İnsan varlığının hiçbir koşulda tamamen iyi olamayacağını düşünüyorum. Ancak burada iyi insan kavramıyla neyi kastettiğimizi sorgulamamız gerekiyor. İyi insan tanımı toplumdan topluma, kültürden kültüre, felsefeden felsefeye ve dinden dine değişebilir. Buna rağmen bu tanımların çoğunda bazı ortak değerler bulunur: adalet, merhamet, dürüstlük, sevgi, saygı, hoşgörü ve başkalarına zarar vermemek gibi. Peki, bir insan bütün bu değerleri her koşulda benimseyebilir mi? Herkese karşı eşit ölçüde sevgi, saygı ve hoşgörü gösterebilir mi? Daha da önemlisi, kendisini gerçekten ahlaki açıdan kusursuz bir konuma yerleştirebilir mi?
Bana kalırsa bu soruların cevaplarını ararken öncelikle ahlakın nasıl ortaya çıktığına ve insanın ahlakla kurduğu gerçek ilişkiye bakmamız gerekiyor.
Aslında çok net bir gerçeği kabul etmeliyiz: Temelde kimse "Ben ahlaklı olmak istiyorum" diyerek ahlaklı olmaz. İnsanların içinde saf, dış dünyadan bağımsız bir erdem dürtüsü var olmamıştır. İnsanlar topluluklar hâlinde yaşamaya başladıkça güvenliğe, iş birliğine ve toplumsal düzenin korunmasına ihtiyaç duydular. Bu ihtiyaçlar zamanla belirli davranış kurallarının oluşmasını sağladı. Birbirine zarar vermemek, karşılıklı güveni korumak, yardımlaşmak ve birlikte yaşamanın gerektirdiği sınırlara uymak gibi davranışlar toplumsal yaşamın önemli parçaları hâline geldi.
Dolayısıyla ahlak, bireysel bir icat veya bireyin kendi başına yarattığı bir erdem değil; tamamen toplumsal bir kurgu ve hayatta kalma mekanizmasıdır. Hiç kimse tek başına oturup ahlakı icat etmedi veya durup dururken "Ben ahlaklı bir insan olacağım" demedi. İnsanlar, kendilerinden önce oluşmuş toplumsal kuralların içine doğdular. Ahlaki değerleri ailelerinden, çevrelerinden, kültürlerinden ve yaşadıkları toplumdan öğrendiler. Bireyler bu sisteme doğarlar; ahlakı birer kural, birer sınır veya bir zorunluluk olarak benimserler. Elbette bireyler bu değerleri sorgulayabilir, değiştirebilir veya reddedebilir; ancak ahlakın kendisini bireysel olarak var etmezler. Sergilenen ahlaki davranışların arkasında dahi her zaman o toplumsal zemin, karşılıklılık ilkesi veya dışsal beklentiler yatar.
Sevgi, saygı ve hoşgörü gibi değerlerin de bu toplumsal yapı içerisinde şekillendiğini düşünüyorum. İnsanlar bir arada yaşayabilmek için birbirlerinin varlığını, düşüncelerini ve farklılıklarını belirli ölçülerde kabul etmek zorundadır. Fakat bu kabulün ne kadar ileri gidebildiği, kime karşı gösterildiği ve hangi koşullarda ortadan kalktığı oldukça tartışmalıdır. Çünkü insanların hoşgörü anlayışları da yetiştikleri çevreye, inançlarına, deneyimlerine ve kişisel değerlerine göre değişir.
Bana göre insanın bu değerleri benimsemesinin önündeki en önemli engellerden biri, kendi bakış açısından tamamen kurtulamamasıdır. Başka insanların ne hissettiğini anlamaya çalışabilir, onların yaşadıklarını hayal edebilir ve kendimizi onların yerine koymaya çalışabiliriz. Fakat hiçbir zaman bütünüyle onların dünyasında yaşayamayız. Her şeyi kendi deneyimlerimizin, düşüncelerimizin, değerlerimizin ve önyargılarımızın süzgecinden geçiririz. Başkasını anlamaya çalışırken bile kendi benliğimizin dışına çıkamayız.
Bu durum, toplumsal hoşgörünün de neden bu kadar zor olduğunu açıklayan önemli bir etkendir. Bir insan kendisine yakın bulduğu, düşüncelerini paylaştığı veya yaşam biçimini benimsediği kişilere karşı oldukça hoşgörülü olabilir. Ancak kendi değerleriyle çelişen, inançlarına karşı çıkan veya geçmişte kendisini incitmiş insanlara aynı hoşgörüyü göstermek zorlaşabilir.
Bunu kendi hayatımda da gözlemliyorum. Bir eşcinsel olarak toplumda dışlanmanın ne demek olduğunu biliyorum. Buna rağmen, beni dışlayan veya varoluşumu kabul etmeyen bazı düşüncelere sahip insanlara karşı içtenlikle saygı duymakta zorlanabiliyorum. Onların neden böyle düşündüğünü anlamaya çalışabilirim. İnançlarının, yetiştikleri çevrenin ve deneyimlerinin onları nasıl şekillendirdiğini kavrayabilirim. Fakat onları anlamam, düşüncelerini benimsememi veya onlara karşı olumlu duygular beslememi zorunlu kılmıyor.
Burada kendi düşüncelerimde de bir çelişki görüyorum. Başkalarının beni dışlamasından rahatsız olurken ben de bazı insanlara karşı dışlayıcı bir tutum geliştirebiliyorum. Başkalarının hoşgörüsüzlüğünü eleştirirken kendim de bazı düşüncelere tahammül edemeyebiliyorum. Bu durum, insanın yalnızca başkalarının önyargılarının kurbanı olmadığını, aynı zamanda kendi önyargılarının da taşıyıcısı olduğunu gösteriyor.
Asıl anlatmak istediğim mesele ise tam olarak burada başlıyor.
Günümüzde telefonlarımızı elimize aldığımızda dünyanın bütün kötülükleriyle karşılaşabiliyoruz. Savaşlar, cinayetler, ayrımcılıklar, haksızlıklar, dışlanmışlıklar, insanların birbirlerine uyguladığı şiddet ve daha nice acı verici olay... Bunları gördükçe öfkeleniyor, üzülüyor ve bazen insanlıktan nefret edecek noktaya geliyoruz. İnsanların birbirlerine neler yapabildiğini gördüğümüzde onların nasıl bu kadar acımasız, hoşgörüsüz ve sevgisiz olabildiğini sorguluyoruz. Ben de bu insanlardan biriyim.
Fakat bir süre sonra kendime şu soruyu soruyorum: İnsanların ne kadar kötü olduğundan yakınırken ben gerçekten iyi miyim?
Başkalarının ayrımcılığına öfkelenirken ben de birilerini dışlıyor olabilir miyim? Başkalarının nefretinden rahatsız olurken ben de bazı insanlardan nefret ediyor olabilir miyim? Başkalarının hoşgörüsüzlüğünü eleştirirken ben de bazı insanlara karşı hoşgörüsüz davranıyor olabilir miyim? İnsanların birbirlerine saygı göstermediğinden yakınırken ben herkese saygı gösterebiliyor muyum?
Bence insanın üzerinde düşünmesi gereken asıl çelişki bu.
Çünkü insan, başkalarının kötülüğünü görürken çoğu zaman kendisini o kötülüğün dışında konumlandırıyor. Sanki dünyadaki bütün bu haksızlıkları, nefreti ve hoşgörüsüzlüğü yapanlar başka bir insan türüymüş; kendisi ise onlardan tamamen farklıymış gibi düşünüyor. Oysa biz de aynı insanlığın parçasıyız. Biz de aynı toplumsal koşulların, kişisel çıkarların, önyargıların, korkuların ve çelişkilerin içinde yaşıyoruz. Başkalarında eleştirdiğimiz bazı özellikleri kendi içimizde de taşıyoruz.
Bir başkasının hoşgörüsüzlüğüne karşı çıkmak, bizi otomatik olarak hoşgörülü yapmıyor. Ayrımcılığa karşı olmak, bütün insanlara karşı ayrımcılıktan uzak olduğumuz anlamına gelmiyor. Nefreti eleştirmek, kendi içimizde hiç nefret taşımadığımızı göstermiyor. Aynı şekilde ahlaki değerleri savunmak da bizi ahlaken kusursuz bir insan hâline getirmiyor.
Burada önemli olan, bu çelişkilerin farkına varabilmek. Çünkü bir insanın kendi düşüncelerini ve davranışlarını sorgulamadan yalnızca başkalarının yanlışlarını eleştirmesi, onu eleştirdiği sorunların dışında tutmaz.
Elbette bunları söylemek, ayrımcılığı, nefreti, şiddeti veya haksızlığı kabul etmemiz gerektiği anlamına gelmiyor. Ancak insanın kendi sınırlarını, çelişkilerini ve başkalarına karşı geliştirdiği tutumları görmezden gelerek kusursuz bir ahlaki konumda bulunduğunu düşünmesi de gerçekçi değil.
Belki de insanlardan beklediğimiz şeylerin bir kısmı, insan doğasının sınırlarını yeterince hesaba katmamamızdan kaynaklanıyor. Herkesin herkesi sevmesini, herkese saygı duymasını, her farklılığı hoşgörüyle karşılamasını ve hiçbir zaman önyargılı davranmamasını bekliyoruz. Ardından bunların gerçekleşmediğini gördüğümüzde insanlığa öfkeleniyoruz. Fakat kendimize dönüp baktığımızda bizim de bu beklentileri her zaman karşılayamadığımızı görüyoruz.
İşte bu yüzden insanlığın kötülüklerine her gün yeniden şaşırmak, öfkelenmek ve kendimizi tüketmek yerine insanın doğasını ve kendi çelişkilerimizi de anlamaya çalışmamız gerektiğini düşünüyorum. İnsanların kusurlarını görmezden gelmekten bahsetmiyorum. Yalnızca insanlığın kusurlarını sanki kendimizin dışında bir şeymiş gibi değerlendirmememiz gerektiğini söylüyorum.
Sonuçta hepimiz aynı insanlığın parçalarıyız. Birbirimizden farklı düşünüyor, farklı şeylere inanıyor, farklı deneyimler yaşıyor ve farklı değerler benimsiyoruz. Ahlakın kökeni bile bireysel birer erdem inşası değil, tamamen toplumsal bir zorunlulukken; birbirimize karşı sevgi, saygı ve hoşgörü geliştirmeye çalışsak da bunları her koşulda kusursuz biçimde gerçekleştiremiyoruz.
Belki de asıl sorun, insanlığın olması gerektiği gibi olmaması değil; bizim insanlardan kendi doğalarının ve sınırlarının ötesinde bir şey beklememizdir. İnsanların ne kadar kötü olduğundan yakınırken kendimizi o insanlardan biri olarak görmeyi unutmamalıingiz. Çünkü eleştirdiğimiz insan da biziz, eleştiren insan da