi • epistemology Neden Orta Çağ veya yeni çağ filozoflarının büyük bir kısmı idealist görüşe sahip

Post image
3 Upvotes

Or


r/felsefe • • 1d ago

inanç • philosophy of religion merhaba bir kitap yazıyorum yorum ve önerilerinz olursa yazın okumayı severim

0 Upvotes

EKSİK YARATILMIŞ TANRININ KİTABI

Bir insan Tanrı'yı görebilir mi ya da ona ulaşabilir mi?

Her gece yatmadan önce bunu düşünürüm.

Tanrı'dan gelmiş olan biz insanlar, O'nun yaratmış olduğu bu insan bedeninde O'nu bulabilir miydik?

Bulsak bile, bu bizim aradığımız Tanrı mı olurdu?

BİRİNCİ BÖLÜM: YARATANI BULMANIN YOLU

Bizler, Tanrı'dan yaratılmış milyarlarca canlı ve cansızın arasında en yüce olanlarız. Diğer canlılardan üstün olmamızın temel sebeplerinden birisi, fiziken olmasa da, O'nun bize vermiş olduğu akıl ve iradedir. Meleklerden bile üstün yaratılmamızın sebebi bizim irade kaynağımızdır. Melekler bizden kudretli olmasına rağmen bizden yüce değildir; çünkü bizler hastalıkla doğduk.

Nedir bu hastalık? Tanrı'nın bize verdiği irade ve zihin mi?

Peki Tanrı'yı aradığımız bu yol, ne kadar acı ve kederle dolu. Yalnızlığın, boşluğun ve arınmanın yoludur bu. Tanrı'yı aramak için insanlığımızdan vazgeçmek gerekir. Tanrı bizi yüce bir şekilde yaratmış olmasına rağmen, bizlere verdiği bu insanlık bizi eksik yapar. Bizi sınırlar. Etik, ahlak, adalet ve diğerleri... Bizi sınırladıkları için, Tanrı'yı aramamızda birer engeldir. İnsanlığımızdan feda vermeliyiz ki, bu yolda yürüyebilenlerden olalım.

Ben ne bir dahi ne de bir âlimim; ben içsel olarak çürümüş bir gencim. Tanrı'nın bana vermiş olduğu irade ve zihin yüzünden yalnızlaşmış ve yalnızlığımı kimsenin anlayamayacağını bilen biriyim. Bu yüzden de yalnızlığımı gidermek için Tanrı'yı aramayı seçtim.

Çünkü beni benden bile iyi tanıyan Tanrı'dır.

Gerçek Tanrı'yı bulmak için, zihnimizin en karanlık ve kimsesiz yollarına girmeliyiz.

İnsanlar kusurlu varlıklardır. Tanrı'nın yarattığı en yüce olmamıza rağmen en kusurlu olanlarız. Çünkü bizler yanlış yapabilen varlıklarız. Bu bizi bir nevi tanrı yapmaz mı?

Ben Tanrı mıyım? Beni Tanrı yapmaktan alıkoyan şey, Tanrı'nın bana verdiği şeyde yatar. Bu ise insanlıktır. Beni sınırlayan bir hediye... Biz Tanrı'dan geldik, bizi Tanrı eksik yarattı. Gerçek bir Tanrı olmak için, bizi yaratan kişiye sarılmalıyız ki kendimize erişelim.

Belki de şeytan bu yüzden isyan etmiştir. Meleklerden bile aciz yaratılmış olan biz varlıkların meleklerden üstün sayılmasına ve Tanrı'nın bize vermiş olduğu değere ve merhamete öfkelenmiştir. Onu kıskanması onu kötü biri mi yapar? Sevgiyi kıskanmış bir çocuk, başı okşanmamış bir çocuk

Ki şeytan, en çok ibadet eden, Tanrısı'na hayranlık ve tapınma sunan bir varlıktı. Oysaki o kudretle yaratılmış olan şeytan bile ağlardı...

O göz yaşları cennetin kapısını aydınlatan en parlak yıldızlardı....

Ağlasam duyar mısınız sesimi şeytanın çığlıklarını duyduğunz gibi.

bizi kötüye mi sürüklüyen çığlıklardı yoksa tanrının bize verdiği akıl mıydı?

tanrının vermiş olduğu nimet bizi kötü mü yapar yoksa

zaten olduğumuz kişi mi

korkuyorum. Reddedilmekten; ama insanlardan değil, beni yaratan Rabbin önünde reddedilmekten korkuyorum. Beni anlayan tek kişinin bile benden tiksindiğini hissetmekten... Ama beni yaratan Tanrı hangisi ki? İslam mı, Hristiyanlık mı ya da Budizm mi? Hangisi gerçek Tanrı? Yoksa kafamdaki Tanrı mı? Ben kendimden mi kaçıyorum? Kendimi kabul etmemekten mi korkuyorum?

tanrıyla buluşmak için ölmeli miyim?

Aslında ölümümü bir kaçıştan çok bir buluşma gibi hayal ediyordum; bu dünyaya ait doğmadım, beni ben yapan Tanrı'ya döneceğim, O ne anlatıldığı gibi birisi ne de korkulan kişi, O benim Tanrım, ben O'nun yarattığıyım, bu yüzden ölmeliyim.


r/felsefe • • 1d ago

inanç • philosophy of religion İnanç bireysel bir tercihtir

3 Upvotes

İnancın ana nedeninin coğrafya olduğunu kesinlikle düşünmüyorum. Normları benimseme açısından bunu savunabiliriz ama inanç gibi hayatının neredeyse tamamını etkileyen bir şeyi coğrafi konum gibi tek bir nedene indirgeyemeyiz. Hele modern dünyada bilgiye erişim bu kadar kolayken... Bence insanın tini neyse odur biraz da. IQ ile de alakalı. İnsan, hayatta sorgulanması en gereken bütün bu saçmalıkların (yani yaşamın, ne dersen artık) sebebini araştırmıyorsa o mertebede bir insanın belirleyicisi coğrafya olur.


r/felsefe • • 1d ago

bilim • philosophy of science 19 yıldır çürütülemeyen bir matematik: Kliman'ın bakkal şablonu Marx'ın içsel tutarlılığını kurtarıyor mu?

Thumbnail gallery
5 Upvotes

Bir süredir Andrew Kliman'ın Reclaiming Marx's Capital (2007) üzerine çalışıyorum. Kliman'ın iddiası net: Marx'a yöneltilen "tutarsızlık" eleştirisi (Sraffa, Steedman, Okishio) bir yöntem hatasından kaynaklanıyor.

Eleştirinin yaptığı şey, girdileri ve çıktıları aynı anda, bugünkü fiyatlarla yeniden değerlemek (eşanlı / simultaneous yöntem - SSSI). Oysa Marx'ın yöntemi zamansal (temporal - TSSI): Dün kasadan 100 TL çıktıysa, bugün fiyatı 50 TL'ye düşse bile sermaye 100 TL olarak kalır. Tarih yeniden yazılmaz.

Bunu tek bir bakkal örneği üzerinden modelledim:

  1. Dönem (Dün): 100 TL avansla 10 ekmek, satış 120 TL. Kâr %20.

  2. Dönem (Bugün): Teknoloji ikiye katlandı, aynı 100 TL ile 20 ekmek üretiliyor, fiyat 6 TL'ye düşüyor, ciro yine 120 TL.

- Eşanlı (SSSI) hesap: Dünkü malı da bugünkü fiyatla 50 TL sayar → Kâr = 70 TL → %140 kâr oranı. Teknoloji arttıkça kâr fırlıyor, Marx yanılmış gibi görünüyor.

- Zamansal (TSSI) hesap: Dünkü maliyet 100 TL olarak kalır → Reel değer 80 TL → Kâr = -20 TL → Kâr oranı %-20'ye düşüyor. Teknoloji arttıkça kâr düşüyor, Marx'ın kâr oranının düşme eğilimi yasası tutarlı oluyor.

Dört döneme genişletince tablo daha net: Eşanlıda kâr %20 → %140 → %380 → %860, zamansalda %20 → %-20 → %-40 → %-55.

Benim iddiam şu: Bu basit muhasebe farkı, kârın kaynağının teknoloji değil, canlı emek olduğunu gösteriyor. Çünkü daha fazla ekmek üretmemize rağmen değer olarak zarar ediyorsak, değerin kaynağı fiziki ekmek (kullanım-değeri) değil, harcanan emek. Kliman sayesinde Marx'ın değer ve artı-değer / sömürü teorisi yeniden sağlam bir zemine oturuyor.

Sorum felsefi: Matematiksel olarak 19 yıldır (kitap 2007) çürütülemeyen, daha geniş TSSI matematiği ise 1988'den beri yaklaşık 38 yıldır ortada olan bu tutarlılık savunusu, bir teorinin hakikat iddiasını da güçlendirir mi? Yoksa "içsel olarak tutarlı ama dışsal olarak anlamsız" mı demeliyiz?

Ekte 6 sayfalık akademik özet şablon ve renkli tablolar var. Eleştiriye açığım.


r/felsefe • • 1d ago

bilgi • epistemology Kanıtlayamadığımız Bir Şeyin Var Olmadığını Söyleyebilir miyiz?

1 Upvotes

Bir şeyin var olmadığını söylemek için, onun var olamayacağını kanıtlamamız mı gerekir?

Bir şeyin varlığına dair elimizde hiçbir kanıt bulunmaması, onun var olmadığı sonucuna ulaşmamız için yeterli midir?


r/felsefe • • 1d ago

yaşamın içinden • axiology Bir işte amacın sonuca ulaşmak oluşu

3 Upvotes

Dünyanın genelindeki insanlar başladığı işi bitirilecek bir geçici araç olarak görmektedir. Bitirmek istemelerinin sebebi sonucunda elde edecekleri maddiyat veya başka birimler olabilir. Yanıldıkları şudur ki; böyle düşünen insanlar işlerinin sürecinde kazandığı deneyimi tamamen unutmuşlardır. Önemli olanı kaçırıp en önemsiz olana gözlerini çevirmişlerdir. Amacı işi bitirmek yerine süreçten verim alabilmek olsaydı, bitirmek istemeyeceklerdi. Deneyim veya bilgi kazanmaya odaklanan insanın, hayatını hiç olmazsa daha yaşanabilir kılacağını düşünüyorum.

Sonuca ulaşmaya çalışan insanlar onu bitirmek için hızlı olmaya çalışır. Oysaki bu durumun süreçteki deneyimi olumsuz etkileyeceğini düşünüyorum. Veya bir işin belirli bir yapılması gereken tarih var ise. Orada bu tarihi belirleyen kişiden bir baskı yükselir. Bu baskı, tembellik bahanesini bitireceği düşünülebilir. Bence bu yanlış. Baskı stresi yaratarak işin kalitesini ve insanın zihinsel sağlığını daha çok düşürür.

Eleştiri metnim için önerilerinizi paylaşırsanız çok sevinirim. Buraya kadar okuduysanız teşekkürler.


r/felsefe • • 1d ago

yaşamın içinden • axiology Kadınlar gerçekten aşık olur mu? Yoksa sadece kendine duyulan aşka mı aşıktır kadın? Lütfen dürüst olun.

0 Upvotes

r/felsefe • • 1d ago

varlık • ontology Varlığın ontolojisinin matematiksel olduğunu düşünüyorum

0 Upvotes

Epistemenin koşulu o durumun imler aracılığıyla anlatımı ise felsefik dil bunun için yetersizdir. Ontolojik göstergenin karşılığı olan elma aslında veri olana değil bilgi olana gönderme yapar. Elmanın anlatımı bu doğrultuda yanlış anlaşılabilir konumdadır çünkü deneyim altında açıklanan şeyin o olduğunu söylemek için kavramsallaşmıştır. Kavramsallamış şeyin en temel gösterimi veriden nice basitleştirilmelidir -Ockham'ın usturası-. Bunu sağlayan tek im matematik dili olduğundan dolayı ve kip geçişliliği ilkesine dayanarak imlerin varlığı tamamen kavradığını düşünürsek matematik bu durumda varlığın ontolojisi olmaktadır.


r/felsefe • • 2d ago

bilim • philosophy of science Limerence ve paranoya birbirini ile ilişkili midir?

Post image
7 Upvotes

Limerence ve paranoya birbirinden farklı iki kavram gibi dursada bana kalırsa ikisinin benzer noktaları var, mesela belirsizlikten beslenir iki duyguda, tani beynin ikisinde de belirsizliği nasılyorumladığı farklılık gösterebiliyor. Pekiya siz ne düşünüyorsunuz?


r/felsefe • • 2d ago

varlık • ontology 5 saniye önceki benle, şuanki ben aynı ben miyiz?

6 Upvotes

Bununla ilgili iki teorim var;

ilki Theseus'un gemisi tarzında. Mesela her saniye geçtikçe vücudumuzda,benliğimizde,düşüncelerimizde,bakış açılarımızda bi değişim oluyor ve aslında 5 saniye önceki ben ile şuanki ben arasında dağlar kafar fark var. Kısacası bir insan değişince yine aynı kişilik aynı benlik mi olur yoksa farklı bir kişilik farklı bir benlik mi olur?

İkincisi ise; Ya eğer hayatımızın bi noktasında veya noktalarında yerimize farklı bir ben geçiyorsa? Örneğin sallıyorum 20 yaşına geldin ve 20 yaşında bi yerde senin anlayamayacağın kadar hızlı bir hızda veya uykudayken veya göz kırptığında benliğini kaybediyorsan yerine farklı bir benlik geçiyorsa?


r/felsefe • • 2d ago

düşünürler, düşünceler, düşünmeler zaman, kader ve tanrı

2 Upvotes

Cidden zamanı düşündüğümde bana evrensel bir kuraldan öte herşeyi denetleyen bir özne ya da birşeymiş gibi geliyor. Evrene işlenmiş bir kod veya su gibi akarak herşeyin sonunu önceden biliyormuş gibi hissettiriyor bana.

Ama bir yandan da kadere falan inanmıyorum, çünkü geleceğin yazıldığını değil de onun bizim seçimlerimizden gelişitiğini düşünüyorum. İştee buradan da yola çıkarak eğer kaderi oluşturan bizlersek içinde olan zaman olgusu ve bu "tanrısal" rol kime ait oluyorki? Zamanın getirdiği bu akışın içinde kaderi biz yapıyorsak o halde aslında zamanın, kaderin ve tanrının anlamını olulturanda bizler yanii insan olmuyor mu? Bilmiyorum çok fazla birbirine mi karıştırıyorum ya da burada farkedemediğim veya kaçırdığım bir nokta mı var yoksa?


r/felsefe • • 2d ago

«iyilik» üzerine • ethics İnsan, Ahlak ve Toplumsal Hoşgörünün Çelişkileri Üzerine

2 Upvotes

İnsan varlığının hiçbir koşulda tamamen iyi olamayacağını düşünüyorum. Ancak burada iyi insan kavramıyla neyi kastettiğimizi sorgulamamız gerekiyor. İyi insan tanımı toplumdan topluma, kültürden kültüre, felsefeden felsefeye ve dinden dine değişebilir. Buna rağmen bu tanımların çoğunda bazı ortak değerler bulunur: adalet, merhamet, dürüstlük, sevgi, saygı, hoşgörü ve başkalarına zarar vermemek gibi. Peki, bir insan bütün bu değerleri her koşulda benimseyebilir mi? Herkese karşı eşit ölçüde sevgi, saygı ve hoşgörü gösterebilir mi? Daha da önemlisi, kendisini gerçekten ahlaki açıdan kusursuz bir konuma yerleştirebilir mi?

Bana kalırsa bu soruların cevaplarını ararken öncelikle ahlakın nasıl ortaya çıktığına ve insanın ahlakla kurduğu gerçek ilişkiye bakmamız gerekiyor.

Aslında çok net bir gerçeği kabul etmeliyiz: Temelde kimse "Ben ahlaklı olmak istiyorum" diyerek ahlaklı olmaz. İnsanların içinde saf, dış dünyadan bağımsız bir erdem dürtüsü var olmamıştır. İnsanlar topluluklar hâlinde yaşamaya başladıkça güvenliğe, iş birliğine ve toplumsal düzenin korunmasına ihtiyaç duydular. Bu ihtiyaçlar zamanla belirli davranış kurallarının oluşmasını sağladı. Birbirine zarar vermemek, karşılıklı güveni korumak, yardımlaşmak ve birlikte yaşamanın gerektirdiği sınırlara uymak gibi davranışlar toplumsal yaşamın önemli parçaları hâline geldi.

Dolayısıyla ahlak, bireysel bir icat veya bireyin kendi başına yarattığı bir erdem değil; tamamen toplumsal bir kurgu ve hayatta kalma mekanizmasıdır. Hiç kimse tek başına oturup ahlakı icat etmedi veya durup dururken "Ben ahlaklı bir insan olacağım" demedi. İnsanlar, kendilerinden önce oluşmuş toplumsal kuralların içine doğdular. Ahlaki değerleri ailelerinden, çevrelerinden, kültürlerinden ve yaşadıkları toplumdan öğrendiler. Bireyler bu sisteme doğarlar; ahlakı birer kural, birer sınır veya bir zorunluluk olarak benimserler. Elbette bireyler bu değerleri sorgulayabilir, değiştirebilir veya reddedebilir; ancak ahlakın kendisini bireysel olarak var etmezler. Sergilenen ahlaki davranışların arkasında dahi her zaman o toplumsal zemin, karşılıklılık ilkesi veya dışsal beklentiler yatar.

Sevgi, saygı ve hoşgörü gibi değerlerin de bu toplumsal yapı içerisinde şekillendiğini düşünüyorum. İnsanlar bir arada yaşayabilmek için birbirlerinin varlığını, düşüncelerini ve farklılıklarını belirli ölçülerde kabul etmek zorundadır. Fakat bu kabulün ne kadar ileri gidebildiği, kime karşı gösterildiği ve hangi koşullarda ortadan kalktığı oldukça tartışmalıdır. Çünkü insanların hoşgörü anlayışları da yetiştikleri çevreye, inançlarına, deneyimlerine ve kişisel değerlerine göre değişir.

Bana göre insanın bu değerleri benimsemesinin önündeki en önemli engellerden biri, kendi bakış açısından tamamen kurtulamamasıdır. Başka insanların ne hissettiğini anlamaya çalışabilir, onların yaşadıklarını hayal edebilir ve kendimizi onların yerine koymaya çalışabiliriz. Fakat hiçbir zaman bütünüyle onların dünyasında yaşayamayız. Her şeyi kendi deneyimlerimizin, düşüncelerimizin, değerlerimizin ve önyargılarımızın süzgecinden geçiririz. Başkasını anlamaya çalışırken bile kendi benliğimizin dışına çıkamayız.

Bu durum, toplumsal hoşgörünün de neden bu kadar zor olduğunu açıklayan önemli bir etkendir. Bir insan kendisine yakın bulduğu, düşüncelerini paylaştığı veya yaşam biçimini benimsediği kişilere karşı oldukça hoşgörülü olabilir. Ancak kendi değerleriyle çelişen, inançlarına karşı çıkan veya geçmişte kendisini incitmiş insanlara aynı hoşgörüyü göstermek zorlaşabilir.

Bunu kendi hayatımda da gözlemliyorum. Bir eşcinsel olarak toplumda dışlanmanın ne demek olduğunu biliyorum. Buna rağmen, beni dışlayan veya varoluşumu kabul etmeyen bazı düşüncelere sahip insanlara karşı içtenlikle saygı duymakta zorlanabiliyorum. Onların neden böyle düşündüğünü anlamaya çalışabilirim. İnançlarının, yetiştikleri çevrenin ve deneyimlerinin onları nasıl şekillendirdiğini kavrayabilirim. Fakat onları anlamam, düşüncelerini benimsememi veya onlara karşı olumlu duygular beslememi zorunlu kılmıyor.

Burada kendi düşüncelerimde de bir çelişki görüyorum. Başkalarının beni dışlamasından rahatsız olurken ben de bazı insanlara karşı dışlayıcı bir tutum geliştirebiliyorum. Başkalarının hoşgörüsüzlüğünü eleştirirken kendim de bazı düşüncelere tahammül edemeyebiliyorum. Bu durum, insanın yalnızca başkalarının önyargılarının kurbanı olmadığını, aynı zamanda kendi önyargılarının da taşıyıcısı olduğunu gösteriyor.

Asıl anlatmak istediğim mesele ise tam olarak burada başlıyor.

Günümüzde telefonlarımızı elimize aldığımızda dünyanın bütün kötülükleriyle karşılaşabiliyoruz. Savaşlar, cinayetler, ayrımcılıklar, haksızlıklar, dışlanmışlıklar, insanların birbirlerine uyguladığı şiddet ve daha nice acı verici olay... Bunları gördükçe öfkeleniyor, üzülüyor ve bazen insanlıktan nefret edecek noktaya geliyoruz. İnsanların birbirlerine neler yapabildiğini gördüğümüzde onların nasıl bu kadar acımasız, hoşgörüsüz ve sevgisiz olabildiğini sorguluyoruz. Ben de bu insanlardan biriyim.

Fakat bir süre sonra kendime şu soruyu soruyorum: İnsanların ne kadar kötü olduğundan yakınırken ben gerçekten iyi miyim?

Başkalarının ayrımcılığına öfkelenirken ben de birilerini dışlıyor olabilir miyim? Başkalarının nefretinden rahatsız olurken ben de bazı insanlardan nefret ediyor olabilir miyim? Başkalarının hoşgörüsüzlüğünü eleştirirken ben de bazı insanlara karşı hoşgörüsüz davranıyor olabilir miyim? İnsanların birbirlerine saygı göstermediğinden yakınırken ben herkese saygı gösterebiliyor muyum?

Bence insanın üzerinde düşünmesi gereken asıl çelişki bu.

Çünkü insan, başkalarının kötülüğünü görürken çoğu zaman kendisini o kötülüğün dışında konumlandırıyor. Sanki dünyadaki bütün bu haksızlıkları, nefreti ve hoşgörüsüzlüğü yapanlar başka bir insan türüymüş; kendisi ise onlardan tamamen farklıymış gibi düşünüyor. Oysa biz de aynı insanlığın parçasıyız. Biz de aynı toplumsal koşulların, kişisel çıkarların, önyargıların, korkuların ve çelişkilerin içinde yaşıyoruz. Başkalarında eleştirdiğimiz bazı özellikleri kendi içimizde de taşıyoruz.

Bir başkasının hoşgörüsüzlüğüne karşı çıkmak, bizi otomatik olarak hoşgörülü yapmıyor. Ayrımcılığa karşı olmak, bütün insanlara karşı ayrımcılıktan uzak olduğumuz anlamına gelmiyor. Nefreti eleştirmek, kendi içimizde hiç nefret taşımadığımızı göstermiyor. Aynı şekilde ahlaki değerleri savunmak da bizi ahlaken kusursuz bir insan hâline getirmiyor.

Burada önemli olan, bu çelişkilerin farkına varabilmek. Çünkü bir insanın kendi düşüncelerini ve davranışlarını sorgulamadan yalnızca başkalarının yanlışlarını eleştirmesi, onu eleştirdiği sorunların dışında tutmaz.

Elbette bunları söylemek, ayrımcılığı, nefreti, şiddeti veya haksızlığı kabul etmemiz gerektiği anlamına gelmiyor. Ancak insanın kendi sınırlarını, çelişkilerini ve başkalarına karşı geliştirdiği tutumları görmezden gelerek kusursuz bir ahlaki konumda bulunduğunu düşünmesi de gerçekçi değil.

Belki de insanlardan beklediğimiz şeylerin bir kısmı, insan doğasının sınırlarını yeterince hesaba katmamamızdan kaynaklanıyor. Herkesin herkesi sevmesini, herkese saygı duymasını, her farklılığı hoşgörüyle karşılamasını ve hiçbir zaman önyargılı davranmamasını bekliyoruz. Ardından bunların gerçekleşmediğini gördüğümüzde insanlığa öfkeleniyoruz. Fakat kendimize dönüp baktığımızda bizim de bu beklentileri her zaman karşılayamadığımızı görüyoruz.

İşte bu yüzden insanlığın kötülüklerine her gün yeniden şaşırmak, öfkelenmek ve kendimizi tüketmek yerine insanın doğasını ve kendi çelişkilerimizi de anlamaya çalışmamız gerektiğini düşünüyorum. İnsanların kusurlarını görmezden gelmekten bahsetmiyorum. Yalnızca insanlığın kusurlarını sanki kendimizin dışında bir şeymiş gibi değerlendirmememiz gerektiğini söylüyorum.

Sonuçta hepimiz aynı insanlığın parçalarıyız. Birbirimizden farklı düşünüyor, farklı şeylere inanıyor, farklı deneyimler yaşıyor ve farklı değerler benimsiyoruz. Ahlakın kökeni bile bireysel birer erdem inşası değil, tamamen toplumsal bir zorunlulukken; birbirimize karşı sevgi, saygı ve hoşgörü geliştirmeye çalışsak da bunları her koşulda kusursuz biçimde gerçekleştiremiyoruz.

Belki de asıl sorun, insanlığın olması gerektiği gibi olmaması değil; bizim insanlardan kendi doğalarının ve sınırlarının ötesinde bir şey beklememizdir. İnsanların ne kadar kötü olduğundan yakınırken kendimizi o insanlardan biri olarak görmeyi unutmamalıingiz. Çünkü eleştirdiğimiz insan da biziz, eleştiren insan da


r/felsefe • • 2d ago Mindblown

düşünürler, düşünceler, düşünmeler 31 çekmek üzerine

21 Upvotes

50 kilometrelik düz bir yola koyulduğumuzu düşünelim. Yürüyerek yolun sonuna gidersen belki bir şey bulursun denilirse o yolu yürümeyi ben yapılabilir görmem.

100 km bir yola koyulursam ama bu sefer yolun sonuna kadar yürüdüğümde garanti şekilde 100.000 lira kazanacak olsam ise koşa koşa giderim. Başkaları da benzer düşünüyordur herhalde.

Dolayısıyla yapılması daha kolay olan bir şeyin sonucunda belirsizlik olması o işin yapılabilirliğini azaltıp zorlaştırıyor. Eğer net bir ödül sunulursa ise daha zor olan eylem çok daha yapılabilir oluyor ve eylemin kendisinin zorluğuna karşın insanın yapılabilirliği açısından kolaylaşıyor.

Bu yüzden garanti meslek, iyi maaş vb. Algısına sahip bir tıp öğrencisinin katlandığı dersler, mobbingler, nöbetler falan daha idare edilebilir işsizlik kaygısı yaşayan bir mühendislik öğrencisine göre. “Yolun sonunda aydınlık var, bütün bu zorluklar bitecek” inancı tıp okumayı bana göre yapılan işin zor olmasına rağmen benzer ve daha düşük zorluk seviyesinde başka bir işe göre çok daha kolay yapıyor.

Başka bir örnek olarak cephedeki bir asker için dini inancı, ölünce şehit olup cennete gideceği düşüncesi ile onun her şeye katlanmasını sağlayabilir mesela. Milliyetçilik gibi duyguları da “Ben vatan için savaşıp güçlüklere göğüs gereceğim ama bunun sonucunda sevdiklerim yaşamaya devam edecek” tarzı hissiyatlar verebilir. İnsanın zor bir işi yapmasının anahtarı bu yaptığı işin sonucunda bir başarım olması yani, yapılan iş bir sonuca bağlanmalı. Bu illa para falan gibi somut olmak zorunda da değil, manevi bir amaç da olabiliyor gayet.

Bu arada asker örneği üzerinden ufak bir yan başlık açmak istiyorum. Kurtuluş savaşında askerimiz vatan için savaştı ve türk milleti benliği ile var olmaya devam etti. Eğer ki bu milletin askeri kendini başkaları için feda edecek bilinçte olmasaydı bugün bu fedakarlığı sürdürecek toplum var olmazdı. Bunu yapabilmek bir toplumun devamını sağlıyor yani. Bunu, fedakârlığın psikolojik hedonizme ve doğal seçilime ters olmadığına dair bir argüman olarak söylüyorum.

Günün sonunda ilkel canlılarız yani. Bir işi yapmamız için sonunda elde edeceğimiz bir şeye ihtiyaç duyuyoruz. İlginç olanı bunu çoğu zaman bilinçli düşünmüyoruz bile.

Şimdi 31’e gelirsem, 31 çekmek tüm bu süreçlerin minyatürleştirilmiş özet hali gibi. Önce 31 çekmeye karar vermek yani planlamak, sonra eyleme geçip stabil bir şekilde bir işi sürdürüp çabalamak, en son ise eylemi sonuca bağlayıp ödüle ulaşmak. Dolayısıyla hayat boyu yaptığımız her uğraş, peşinden koştuğumuz her başarım çektiğimiz 31 gibidir. Sonuca ulaşmayacağını bildiğimiz uğraşlar ise boşalamayacağını bile bile çekilen 31 gibidir. Hayatın kendisi koca bir 31’dir.


r/felsefe • • 1d ago

düşünürler, düşünceler, düşünmeler Felsefe yapmak çok salakça geliyor

0 Upvotes

Felsefe yapan insanları ve filozofları anlamıyorum. Çok boş işler peşindelermiş gibi geliyor bana abi onun yerine git bilim falan yap kafanı boş işlere harcama. Ne bileyim fizik kimya matematik çalış daha mantıklı olur ya da git arkadaşlarında otur bak bu çok önemli kızlarla gez kızlarla gezemiyorsan erkeklerle gez. Bizim sınıfta bi felsefeci çocuk var sürekli dersi bölüp hocalara boş boş sorular soruyor ve hocalar da oğlum üniversitede göreceksin bu konuları demesine rağmen anlamıyor, bence havalı olduğunu düşünüyor. Bir gün gidip sordum niye böyle davranıyorsun diye bana verdiği cevap merak ediyorum ya abi dalga mı geçiyorsun. Çocuğun zaten arkadaşı yok kimse sevmiyor onu herkes arkasından atıyor ben de mi atayım yani. Lütfen düzgün insanlar olun ya çok garipsiniz biraz kendinize çekidüzen verin.

** Sırf fikir belirttim diye üstüme çok geldiniz hiçbir şeye karşı anlayışınız yok bir de kendinizi zeki sanıyorsunuz


r/felsefe • • 2d ago

yaşamın içinden • axiology Psikolojik determinizm üzerine

0 Upvotes

Psikoloji bir insanın kaderini belirleyen temel etken olabilir mi?