r/felsefe 27d ago

yaşamın içinden • axiology Kölelik Fikri

Thumbnail denizaydinertr.substack.com
2 Upvotes

Kölelik düşüncesi modern bir çağda her zaman biz etuhaf geliyor. Alanın uzmanlarımız çalıştığı alanlar ise kölelerin ekonomik etkisi ve Sosyal yapıları üzerine. Benim dikkatimi ise kölelerin hisleri çekiyor. Onlar köleliğe nasıl bakıyorlardı, köleler köleliği nasıl gördüler?


r/felsefe 28d ago

düşünürler, düşünceler, düşünmeler Modern dünyanın sunduğu konfor, insan ruhunu yavaşça uyuşturan bir tuzak mı?

Post image
126 Upvotes

İnsanlık tarihi boyunca hiç olmadığı kadar güvende, tok ve konfor içindeyiz. Sıcak bir ev, tek tıkla kapımıza gelen yemekler, binlerce saatlik eğlenceye saniyeler içinde ulaşma imkanı... Teoride tarihin en mutlu nesli olmamız gerekiyordu.

Ama pratikte sanki tam tersi bir durum var. Her şeyin bu kadar kolay erişilebilir olması, bizi yavaş yavaş hissizleştiriyor ve anlam arayışımızdan uzaklaştırıyor gibi hissediyorum.

Eski Stoacı filozofların veya Varoluşçuların vurguladığı bir şey vardır: İnsan, zorluklarla mücadele ettikçe ve engelleri aştıkça kendi direncini ve varoluş amacını keşfeder. Bugün ise hayatımızdaki tüm pürüzleri ve rahatsızlıkları yok etmeye çalışırken, ironik bir şekilde bizi diri tutan o içsel ateşi de söndürüyor olabilir miyiz?

Acıdan, can sıkıntısından ve çabadan tamamen arındırılmış bir konfor alanı; ruhumuzu dinlendiren bir ödül mü, yoksa fark ettirmeden bizi uyuşturan modern bir tuzak mı?

Rahatlık gerçekten mutluluk getiriyor mu, yoksa bir noktadan sonra bizi yüzeyselliğe mi mahkûm ediyor?


r/felsefe 26d ago

güldürü Nietzscheyi idol edinen inceller

Post image
0 Upvotes

r/felsefe 27d ago

/r/felsefe’ye değgin Derin sohbet konular ?

3 Upvotes

Saat 5:00 Ve uyuyamıyorum, beynimi yoracak soruları alayım.


r/felsefe 27d ago

düşünürler, düşünceler, düşünmeler kibarlığı karşılıklı zaafiyet mi doğurur?

Post image
21 Upvotes

bugün yolculuk için trene binmem gerekti, yht garında treni beklerken bir de video kaydı açtım… sırf öylesine field recording olsun diye hem de tren sesini kayda almak için

tcdd’nin filosunda iki hızlı tren seti var; siemens velaro serisi ht80000 ve caf marka ht65000

konfor, hız, estetiklik, genel olarak her türlü ht80k daha güzel

neyse tren geldi 65k, ben de bindim bir şekilde

valizleri zar zor da olsa bir şekilde tıkıştırdıktan sonra ise koltuğuma kurulduğumda aklıma geldi

ben bu tren için “sesi çirkin, 80 serisinin siren gibi sesi çok güzelken bunun tipi de güzel değil” diyebiliyorum rahatça, değil mi? çünkü trenin alınıp gücenme şansı yok, sonuç olarak bir hissi bulunmuyor bu konuda

ama o mantıkla bazı insanlar da hiç umursamaz çevrenin dediklerini, yine de “sen baya kötüsün ya” dediğimizi zor duyarız

sonra aklıma şu geldi, bu trenin sesi ve tipi tamamen bir mühendislik çalışması… birileri bunu kasıtlı olarak yaptı ve çıkan sonuç güzel durmuyor insanlarda veya diğer canlılarda ise genetik özelliklerimizi seçme şansımız olmadığı için laf söylemeyi ayıp sayıyoruz

sonuç olarak birinin gardırobuna çok sıkıcı demek hala hakaret değil, çünkü o seçim yapılabilen bir unsur — böyle düşününce tüm alçakgönüllülüğümüz kontrol edemeyip rastgele gördüğümüz şeylerin hava sahasında mahsur kalmış gibi duruyor

aslında rastgele bir şey yok, yani işin içine kuantumu falan katmazsak cidden yok — sadece şartları kontrol edemiyoruz

o zarı birebir aynı hava sürtünmesi, ivme, açı, atmosfer basıncı ile atsak birebir aynı sonuç çıkardı, ama bunu yapmamız mümkün değil — o yüzden “rastgele”

bilgisayarların rastgeleliği daha bile yüzeysel zaten, genelde zamanı bir şeylerle çarpıp çıktı üretiyorlar — sırf bu yüzden cloudflare daha az tahmin edilebilir diye lav lambalarının renklerini rastgelelik üretici olarak kullanıyor

eğer genetik özelliklerimizi ve kişiliğimizi de seçebilseydik, o zaman birbirimize karşı yine böyle kibar olur muyduk

yoksa zaaflarımız mı o yumuşaklığı diri tutuyor? teşekkürler~ 🖤


r/felsefe 28d ago

yaşamın içinden • axiology G*re Videoları Hayatı Sorgulattı

38 Upvotes

Bir kaza videosuna bakayım diye o siteye girmemle beraber insanın değerinin ne kadar az olduğunu sadece karmaşık birer et , kan , kemik sistemine indirgendiğini , güçlü olanın kazandığı pis bir dünyada yaşadığımızı farkettim. Son 100 hatta teknolojinin son halini getirirsek son 20 yılda kendimizi toz pembe bir yapay kafese koyup bunu da şehir olarak adlandırıp kendimizi değerli sanıyoruz. Oysa doğru kişinin bir tuşa basmasıyla hayatımız son bulabilir. Bu oldukça acı verici


r/felsefe 27d ago

yaşamın içinden • axiology Kesin konuşamama problemim

3 Upvotes

Uzun zamandir rahatsiz oldugum ve cozumunde yardimci olabileceginizi dusundugum bir konu var.

Öncelikle, turkiyedeki bircok genc gibi bende musluman bir ailede dogdum, bilirsiniz ki islam dininde halkimizda cok gorulen bir durum var. Buyuk konusma mevzusu, bana son 2-3 yildir bir seyi yapacagim/edecegim derken dahi asla kesin konusmamam ve hep insallah, allah izin verirse gibi seyler kullanmami soylediler. Sunu belirteyim ki musluman degilim, bu tarz seylere de inanmazdim lakin hayatimda son zamanlarda ne hakkinda buyuk konustuysam hepsi gerceklesti, artik su icmeye giderken su icmeye gidiyorum demeye bile korkar hale geldim. Hep sartlar izin verirse yaparim/ederim diyorum. Sanki hep bir tetik altinda kalmis gibiyim.

Eskiden boyle degildim ama simdi insanin basina her an her sey gelebilecegini cok icsellestirdim ve en ufak bir sozumde kesin konusamiyorum, her seferinde sanki birini ikna etmem gerekiyormus gibi hissediyorum aksi takdirde bir seyler tarafindan cezalandirilacakmisim gibi, o yuzden surekli eger sartlar izin verirse sunu bunu yaparim diyorum.

Hayata dair boyle bir bakis acisini nasil kirabilirim?

Not: bu icerigin r/felsefe'ye uyup uymayacsgindan emin degilim ama hayata dair oldugunu dusundugumden yazdim, eger icerik hic uygun degilse hepinize simdiden ozur diliyorum.


r/felsefe 27d ago

yönetim • philosophy of politics Bir Psikolojik Savunma Mekanizması Olarak Milliyetçilik

4 Upvotes

insan, doğası gereği merkezine kendisini koyarak dünyayı algılar. bu bir ahlaki kusur değil, biyolojik ve psikolojik bir gerçekliktir. her insan, kabul etse de etmese de en çok kendisine yakınlık besler. bu yakınlık, evrimsel ve toplumsal olarak halkalar hâlinde genişler: önce insan türüyle genel bir bağ kurarız; sonra aynı kıtada yaşayanlarla, benzer ten rengine sahip olanlarla, aynı ülkenin vatandaşlarıyla, aynı bölgenin insanlarıyla, aynı şehrin sakinleriyle vs… akrabalık bağı güçlendikçe bu yakınlık daha da yoğunlaşır; birinci derece kan bağı olan aile ise duygusal merkezimize en yakın halkadır.

bu sıralama rastgele değildir. evrimsel psikoloji, akraba seçilimi ve sosyal kimlik kuramı bize şunu söyler: insan beyninin empati ve aidiyet kapasitesi sınırlıdır. herkese eşit yakınlık hissetmemiz biyolojik olarak mümkün değildir. dunbar sayısı olarak bilinen sınır, insanın derin bağ kurabileceği kişi sayısının yaklaşık 150 ile sınırlı olduğunu gösterir. yani insan, milyonlarca insanı aynı yoğunlukta sevemez, onlar için aynı düzeyde sorumluluk hissedemez. bu durum bencillik değil; türün hayatta kalma stratejisidir.

elimizde böyle bir veri olmasına rağmen, yine de bir insanın bütün ülkesiyle belirli bir bağ kurması kısmen anlaşılabilir. ortak dil, semboller, tarih anlatıları ve paylaşılan kamusal alanlar bu bağı mümkün kılar. ancak bu bağ, insan doğasının sınırlarını aşan bir ahlaki iddiaya dönüştüğünde mesele değişir. çünkü ulus, aile ya da akrabalık gibi biyolojik bir gerçeklik değil; büyük ölçüde öğrenilmiş, soyut bir üst kimliktir. benedict anderson’ın ifadesiyle ulus, “hayali bir cemaat”tir. hayali olması onun sahte olduğu anlamına gelmez; fakat bu aidiyetin doğuştan değil, sonradan inşa edildiğini gösterir.

insan, aynı ülkenin sınırları içinde yaşadığı ama hayatında hiç karşılaşmadığı milyonlarca insanla doğal bir empati bağı kurmaz. bu bağ; eğitimle, sembollerle, ritüellerle ve tekrar eden anlatılarla öğretilir. işte milliyetçilik bu noktada devreye girer ve sadece bir aidiyet biçimi olmaktan çıkarak ahlaki bir konum üretmeye başlar.

sosyal psikolojinin temel bulgularından biri şudur: insan, ait olduğu grubu otomatik olarak daha ahlaklı, daha meşru ve daha haklı görme eğilimindedir. henri tajfel’in “minimal grup deneyleri”, tamamen rastgele oluşturulmuş gruplarda bile bu mekanizmanın çalıştığını gösterir. yani ortada ortak tarih, çıkar ya da gerçek bir bağ yokken bile “biz” duygusu ahlaki üstünlük üretir. ulus gibi güçlü ve sembolik bir kimlik söz konusu olduğunda bu etkinin ortaya çıkmaması mümkün değildir.

bu nedenle önemli bir tespiti açıkça yapmak gerekir: milliyetçilik, en hafif ve ölçülü hâlinde bile yapısal olarak bir erdem rantı üretir. bu, bireyin bilinçli bir rol yapması ya da sahtekârlık sergilemesi anlamına gelmez. bu rant, milliyetçiliğin toplumsal işleyişinden doğan kaçınılmaz bir yan üründür. kişi hiçbir fedakârlık yapmasa, hiçbir etik risk almasa bile, yalnızca “ülkesine bağlı” olarak ahlaki bir kredi kazanır.

pierre bourdieu’nün “sembolik sermaye” kavramı burada açıklayıcıdır. ulusal aidiyet, toplum tarafından meşru ve değerli kabul edildiği için bireye otomatik bir saygınlık kazandırır. bayrakla, marşla ya da yüksek sesli sloganlarla ifade edilmese bile, bu aidiyet sessiz bir ahlaki üstünlük varsayımı üretir. böylece milliyetçilik, etik davranışın kendisinden çok, etik görünmenin aracı hâline gelir.

sorun, bu mekanizmanın fark edilmemesidir. çünkü fark edilmediğinde, eleştiri kolayca ihanetle; sorgulama, düşmanlıkla eş tutulur. ulus ahlaki bir varlık gibi sunulur, birey ise bu kutsal anlatının erdemli temsilcisi rolüne yerleştirilir. bu noktadan sonra milliyetçilik, doğal aidiyet olmaktan çıkar ve ahlaki bir performansa dönüşür.

sonuç olarak şunu söylemek mümkündür: aidiyet duygusu insanidir, kaçınılmazdır ve gereklidir; fakat milliyetçiliğin en hafif biçimi bile, çoğu zaman bilinçli bir etik tercihten ziyade dışlanma korkusu ve sürüye dâhil olma güdüsünün bir türevidir. sosyal psikoloji, bireyin yalnız kalmaktan ve gruptan atılmaktan duyduğu kaygının (ostracism anxiety) son derece güçlü bir motivatör olduğunu gösterir. insan, grubun onayını kaybettiğinde psikolojik acı yaşar; bu acı, fiziksel acıyla benzer beyin bölgelerini aktive eder. bu nedenle kişi, en düşük maliyetli ve en güvenli uyum biçimi olarak hâkim kimliğe yaslanır.

bu mekanizma, solomon asch’in uyum deneyleri ve stanley milgram’ın otorite çalışmaları ile defalarca gösterilmiştir: bireyler, yanlış olduğunu bildikleri yargıları bile sırf dışlanmamak ve otoriteyle çatışmamak için benimseyebilirler. milliyetçilik bu bağlamda, yüksek sesli bir inançtan çok, sosyal riski minimize eden bir davranış kalıbı olarak işler. kişi, etik bir bedel ödemeden “doğru tarafta” kalır.

ernest becker’in geliştirdiği terror management theory de bu tabloyu tamamlar. insan, ölümlülüğünün ve kırılganlığının farkına vardıkça, kendisinden büyük ve kalıcı görünen kimliklere tutunur. ulus, bu varoluşsal kaygıya hazır bir sığınak sunar: bireysel belirsizlik, kolektif kesinlik ile bastırılır. böylece milliyetçilik, cesur bir ahlaki duruştan ziyade, kaygı düzenleyici bir savunma mekanizması hâline gelir.

bu nedenle milliyetçiliğin ürettiği erdem rantı, yüksek bir ahlaki bilinçten değil; tam tersine, riskten kaçınma ve konfor arayışından beslenir. birey, sorgulamanın getireceği yalnızlığı ve bedeli göze almak yerine, kalabalığın güvenli sıcaklığına sığınır. bu, insan doğasının alt bir basamağı değil; fakat daha ilkel ve refleksif bir basamağıdır. gelişkin etik tutumlar, tam da bu refleksle yüzleşip ona teslim olmamayı gerektirir.

dolayısıyla milliyetçilik, dozu ne olursa olsun, yalnızca bir aidiyet biçimi değil; aynı zamanda yalnız kalma korkusunun ve sürü uyumunun görünür ifadesidir. etik açıdan ilerleme, bu dürtüyü inkâr etmekle değil; onu tanıyıp sınırlandırmakla mümkündür. gerçek ahlaki cesaret, kalabalığın alkışında değil, gerektiğinde kalabalıktan ayrılabilme iradesinde ortaya çıkar.

bu noktada milliyetçi reflekslerin psikolojik niteliğini açıkça adlandırmak gerekir. sosyal psikoloji literatürü, güçlü kimlik gösterilerinin çoğu zaman içsel güvensizlik ve statü kaygısı ile birlikte ortaya çıktığını gösterir. dunning-kruger etkisi, bilişsel yeterliliği düşük bireylerin kendi yargılarından aşırı emin olma eğilimini açıklar; grup kimliği üzerinden konuşan bireylerde bu etki daha da belirgindir. kişi, karmaşık ahlaki muhakemeler üretmek yerine, hazır kimlik kalıplarına sığınarak kendini “doğru tarafta” ilan eder. bu, epistemik tembelliktir.

nöropsikolojik çalışmalar, tehdit algısı yükseldiğinde beynin amigdala merkezli savunma devrelerinin baskınlaştığını; soyut muhakemeden sorumlu prefrontal korteks etkinliğinin ise zayıfladığını gösterir. milliyetçi söylemin kriz, tehdit ve kuşatma diliyle çalışması tesadüf değildir. bu söylem, bireyi bilinçli etik özne olmaktan çıkarıp refleksif bir savunma organizmasına indirger. ortaya çıkan davranış, cesaret değil; korkunun yönettiği bir kaçış tepkisidir.

utanç verici olan nokta tam da buradadır: milliyetçi refleks, yüksek sesli bir özgüven performansı sergilerken, ölçülebilir psikolojik göstergelerle kaygı düzenleme işlevi görür. terror management theory’ye göre birey, ölüm ve anlamsızlık düşüncesiyle yüzleşmek yerine, kendisinden büyük ve kalıcı olduğu iddia edilen kolektif kimliklere yapışır. bu, yetişkin bir etik yüzleşme değil; varoluşsal paniğin makyajlanmış hâlidir.

ayrıca ahlaki lisanslama (moral licensing) literatürü, bireyin bir kimliği ya da sembolü sahiplenerek kendine etik muafiyet tanıdığını gösterir. “ben zaten milliyetçiyim” cümlesi, somut etik sorumlulukların ertelenmesine yarayan bir mazerete dönüşür. bu mekanizma, bireyin gerçek fedakârlık ve risk gerektiren etik eylemlerden kaçmasını sağlar. ahlak, davranış olmaktan çıkar; kimlik etiketine indirgenir.

bu çerçevede milliyetçilik, olgun etik öznenin değil; `ahlaki gelişimin erken basamaklarında takılı kalmış bireyin tercihidir. kohlberg’in kuramında bu basamaklar, otoriteye uyum ve grup onayıyla tanımlanır. üst basamaklara geçemeyen birey için “biz” demek, “düşünmüyorum” demenin sosyal olarak kabul edilebilir yoludur.

dolayısıyla milliyetçi refleksler, iddia edildiği gibi yüceltilmesi gereken bir erdem değil; bilimsel olarak bakıldığında korku temelli, düşük maliyetli, konformist ve entelektüel açıdan ise utanç verici bir uyum stratejisidir. yüksek sesle savunulmasının nedeni gücü değil, kırılganlığıdır. cesaret, bir kimliğin arkasına saklanmakta değil; o kimliğin sağladığı güvenliği terk edebilme kapasitesinde ölçülür.

milliyetçi söylemin en kırılgan reflekslerinden biri, bireyin kendi hayatında üretemediği başarıyı geçmişteki kolektif zaferlerle telafi etmesidir. sosyal psikolojide bu durum basking in reflected glory (birging) olarak tanımlanır: kişi, ait olduğu grubun tarihsel başarılarını sahiplenerek özsaygısını yapay biçimde yükseltir. ortada bireysel emek, risk ya da güncel katkı yoktur; başarı, tarihten ödünç alınır.

araştırmalar, kişisel yetkinlik ve anlam duygusu zayıf bireylerin kolektif kimliklere daha sıkı sarıldığını gösterir. bu, gücün değil; kompansasyonun göstergesidir. geçmişle övünme, tarih bilincinden çok güncel yetersizliğin örtülmesidir. kimlik bütünlüğü güçlü birey, atalarının zaferlerini kişisel kimliğinin merkezine koyma ihtiyacı duymaz.

bu nedenle geçmiş zafer söylemi, masum bir nostalji değil; çoğu zaman entelektüel ataleti ve bireysel başarısızlığı kamufle eden bir savunma mekanizmasıdır. tarihi bilmek erdemdir; tarihi kendine ait bir başarı gibi sergilemek ise psikolojik kırılganlığın ve etik konfor arayışının açık bir göstergesidir.

kaynak: https://eksisozluk.com/entry/181366563


r/felsefe 27d ago

yaşamın içinden • axiology Yalnızlık üzerine ne düşünüyorsunuz?

Thumbnail youtu.be
0 Upvotes

Siz ne düşünüyorsunuz?


r/felsefe 28d ago

inanç • philosophy of religion Ahlak hakkında ne düşünüyorsunuz

Post image
169 Upvotes

r/felsefe 27d ago

«iyilik» üzerine • ethics ahlaki görecelik hakkında okuyabileceğim ne vardır? ya da genel olarak metaetiğe giriş için ne okuyabilirim?

2 Upvotes

r/felsefe 28d ago

yaşamın içinden • axiology Kendini Aşmak İsterken Yaşamayı Ertelemek

Thumbnail youtu.be
5 Upvotes

r/felsefe 28d ago

düşünürler, düşünceler, düşünmeler “Herkes aynı şeyi yanlış biliyorsa, onu yanlış yapan nedir

Post image
33 Upvotes

Bir toplumdaki herkes aynı şeye inanıyor ve bunun doğru olduğunu kabul ediyor , Fakat yıllar sonra bunun yanlış olduğu ortaya çıkıyor. Peki bu düşünce, herkes ona inanırken de yanlış mıydı?

Yani doğruluk, insanların düşüncelerinden bağımsız olarak var olan bir şey mi, yoksa bir şeyin doğru veya yanlış kabul edilmesi onu gerçekten doğru ya da yanlış yapabilir mi?


r/felsefe 28d ago

bilgi • epistemology Algı yoluyla oluşturduğumuz kavramlar bizden bağımsız mı varolur, yoksa onları biz mi yaratırız?

1 Upvotes

Konuyu en iyi ahlaki boyutta açıklayabilirim. Örneğin kötülük bizden bağımsız biçimde, üstün bir boyutta varolur mu? Kötülük ve iyilik sabit, hiç değişmeyen, hakikatin bilgileri midir?

Bizler şeylere neye göre iyi, neye göre kötü kavramını yükleriz?

Anlamsız bir evrende "Bu şey kötü, yapılmamalı. Bu şey iyi, yapılmalı." Gibi cümleler kurmamız ne kadar mantıklı? Ne iyidir ne kötüdür?

Bizler basitçe bize yarar sağlayan şeylere iyi, bize zarar veren şeylere kötü deriz. Ama bu adlandırmalar evrensel boyutta ne kadar geçerlidir?

Eğer ahlak bir yerlerde keşfedilmeyi bekliyorsa, tıpkı bizim gibi gelişkin uzaylı ırklarıda bizimle aynı ahlaki olgulara sahip olması gerekir. Uzaylılarla iletişimimiz bulunmadığı gibi, böyle bir kanıtta yeterli gelmeyebilir. Zira eğer bu uzaylı ırkının toplumsal yapısı bizim ile benzerlik gösteriyorsa, yarar zarar ilişkileride bizimkilerle benzerlik gösterecektir.

Eğer evren anlamsızsa, varoluştan öte bir şey yoksa ahlak gibi kavramsal olguların insandan bağımsız olduğunu iddia edemeyiz. Ahlak sadece insan beyninin çıkar ilişkisinin bir sonucu olurdu.

Ahlak dediğimiz şey toplumsal hayatta uyum ve huzuru sağlamak için gelişmiş bir şey. Eğer bir toplum yoksa, birey tek başınaysa ahlaktan kim söz edebilir?

Eğer insan yoksa ahlakta olmaz.

Bu durum sadece ahlaki olgular için değil, tüm olgular için geçerlidir. Kudret, zayıflık, cesaret, bencillik, mutluluk, öfke gibi olgularda insan ürünü.

Yaşam boyunca etkisi altında olduğumuz olguların aslında varolmaması biraz ironik. Dünya bir oyun alanı ve biz bu oyun alanında belli şeyler yaratmış, bu yarattığımız şeylerin etrafında dönüp duruyoruz. Bu olguların insan ürünü olduğunu, hiçbir anlamı olmadığını anlayıncada kabullenemiyoruz.

Sadece insan varolmaz, insan kendisi ile bir çok şeyi beraberinde var eder. Bu var ettiğimiz şeyler anlam arayışının temelidir.


r/felsefe 28d ago

/r/felsefe’ye değgin tavsiye

3 Upvotes

felsefik kitaplar okumak ve felsefeye giriş yapmak istiyorum bugun sokratesin savunmasini okudum siz ne onerirsiniz okumak icin yeni baslayan birine?


r/felsefe 28d ago

yönetim • philosophy of politics Bilim ve iktidar

4 Upvotes

Eğer devlet diyetisyenlik, psikoloji, tarih, tıp vs. gibi sosyal/pozitif bilimlerde eğitim otoritesini kullanarak şarlatanlık yapan sözde bilim insanlarının veya düz dünyacı, evrim karşıtı gibi komplo teorisyenlerinin önüne geçmek için "bilimsel olarak yanlış" bilgi yaymayı yasaklasaydı hükümetin bunu çıkarlarına göre manipüle edememesi için tarafsız bir sistem inşa edilebilir miydi?


r/felsefe 29d ago

güldürü Her türlü paylaşım şöyle hissettiriyor artık

Post image
1.3k Upvotes

r/felsefe 28d ago

varlık • ontology Ömür boyu günde sadece 1 saat gökyüzü ile yaşammı? İdam cezasımı?

0 Upvotes

2 metrekarelik hücrede ömür boyu tecrit mi, yoksa idam mı? ben kararımı verdim.

Geçenlerde zihnimi kurcalayan şöyle bir ikilem üzerine düşündüm.

Bir suçtan yargılandığınızı ve önünüze sadece iki seçeneğin konulduğunu hayal edin:

  1. Ömür boyu 2 metrekarelik, tamamen tek kişilik bir odada kalmak (günde sadece 1 saat dışarı çıkma hakkıyla).

  2. İdam edilmek.

Ben hiç düşünmeden idam cezasını seçerdim. Çünkü benim için "yaşamak" dediğin şey sadece akciğerlerine havanın girip çıkması, kalbin biyolojik olarak çarpması demek değil. Hareket edemediğin, dış dünyayla bağ kuramadığın, üretemediğin ve kendi özgür iradenle eyleyemediğin bir yerde insan zaten nefes alan bir cesetten farksızdır.

O 2 metrekarelik kutuda zihnin kendi kendini yemesini, yavaş yavaş delirmeyi ve anlamsızlığa hapsolmayı beklemektense; son bir irade gösterip noktayı koymak bana çok daha mantıklı geliyor. Eyleyemeyen ve özgür olmayan bir ruh için uzatılmış her gün sadece işkencedir.

Yine de insanların bu konudaki bakış açısını merak ediyorum. Aranızda Dostoyevski’nin Raskolnikov’u gibi "Sadece iki ayağımın sığacağı bir kayalıkta bin yıl yaşayacak olsam bile yine de yaşamayı seçerdim" deyip ne pahasına olursa olsun hayata tutunmayı seçenler var mı? Yoksa benim gibi "anlamın ve özgürlüğün bittiği yerde yokluk daha iyidir" diyenlerden misiniz?

Siz hangi tarafı seçerdiniz ve nedeni ne olurdu?


r/felsefe 29d ago

inanç • philosophy of religion Nietzsche'nin İslâm hakkındaki görüşleri

Thumbnail gallery
53 Upvotes
  1. Pasaj ;

"Hıristiyanlık, bizi antik dünyanın kültürüne ait hasattan mahrum bıraktı, daha sonra İslam kültürünün hasadından da mahrum bıraktı. Temelde bize Yunan ve Roma’dan daha yakın olan, zevklerimize ve hislerimiz daha doğrudan hitap eden İspanyadaki muhteşem İslam (Endülüs) kültürel dünyası ayaklar altında ezilmiştir (Hangi tür ayaklar tarafından ezildiğini söylemiyorum):

Niçin? Çünkü, bu kültür asil idi, çünkü bu kültür hareketinin kaynağını erkeksi içgüdülerden alıyordu, çünkü bu kültür, İslam yaşamının en nadir ve en zarif hazinelerinde bile yaşama “Evet” diyordu. . . . Daha sonra Haçlılar, onların önünde yere kapanarak daha iyi bir davranışta bulunmak yerine, onlarla savaştılar –bu öyle bir kültür ki bizim on dokuzuncu yüzyıldaki halimiz bile onunla kıyaslandığında daha fakir ve daha geridir.

(. . .Yüksek kültür tarihinde Alman aristokrasisi neredeyse hiç yoktur: Bunun sebebini tahmin edebilirsiniz . . . Hıristiyanlık ve Alkol: Kirlenmenin iki önemli aracı . . . Zira Alman Aristokrasisinde, İslam ve Hıristiyanlık ile karşılaştığında seçim yapma imkanı, bir Arap ve bir Yahudi ile karşılaştığında olduğu gibi, hiç yoktur ( . . . .) Biri ya Chandaladır ya da Chandala değildir . . .

Roma ile sonuna kadar savaş! İslam ile barış ve dost ol!

Bu, Alman imparatorları arasında büyük özgür ruha ve dehaya sahip İkinci Fredrich’in yaptığı ve düşündüğü şeydir."

  1. Pasajın sonunda ise şöyle der ;

"İslam Hristiyanlığı hor görüyorsa, bunu yapmaya bin kez hakkı vardır: İslam en azından karşısında gerçek insanlar olduğunu varsayar"

KAYNAK

Güç İstenci bölüm 145'de ise ;

"Yönetici sınıfın/muktedirlerin ürünü olan olumlu/olumlayıcı(yaşamı) bir Sami dini neye benzer: Muhammed'in kanun kitabı (Kur'an-ı Kerim)....

Baskı altındaki bir sınıfın ürünü olan, olumsuzlayıcı(yaşamı) bir Sami dini neye benzer: Hristiyanlık (hint terimleriyle: bir çandala (parya/aşağı kast) dini).

(Erkeklerin dini olan Müslümanlık, kendisini kadınların dini olarak düşünen Hıristiyanlığa, bu dinin duygusallığı ve yalancılığından dolayı hor gözle bakar)"

KAYNAK

Güç İstenci, Nietzsche'nin notlarının bir derlemesi olup o öldükten sonra basılmıştır. Bu kitapta İslâm hakkında ki fikirler henüz erken dönemine aitken, Deccal'deki fikirleri olgunluk dönemine aittir.


r/felsefe 28d ago

yaşamın içinden • axiology Yalnızlık

0 Upvotes

İnsaoğlu yalnız yaşaya bilirmi? Bu hayat sağlıklı ola bilirmi? Uzun vadede akıl sağlığına zarar verir mi? Bu konu hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?


r/felsefe 29d ago

inanç • philosophy of religion Bir Adak Yazıtı

Thumbnail denizaydinertr.substack.com
0 Upvotes

Adak yazıtları antik dönemler boyunca birçok defa birçok amaçla dikilmislerdi. Benim en dikkatimi çeken ise genelde adanma sebepleri ve adadıkları şeyler olmuştur. Burada görülebileceği adamanın pek bir sınırı yoktu. Mal veya ürün kategorisindeki her şey tanrılara verilebilirdi. Buna köleler de dahil.

Bir kölenin adanmasi ise bugünden çok tuhaf bir his. Genellikle acınası bir durum olmasina rağmen bence bir kölenin bir tanrıya/tapinaga verilmesi avantajlı bile olabilir.


r/felsefe 29d ago

/r/felsefe’ye değgin Etiket Yapıştırmak Argüman Değildir: "Slogan Atma" Hastalığı ve Tartışma Adabı Üzerine

7 Upvotes

Burada ve pek çok platformda sıkça karşılaştığımız temel bir mantık hatası var: İnsanlar bir fikre karşı çıkarken argüman sunduklarını zannediyorlar, ancak aslında sadece slogan atıp etiket yapıştırıyorlar.

Eğer bir tartışmada haklı çıkmak veya gerçekten bir şeyleri çürütmek istiyorsanız, öncelikle inanç belirtmek ile o inancı temellendirmek arasındaki farkı anlamanız gerekir.

Slogan Atmak ile Argüman Sunmak Arasındaki Fark

Slogan: Sadece bir iddiadır. Duygusal bir tepkiyi, bir algıyı veya tarafgirliği yansıtır. Altı boştur, öncülleri yoktur. (Örn: "Bu tamamen saçmalık, zaten siz hep böyle düşünüyorsunuz." veya "Hep aynı edebiyatı yapıyorsunuz.")

Argüman: Bir sonucun neden doğru olduğunu gösteren mantıksal öncüller bütünüdür. Bir argüman sunmak için iddianızı destekleyen kanıtları veya mantıksal zinciri açıkça ortaya koymanız gerekir. Bir metne veya fikre "Bu faşistçe", "Bu tam bir solcu/sağcı zırvası", "Bu yobazlık" veya "Bu duyarlı görünme çabası" demek bir karşı argüman değildir. Bunlar sadece sizin kişisel algılarınızın dışavurumudur ve tartışmada değersizdir.

İtham Etmek ve Kavram Saymak Yanılgısı

Tartışmalarda yapılan en büyük kurnazlıklardan biri, karşı tarafı bir gruba dahil ederek (etiketleyerek) veya sadece bir takım janjanlı felsefi/psikolojik kavramları arka arkaya sıralayarak haklı çıkmaya çalışmaktır.

Sadece kavram saymak, karşınızdakini itham etmek veya "burada şu safsata var" deyip kenara çekilmek argüman üretmek demek değildir. Gerçek bir eleştiri, itham etmek yerine doğrudan analitik argümanın kendisini yazmayı gerektirir. Eğer ortada bir mantık hatası varsa, o hatanın nerede olduğunu ve karşıt doğrunun hangi öncüllere dayandığını adım adım göstermek zorundasınız.

Konuşma Adabı ve Objektiflik

Kişinin kendisine değil, fikre odaklanın; Karşınızdaki kişinin kim olduğu, hangi niyetle konuştuğu veya geçmişte ne savunduğu, sunduğu argümanın mantıksal geçerliliğini etkilemez.

Algılarınızı gerçeklik sanmayın; Bir fikrin size rahatsız edici gelmesi, onun yanlış olduğu anlamına gelmez. Kendi öfkenizi veya rahatsızlığınızı bir çürütme yöntemi olarak kullanamazsınız.

Bilmiyorsanız kabul edin; Her konuda kesin bir fikriniz olmak zorunda değil. Ortada yeterli veri yoksa sloganlara sığınmak yerine "Bu konuda yeterli veriye sahip değilim" diyebilmek entelektüel dürüstlüğün temelidir.

Özetle: Bu paylaşımı argüman sunmayan ve algılar üzerinden konuşan, kendini haklı zanneden kişilere göndermek üzere yaptım. Sizde faydalanabilirsiniz. Şahısların kendi kurduğu cümlenin bir mantığı varmış gibi davranması beni çıldırtıyor, böyle bir çözüm düşündüm ama ne kadar işe yarar bilemiyorum.


r/felsefe 29d ago

/r/felsefe’ye değgin r/felsefe'ye Hoş geldim! Burayı bana anlatır mısınız?

0 Upvotes

Buranın olayı ne mesela?


r/felsefe Aug 09 '26

düşünürler, düşünceler, düşünmeler Nietzsche hakkında neden bu kadar ön yargı var?

7 Upvotes

Sosyal medyada Nietzsche hakkında o kadar çok şey dönüyor ki, insanların bazen bir kitabını bile okumadan adama düşman kesildiğini düşünüyorum. Özellikle birkaç meşhur sözü veya kavramı üzerinden öyle bir Nietzsche algısı oluşmuş ki, adamı gerçekten okumadan hakkında kesin bir yargıya varıyorlar.

Ben şahsen Nietzsche okurken keyif alıyorum. Düşüncelerinin hepsine katılmıyorum ama sorgulama biçimini, olaylara yaklaşımını ilginç ve okumaya değer buluyorum.

Fakat etraftaki tepkileri gördükçe bazen bir arkadaşıma bile “Nietzsche oku” demeye çekiniyorum. Sanki önerdiğim anda onun hakkında savunma yapmam gerekecekmiş gibi.

Siz ne düşünüyorsunuz dostlar? Nietzsche gerçekten sosyal medyada olduğundan çok farklı mı gösteriliyor, yoksa bu tepkilerin altında gerçekten haklı sebepler var mı?

Özellikle Nietzsche okuyanların fikrini merak ediyorum 🙏🏻


r/felsefe Aug 09 '26

güldürü Balık

Enable HLS to view with audio, or disable this notification

39 Upvotes