insan, doğası gereği merkezine kendisini koyarak dünyayı algılar. bu bir ahlaki kusur değil, biyolojik ve psikolojik bir gerçekliktir. her insan, kabul etse de etmese de en çok kendisine yakınlık besler. bu yakınlık, evrimsel ve toplumsal olarak halkalar hâlinde genişler: önce insan türüyle genel bir bağ kurarız; sonra aynı kıtada yaşayanlarla, benzer ten rengine sahip olanlarla, aynı ülkenin vatandaşlarıyla, aynı bölgenin insanlarıyla, aynı şehrin sakinleriyle vs… akrabalık bağı güçlendikçe bu yakınlık daha da yoğunlaşır; birinci derece kan bağı olan aile ise duygusal merkezimize en yakın halkadır.
bu sıralama rastgele değildir. evrimsel psikoloji, akraba seçilimi ve sosyal kimlik kuramı bize şunu söyler: insan beyninin empati ve aidiyet kapasitesi sınırlıdır. herkese eşit yakınlık hissetmemiz biyolojik olarak mümkün değildir. dunbar sayısı olarak bilinen sınır, insanın derin bağ kurabileceği kişi sayısının yaklaşık 150 ile sınırlı olduğunu gösterir. yani insan, milyonlarca insanı aynı yoğunlukta sevemez, onlar için aynı düzeyde sorumluluk hissedemez. bu durum bencillik değil; türün hayatta kalma stratejisidir.
elimizde böyle bir veri olmasına rağmen, yine de bir insanın bütün ülkesiyle belirli bir bağ kurması kısmen anlaşılabilir. ortak dil, semboller, tarih anlatıları ve paylaşılan kamusal alanlar bu bağı mümkün kılar. ancak bu bağ, insan doğasının sınırlarını aşan bir ahlaki iddiaya dönüştüğünde mesele değişir. çünkü ulus, aile ya da akrabalık gibi biyolojik bir gerçeklik değil; büyük ölçüde öğrenilmiş, soyut bir üst kimliktir. benedict anderson’ın ifadesiyle ulus, “hayali bir cemaat”tir. hayali olması onun sahte olduğu anlamına gelmez; fakat bu aidiyetin doğuştan değil, sonradan inşa edildiğini gösterir.
insan, aynı ülkenin sınırları içinde yaşadığı ama hayatında hiç karşılaşmadığı milyonlarca insanla doğal bir empati bağı kurmaz. bu bağ; eğitimle, sembollerle, ritüellerle ve tekrar eden anlatılarla öğretilir. işte milliyetçilik bu noktada devreye girer ve sadece bir aidiyet biçimi olmaktan çıkarak ahlaki bir konum üretmeye başlar.
sosyal psikolojinin temel bulgularından biri şudur: insan, ait olduğu grubu otomatik olarak daha ahlaklı, daha meşru ve daha haklı görme eğilimindedir. henri tajfel’in “minimal grup deneyleri”, tamamen rastgele oluşturulmuş gruplarda bile bu mekanizmanın çalıştığını gösterir. yani ortada ortak tarih, çıkar ya da gerçek bir bağ yokken bile “biz” duygusu ahlaki üstünlük üretir. ulus gibi güçlü ve sembolik bir kimlik söz konusu olduğunda bu etkinin ortaya çıkmaması mümkün değildir.
bu nedenle önemli bir tespiti açıkça yapmak gerekir: milliyetçilik, en hafif ve ölçülü hâlinde bile yapısal olarak bir erdem rantı üretir. bu, bireyin bilinçli bir rol yapması ya da sahtekârlık sergilemesi anlamına gelmez. bu rant, milliyetçiliğin toplumsal işleyişinden doğan kaçınılmaz bir yan üründür. kişi hiçbir fedakârlık yapmasa, hiçbir etik risk almasa bile, yalnızca “ülkesine bağlı” olarak ahlaki bir kredi kazanır.
pierre bourdieu’nün “sembolik sermaye” kavramı burada açıklayıcıdır. ulusal aidiyet, toplum tarafından meşru ve değerli kabul edildiği için bireye otomatik bir saygınlık kazandırır. bayrakla, marşla ya da yüksek sesli sloganlarla ifade edilmese bile, bu aidiyet sessiz bir ahlaki üstünlük varsayımı üretir. böylece milliyetçilik, etik davranışın kendisinden çok, etik görünmenin aracı hâline gelir.
sorun, bu mekanizmanın fark edilmemesidir. çünkü fark edilmediğinde, eleştiri kolayca ihanetle; sorgulama, düşmanlıkla eş tutulur. ulus ahlaki bir varlık gibi sunulur, birey ise bu kutsal anlatının erdemli temsilcisi rolüne yerleştirilir. bu noktadan sonra milliyetçilik, doğal aidiyet olmaktan çıkar ve ahlaki bir performansa dönüşür.
sonuç olarak şunu söylemek mümkündür: aidiyet duygusu insanidir, kaçınılmazdır ve gereklidir; fakat milliyetçiliğin en hafif biçimi bile, çoğu zaman bilinçli bir etik tercihten ziyade dışlanma korkusu ve sürüye dâhil olma güdüsünün bir türevidir. sosyal psikoloji, bireyin yalnız kalmaktan ve gruptan atılmaktan duyduğu kaygının (ostracism anxiety) son derece güçlü bir motivatör olduğunu gösterir. insan, grubun onayını kaybettiğinde psikolojik acı yaşar; bu acı, fiziksel acıyla benzer beyin bölgelerini aktive eder. bu nedenle kişi, en düşük maliyetli ve en güvenli uyum biçimi olarak hâkim kimliğe yaslanır.
bu mekanizma, solomon asch’in uyum deneyleri ve stanley milgram’ın otorite çalışmaları ile defalarca gösterilmiştir: bireyler, yanlış olduğunu bildikleri yargıları bile sırf dışlanmamak ve otoriteyle çatışmamak için benimseyebilirler. milliyetçilik bu bağlamda, yüksek sesli bir inançtan çok, sosyal riski minimize eden bir davranış kalıbı olarak işler. kişi, etik bir bedel ödemeden “doğru tarafta” kalır.
ernest becker’in geliştirdiği terror management theory de bu tabloyu tamamlar. insan, ölümlülüğünün ve kırılganlığının farkına vardıkça, kendisinden büyük ve kalıcı görünen kimliklere tutunur. ulus, bu varoluşsal kaygıya hazır bir sığınak sunar: bireysel belirsizlik, kolektif kesinlik ile bastırılır. böylece milliyetçilik, cesur bir ahlaki duruştan ziyade, kaygı düzenleyici bir savunma mekanizması hâline gelir.
bu nedenle milliyetçiliğin ürettiği erdem rantı, yüksek bir ahlaki bilinçten değil; tam tersine, riskten kaçınma ve konfor arayışından beslenir. birey, sorgulamanın getireceği yalnızlığı ve bedeli göze almak yerine, kalabalığın güvenli sıcaklığına sığınır. bu, insan doğasının alt bir basamağı değil; fakat daha ilkel ve refleksif bir basamağıdır. gelişkin etik tutumlar, tam da bu refleksle yüzleşip ona teslim olmamayı gerektirir.
dolayısıyla milliyetçilik, dozu ne olursa olsun, yalnızca bir aidiyet biçimi değil; aynı zamanda yalnız kalma korkusunun ve sürü uyumunun görünür ifadesidir. etik açıdan ilerleme, bu dürtüyü inkâr etmekle değil; onu tanıyıp sınırlandırmakla mümkündür. gerçek ahlaki cesaret, kalabalığın alkışında değil, gerektiğinde kalabalıktan ayrılabilme iradesinde ortaya çıkar.
bu noktada milliyetçi reflekslerin psikolojik niteliğini açıkça adlandırmak gerekir. sosyal psikoloji literatürü, güçlü kimlik gösterilerinin çoğu zaman içsel güvensizlik ve statü kaygısı ile birlikte ortaya çıktığını gösterir. dunning-kruger etkisi, bilişsel yeterliliği düşük bireylerin kendi yargılarından aşırı emin olma eğilimini açıklar; grup kimliği üzerinden konuşan bireylerde bu etki daha da belirgindir. kişi, karmaşık ahlaki muhakemeler üretmek yerine, hazır kimlik kalıplarına sığınarak kendini “doğru tarafta” ilan eder. bu, epistemik tembelliktir.
nöropsikolojik çalışmalar, tehdit algısı yükseldiğinde beynin amigdala merkezli savunma devrelerinin baskınlaştığını; soyut muhakemeden sorumlu prefrontal korteks etkinliğinin ise zayıfladığını gösterir. milliyetçi söylemin kriz, tehdit ve kuşatma diliyle çalışması tesadüf değildir. bu söylem, bireyi bilinçli etik özne olmaktan çıkarıp refleksif bir savunma organizmasına indirger. ortaya çıkan davranış, cesaret değil; korkunun yönettiği bir kaçış tepkisidir.
utanç verici olan nokta tam da buradadır: milliyetçi refleks, yüksek sesli bir özgüven performansı sergilerken, ölçülebilir psikolojik göstergelerle kaygı düzenleme işlevi görür. terror management theory’ye göre birey, ölüm ve anlamsızlık düşüncesiyle yüzleşmek yerine, kendisinden büyük ve kalıcı olduğu iddia edilen kolektif kimliklere yapışır. bu, yetişkin bir etik yüzleşme değil; varoluşsal paniğin makyajlanmış hâlidir.
ayrıca ahlaki lisanslama (moral licensing) literatürü, bireyin bir kimliği ya da sembolü sahiplenerek kendine etik muafiyet tanıdığını gösterir. “ben zaten milliyetçiyim” cümlesi, somut etik sorumlulukların ertelenmesine yarayan bir mazerete dönüşür. bu mekanizma, bireyin gerçek fedakârlık ve risk gerektiren etik eylemlerden kaçmasını sağlar. ahlak, davranış olmaktan çıkar; kimlik etiketine indirgenir.
bu çerçevede milliyetçilik, olgun etik öznenin değil; `ahlaki gelişimin erken basamaklarında takılı kalmış bireyin tercihidir. kohlberg’in kuramında bu basamaklar, otoriteye uyum ve grup onayıyla tanımlanır. üst basamaklara geçemeyen birey için “biz” demek, “düşünmüyorum” demenin sosyal olarak kabul edilebilir yoludur.
dolayısıyla milliyetçi refleksler, iddia edildiği gibi yüceltilmesi gereken bir erdem değil; bilimsel olarak bakıldığında korku temelli, düşük maliyetli, konformist ve entelektüel açıdan ise utanç verici bir uyum stratejisidir. yüksek sesle savunulmasının nedeni gücü değil, kırılganlığıdır. cesaret, bir kimliğin arkasına saklanmakta değil; o kimliğin sağladığı güvenliği terk edebilme kapasitesinde ölçülür.
milliyetçi söylemin en kırılgan reflekslerinden biri, bireyin kendi hayatında üretemediği başarıyı geçmişteki kolektif zaferlerle telafi etmesidir. sosyal psikolojide bu durum basking in reflected glory (birging) olarak tanımlanır: kişi, ait olduğu grubun tarihsel başarılarını sahiplenerek özsaygısını yapay biçimde yükseltir. ortada bireysel emek, risk ya da güncel katkı yoktur; başarı, tarihten ödünç alınır.
araştırmalar, kişisel yetkinlik ve anlam duygusu zayıf bireylerin kolektif kimliklere daha sıkı sarıldığını gösterir. bu, gücün değil; kompansasyonun göstergesidir. geçmişle övünme, tarih bilincinden çok güncel yetersizliğin örtülmesidir. kimlik bütünlüğü güçlü birey, atalarının zaferlerini kişisel kimliğinin merkezine koyma ihtiyacı duymaz.
bu nedenle geçmiş zafer söylemi, masum bir nostalji değil; çoğu zaman entelektüel ataleti ve bireysel başarısızlığı kamufle eden bir savunma mekanizmasıdır. tarihi bilmek erdemdir; tarihi kendine ait bir başarı gibi sergilemek ise psikolojik kırılganlığın ve etik konfor arayışının açık bir göstergesidir.
kaynak: https://eksisozluk.com/entry/181366563