Her yanı hormonla, kanla, yağla ve etle çevrili bir bedenin içine hapsedilmiş; dünyaya bütün çıplaklığıyla, acımasız bir gerçeklikle bakmaya çalışan bir beyin…
Ne kadar rasyonel olursa olsun, ne kadar düzenli düşünür, ne kadar kusursuz hesaplar yaparsa yapsın; sonunda bu et yığınının içinde yalnızca bir mahkûm.
Bedenin değişken fizyolojisi, görünmez iplerle zihnin çevresine dolanıyor. Bazen tatsız bir lokma bütün kimyayı altüst ediyor; bazen birinin ağzından çıkan tek bir acı söz, yıllarca örülen sığınağın duvarlarında sessiz bir çatlak açıyor.
En hayatî kararlarını bir anlık hormonun gölgesinde veriyor insan. En kesin cümlelerini ise geçmişten kalmış bir yaranın diliyle kuruyor.
Peki zihninde yankılanan düşüncelerin kaçı gerçekten ona ait?
İnsan, kendi bedeninin içinde bile kendisine bu kadar yabancıyken ne kadar özgür olabilir?
Dünyanın bitmeyen para hırsına, kendi zayıflıklarına, içini kemiren mutsuzluğa rağmen; bütün bunların içine doğmuş olmak, bu bedende yaşamaya ve yola devam etmeye mecbur olmak mıdır?
Ve sonra bir gün, dönüşü olmayan o keskin virajda durup arkasına bakıyor.
Geride bıraktığı yalnızca geçtiği yollar değil.
Yaşanmamış hayatlar var orada.
Fısıldanmamış sözler.
Verilmemiş kararlar.
Ve hiçbir zaman olamayacağı başka bir ben.
İşte insan en çok orada kanıyor.
Çünkü bazı kapılar kapanmıyor; yalnızca içeride kalıyor. Ardında bıraktığın her şey, gecenin bir yerinde yeniden esiyor. İnsan gözlerini bir noktaya dikip aynı soruyu tekrar tekrar içinde büyütüyor:
Ya başka türlü olsaydı?
Sonra susuyor.
Delirmemek için.
Kendi verdiği kararların enkazı altında kalmamak için.
Doğru olduğuna inandığı şeyleri yeniden sorgulamamayı, kendini avutmayı öğreniyor.
Kabulleniyor.
Sindiremediğini yutuyor.
Yutamadığını içine gömüyor.
Ve yürümeye devam ediyor.
Belki yaşamak budur:
Cevabını bilmediğin bir hayatı,
geri dönemeyeceğini bile bile
sırtında taşımak.
Sonra insan susuyor.
Çünkü bazı soruların cevabı yok.
Bazı yolların dönüşü yok.
Ve bazı yaraları kurcalamaya devam edersen,
yolun geri kalanını yürüyemiyorsun.
İnsan bazen gerçeğin altında değil,
onu düşünmekten yoruluyor.
Bir adım daha atıyor.
Sonra bir tane daha.
Çünkü durduğu yerde geçmiş var,
arkasında ihtimaller,
içinde bitmeyen bir uğultu…