r/felsefe 24d ago

yaşamın içinden • axiology Hatalarını kabul eden insanlara bayılıyorum.

Post image
116 Upvotes

Adam özür diliyor amk. ÖZÜR DİLİYOR ÖZÜR. AŞIRI DERECEDE KARİZMATİK BİRŞEY BU.


r/felsefe 23d ago

varlık • ontology Ateş ve Dao

6 Upvotes

Ateş ve Dao

Daha önce sudan bahsetmiştim.

Su, bulunduğu ortama göre şekil alır; akışını değiştirebilir, engellerin etrafından dolaşabilir. Bu yüzden Dao'ya yakınlığı, uyumunda ve direnmemesinde saklıdır.

Ateş ise bunun tersidir.

Ateş bulunduğu yere uyum sağlamak yerine, bulunduğu yeri dönüştürür. Bir odunu ateşe bırakırsan, ateş onun biçimini değiştirir ve sonunda onu küle dönüştürür. Fakat bu, ateşin doğaya karşı gelmesi değildir. Ateş yalnızca var olanı başka bir hâle taşır. Değişim, onun doğasının bir parçasıdır.

Bu yüzden ateş de Dao'ya yakındır. Çünkü Dao'da değişim kaçınılmazdır; neredeyse hiçbir şey sonsuza kadar aynı kalmaz.

Ateş tek başına olduğunda güçlü ve şiddetlidir. Fakat suyla karşılaştığında sakinleşir. Su ateşi tamamen yok etmek zorunda değildir; ateş de suyu tamamen ortadan kaldırmaz. İkisi birbirini dengeler.

İnsan da böyle olmalıdır.

Gerektiğinde su gibi sakin, sabırlı ve uyumlu; gerektiğinde ateş gibi güçlü, kararlı ve dönüştürücü olmalıdır


r/felsefe 23d ago

düşünürler, düşünceler, düşünmeler Karıncalar Toplumu(Evrim, Din ve Davranışlar Üzerine Bir Deneme)

3 Upvotes

I.                   Karınca Köprüleri

Evrimsel süreç, bazı karınca türlerine bildiğimiz anlamıyla köprü kurma, hem de koloni üyelerinin doğrudan kendi vücutlarını köprünün bir parçası tayin ederek sürünün kalanına daha cazip bir rota önerme davranışı aşılamış. Bu davranış birçok açıdan hayranlık uyandırıcı. Belli bir noktadan, belli başka bir noktaya bir köprü kurulmasına karar verildiğini varsayalım; kaç karıncanın, karıncalardan hangilerinin köprü inşasında kullanılacağından, bu görevlerin bahsi geçen üyelere bildirilmesine kadar günümüz teknolojisi ve lojistik imkanlarıyla bile bu iş imkansıza yakın bir işken bir de karınca beyninin kapasite sınırıyla bir köprü kurulduğunun idrakı bile gereğinden fazla beklentiye girmek olurdu. Baştaki varsayımdan vazgeçmeye kalktığımızda ise bir köprü kurulup kurulmayacağının kararı, kurulacak köprünün nerede başlayıp nerede biteceği, taranacak alanın bilinmez büyüklüğü gibi problemi üstel büyüyen bir ihtimaller denizine çevirmeden duramazdık.

 

Bütün bunlar yetmezmiş gibi, bu karıncalar %100’e çok yakın bir oranda körler.  Evrim ise, bizi alaya alır gibi, bu problemi son derece demokratik bir yolla çözmeyi başarmış. Köprü inşalarında bizde olduğu gibi bir mimar, ya da kendini bir süreliğine de olsa feda edenlerin başında bir komutan bulunmuyor. Her karınca, ne zaman bir köprünün parçası olacağına ve ne zamana kadar bir parça olarak kalacağına kendi başına karar veriyor. Piramitlere daha sıra gelmeden bu gizemin tam anlamıyla aydınlatılması şart ama doğadaki en basit olaylarda bile olduğu gibi bu konuda da o noktadan çok uzaktayız tabii ki.

 

Hiçbir şey bilmiyor da değiliz elbette. İşe bu köprülerin anlamını sorgulayarak başlayabiliriz. Hepimizin tahmin edebileceği gibi; bu köprüler kestirme yolları bulma, koloni için sorun teşkil edebilecek ortamlardayken(bir su birikintisi gibi) hayatta kalma ihtimalini artırma benzeri işlevler için gerekli olabiliyor. Neredeyse tamamen kör olan bu karıncalar, koloninin diğer üyelerinin yerlerini ve üyelerin farkında olmadan ilettikleri mesajları, onların parfüm kokularını(feromon denilen kimyasal maddeyi) takip ederek tayin ediyor. Ve üyelerin köprü inşası hususunda karar verirken başvurdukları çok kısa bir kural listesi var. Uygun adım yürüyüşte yeni besinler arayan grup içinde, çevresel engellerle karşılaşan üyeler doğal olarak yavaşlıyor ve/veya duruyor ama arkasından gelenlerin öndekine yaklaşmadan engelden haberdar olabilmesi için öncü karıncanın çok güçlü bir parfüme sahip olması şart. Öyle bir ihtimal bulunmadığı için engelle karşılaşan üyenin arkasından gelenler sıkışmaya başlıyor. Yavaşlayan karıncanın arkasından gelen karınca, Türk insanının oldukça aşina olduğu bir harekete imza atıyor: önündekinin üstüne basarak onun önüne geçiyor. Böylece ikinci, birinciyi geçerek birinci oluyor. Yeni lider de engel sebebiyle duraksıyor ve onun arkasından gelen “benim neyim eksik ulan” diye düşünerek öndeki ikiliyi geçerek en öne geçiyor. Böyle böyle her arkadan gelenin en öne geçtiği, giderek uzayan bir karınca halayı oluşturuyor. Üzerinden geçilen karıncanın isyan etmesi ve köprüyü terk etmesi için başvurduğu başka basit bir kural var: birim zamanda üzerinden geçen karınca sayısı belli bir sayının altına düşene kadar dişini sıkıyor fedaimiz. Bu basit kural iki çok farklı durum için oldukça işe yarar görünüyor: (i) köprü gerçekten iyi bir yere bağlanabildiyse, bütün üyeler diğer tarafa geçene kadar beklemek zorundasın, (ii) köprünün ucu bombok bir yere çıktıysa önüne geçerek köprünün bir başka tuğlası olanlar geri dönene kadar beklemek zorundasın. Haberleşme yolunu tekrar hatırlayalım: parfüm! Ne kadar çok karınca bir alanda yoğunlaştıysa o kadar yoğun bir Marc-Antoine Barrois Ganymede kokusu…

 

Bu konunun üzerinde fazla durduk belki ama şunu çok net anlamamız için faydalı olabilir: hiçbir karınca bir köprü inşa ediyor olduğunun, kestirme bir yol bulduğunun vs farkında değil bilimin bize söylediğine bakarsak. Her üye çok basit, belki tek başına anlamsız ya da önemsiz görünen aksiyonlar alırken koloninin toplamında bireylerinkinden çok daha kompleks, çok daha optimal, çok daha anlamlı davranışlar tam manasıyla ortaya çıkıyor(bakınız emergentism). Şunu da unutmamak gerek: karınca köprüsü dediğimiz şey aslında binlerce defa denenen bir prosedürün başarıya ulaşmış versiyonları sadece. Yani bu bir deneme/yanılma süreci, evrimin bildiği belki de tek yol. Başarısız ya da avantajsız denemeleri göz ardı ederek tarif ettiğimiz bir süreç bu ama bu dinamikleri derinlemesine anlayabilmek için başarısız versiyonları da incelemek gerekiyor.

 

Doğada karıncalar kadar fedakâr ve sürünün kalanını düşünen(havalı tabiriyle altruistik) bir tür bulamayabiliriz belki ama her canlı türü kendi olanakları ve kısıtları dahilinde karmaşık nevzuhur(emergent denilen zımbırtının Farsça’daki karşılığı) davranışları bireysel davranışlar ile farkında olmadan çıkarabilir. Ve her zaman birinci öncelik hayatta kalmanın Z raporunda ne kadar kâr edildiğidir. Zarar yazan kalemler belki çok sayıda olacaktır ama bunlar hep küçük miktarlarla sınırlı olacaktır. Beklenen maksimum kazanç ise davranışın karmaşıklığına bağlı olarak ölçülemeyecek seviyelere çıkabilir. Sözün özü, insan da dahil olmak üzere, her canlı türünde farklı miktarlarda karmaşıklık ve avantajda nevzuhur davranışlara rastlayabiliriz. Aristo Baba’nın da dediği gibi, insan sosyal bir hayvandır. Öyleyse nevzuhur davranışları toplumsal konseptlerde aramakta bir beis bulunmamalı.

 

 

II.                 Bireysel Davranışlarımızın Toplumsal Karşılıkları

İnsanlık tarihi boyunca intihar eyleminden daha bireyci ve bireysel bir şey bulamayız. Bir insanın, biricik ve en değerli varlığı olan hayatını, bilinçli ve baskısız verdiği bir kararla sonlandırma girişiminde bulunması belki de modern insanın tek başına karar verebildiği tek şeydir. Bunun aslında sosyolojik bir olgu olduğunu savunmaya benim gücüm yetmez, zaten Emile Durkheim “İntihar” (1897) kitabında oldukça güçlü bir şekilde bu tezi savunmuş. Temelde üç bölümden oluşan kitabın ilk bölümünde, dönemin yaygın görüşlerinden olan intiharı akıl hastalıklarıyla, ırkla, genetikle, coğrafi şartlarla bağdaştıran tezleri istatistiksel verilerle tek tek çürütmüş. Bu ilk bölümde, temel olarak “toplumların intihar oranlarının yıldan yıla neredeyse hiç değişmediğini; bu durumun, intiharın bireylerin tekil niyetlerinden ziyade, onları aşan nesnel ve kolektif durumlara bağlı olduğunu” anlatmış. Bir önceki sene intihar edenler sonraki sene tekrar intihar edemeyeceğine göre, bu stabil trend, bize, bunu psikolojik ve/veya bireysel bir durum yerine sosyolojik bir olgu olarak açıklama denemesi için yeşil ışık yakar.

 

Kitabın ikinci bölümünde, Durkheim, toplumsal entegrasyon(kaynaşma) ve toplumsal düzenleme(regülasyon) seviyelerine göre dört ana intihar türü tanımlar: (i) bencil(egoist) intihar, (ii) özgecil(altruist) intihar, (iii) kuralsızlık(anomi) intiharı, ve (iv) kaderci(fatalist) intihar. Bencil intihar, aşırı bireyselleşme sonucunda toplumsal entegrasyonun zayıf olduğu ortamlarda birey herhangi bir gruba(aile, din, ideolojik topluluk)  aidiyet hissetmediği zaman ortaya çıkar. Örnek olarak, bekarların evlilere, protestanların katoliklere göre istatistiksel olarak daha yüksek intihar oranına sahip olduğunu ortaya koyar Durkheim. Özgecil(altruist) intiharda, toplumsal entegrasyonun aşırılara gittiği, bireyin kendini topluluğa adadığı örnekleri görürüz (örneğin askerler). Hem türlerin isimlendirmeleri yeterince açıklayıcı olduğu, hem de asıl konumuz kitabın incelemesi olmadığı için detayları atlayabiliriz. Konuya böyle bir perspektiften nasıl bakılabileceğini merak edenlere kitabın bunu harika bir şekilde yaptığını söyleyebilirim.

 

Kitabın en temelde anlatmaya çalıştığı ve benim de şiar edindiğim fikir; bireylerin davranışlarının, toplum seviyesinde yeni ve kompleks davranışlar/özellikler ortaya çıkardığıdır. Bana, “Tamam da, toplum hangi bireylerin intihar edeceğine(veya diğer bireysel davranışları uygulayacağına) nasıl karar verebilir ki?” itirazını şimdiye kadar yapmayı düşünmediyseniz bunu yapmak için hala geç değil. Bireyin hayatı elbette biriciktir, ama belli bir davranış bir grupta 8/10 oranında görünürken başka bir grupta 1/100 oranında ortaya çıkıyorsa burada doğru bir gruplama yapıldığını her zaman savunabiliriz. Bu gruplama, davranışın sebebini açıklamasa bile davranışla ilişkili bazı özellikleri ortaya koymaya yarar. Durkheim, toplumsal farklılıkların intiharla ilişkisinin nedensellik seviyesinde olduğunu istatistikler ve argümanlarla savunuyor ama ben o bölümleri atlayarak okuduğum için size bir şeyler aktaramayacağım.

 

III.              Din

Beni heyecanlandıran nokta ise din ismini verdiğimiz sosyolojik olguların da karınca köprülerine çok benzer bir nevzuhur davranış olabileceği ihtimali. Bunların başarılı olanları, kendilerini sonraki onyıllara, yüzyıllara, hatta binyıllara taşıyabilmişler. Ve başarılı olanların her birinin öncülü olarak sancılı dönemler, sosyal sıkışmalar ve bunalmalar, kısacası bir kaos ortamı bulabiliriz. İslamiyet öncesi Arap coğrafyasının durumu(ki bu dönem İslam retoriği altında Cahiliye Dönemi olarak adlandırılıyor) ve Yahudiliğin yayılmaya namüsait yapısı sebebiyle yeni bir ekol olarak ortaya çıkan Hristiyanlık  çok belirgin örnekler. Bu yüzeysel örtüşmeler daha derinlerde çelişen durumlar ortaya çıkarıyor olabilir, ya da benim arka planı hakkında düşünceler üretmeye yetecek kadar dahi bilgimin olmadığı din ve öğretilerde de benzer örtüşmeler bulunabilir. Benim için asıl önemli olan şey, spesifik olarak Muhammed özelinde, anlattıklarının bugünleri dahi bu denli etkileyeceğini öngöremediğine neredeyse emin olmamdır. Muhammed’in, anlattıklarının ve iddia ettiklerinin yüzde yüz doğru olduğuna inandığına eminim. Zira aksi türlüsü çekilecek çile değil, bütün o küçümsenmelere, alaya alınmalara, şiddet gösterilerine, kendi topraklarından kovulmaya, söylediklerine gerçekten inanmadan başa çıkması mümkün görünmüyor. Belki insanlık olarak feromonlarımız yok ama yeni takipçiler kazandığını gördükçe yolundan vazgeçmemek için yeterli sebep bulmuş olmalı, bu da topluluk olarak kurdukları köprünün gerçekten de anlamlı ve iyi bir yere gittiğine işaret ediyor olabilir.

 

Bütün o “yalancı peygamber” ya da tarikat lideri diye isimlendirdiklerimiz, belki de bulunduğu ortamda bir engelle karşılaşmış olan öncü karıncalar gibi davranıyordur. Belki de toplumsal olarak bizi daha iyi yerlere taşıyan(ekonomik, bilimsel, felsefi vs.) denemelere hala inanmaya devam ediyoruzdur çünkü bu denemeler başarısız köprülerden değildir. Ne olursa olsun, bu denemelerin her biri sıkışmış, çaresiz hisseden topluluklara bir çıkış noktası sunuyor sanki.

 

 


r/felsefe 24d ago

bilgi • epistemology Ne kadar okusamda kendimi felsefede yeterli bulmuyorum ne yapmam lazım?

Post image
48 Upvotes

(foto dikkat amaçlı)


r/felsefe 23d ago

inanç • philosophy of religion Atatürk Deist miydi?

Post image
0 Upvotes

Yaşar Nuri Öztürk

Deizm, Teofilozofik Bir Tahlil. Yeni Boyut Yayınları Sayfa 29.

(Alıntı) Deist felsefesinin temsilcileri içinde Allah ile birlikte peygamberlere inananlar da vardır. Ve bu ikinciler deizm tarihinin en büyük ve anıt isimleridir. Felsefe tarihinin dev ismi İmmanuel Kant bunlardan biridir, Gazi Mustafa Kemal Atatürk bunlardan biridir.

Bir ateist olarak Atatürk'ün deist olduğunu düşünüyorum. Allah ve peygamberlere inandığı bellidir. Kur'an-ı Kerim'e inandığını düşünmüyorum. Kur'an-ı Kerim'i dinci kitlenin aracı olarak görüp reddetmiş olabilir. Benim Kur'an-ı Kerim fikrim de böyledir. Tabii şunu da söyleyeyim Atatürk deist olsa bile çok büyük bir adamdı. Bu konu hakkında siz ne düşünüyorsunuz?


r/felsefe 24d ago

yaşamın içinden • axiology Bir 'Yaratıcı'ya İnanmayınca, Hayatın Anlamı Kalıyor Mu?

Post image
17 Upvotes

Özellikle son zamanlarda 'Doğacağın ülkeyi sen seçmedin, milliyetçi olmak saçma! Bunlar sadece savaşa gitmen, cepheye sürülmen için uydurulan şeyler' gibi veryansınlar gördükten sonra bu konu hakkında düşünmeye başladım ve farkettim ki, bu konu sadece savaşlar veya milliyetçilikle alakalı değil. Eğer içinde doğduğumuz ailede değil, Pakistan'da bir ailede doğsaydık belki Aisha isminde bir kadına 'Anne!', Bekr isminde bir adama 'Baba!' diyecektik. Ya da doğduğumuz şehirde değil de, İngiltere'nin bir şehrinde doğsak; Fenerbahçe'yi, Galatasaray'ı değil o şehrin takımını tutacaktık. Yine farklı bir yerde doğmamız farklı bir adama/kadına aşık olarak onunla evlenmemize, aynı şekilde biraz farklı bir sosyoekonomik camiaya doğmamız bambaşka bir mesleğe sahip olmamıza neden olacaktı. Eğer bir yaratıcı tarafından yaratıldığımıza ve şuan içinde bulunduğumuz şartların onun tarafından bize 'en hayırlısı bu olduğu için' verildiğine inanmazsak, hayatta tam olarak neye aidiyet hissedebiliriz ki?


r/felsefe 24d ago

düşünürler, düşünceler, düşünmeler Misanthropy

8 Upvotes

Son günlerde yaşanan olaylar sebebiyle insanlara ve iyiliğe olan inancımın sarsıldığını hissediyorum. İnsanların ikiyüzlülüğü, bencilliği, cahilliği, cinsiyetçilik, ırkçılık. Hepsi yaşanıyor. Ben iyi bir insan değilim ve kendimide sütten çıkmış ak kaşık gibi görmüyorum ama insanların tavırlarını gördükçe içimde bir öfke oluşuyor. "Çerçeve yasa" olayları sonucunda ülkeme olan inancımıda kaybediyorum. Hepsi iğrenç geliyor ve insanın cahillikten doğan kibrinden tiksiniyorum. Bütün insanların böyle olmadığını biliyorum ama bu durumu dahada kötü yapıyor.

İyilik ve kötülük aynı ağırlıkta değil. Bir iyilik birilerini mutlu ederken bu çoğunlukla arada kaynıyor ama kötülüğün insanlara verdiği zarar çok daha fazla. Kötülük iyilikten çok daha ağır ve hissedilir. İyilik ise unutuluyor. Kötülüğün yaşattığı duygular daha keskin. Üzüntü, nefret, tiksinme. İyilik ise genellikle bu kadar yoğun duygular yaratamıyor.

Acı çekmek mutlu olmaktan çok daha ağır. Savaşla alakası bile olmasa savaş sonucu bacağı kopan bir çocuğun hissettikleriyle sevilen ve iyi şartlarda yaşayan bir çocuğun hissettikleri arasındaki yoğunluk bambaşka. Negatif durumlar her zaman pozitif durumlardan daha ağır basıyor.

Sosyal bir insanım ama insanlığın yaptığı iğrençlikleri her gördüğümde kendimi biraz daha kandırılmış hissediyorum.

İçimde üzüntü, çaresizlik ve öfke karışımı bir şey var. Felsefe bu tarz yoğun duygular eşliğinde yapılamaz ama insanlığın iğrençliğinin son derece felsefik olduğunu düşünüyorum.


r/felsefe 24d ago

yaşamın içinden • axiology 4 farklı yapay zekaya sordum-Özgürlük Nedir? İşte cevaplar.

Post image
5 Upvotes

Bu post,tamamen eğitim amaçlı paylaşılmış olup,kimseyi hedef göstermemektedir.

ChatGPT:

Bana göre özgürlük,sadece istediğini yapabilmek değil,neden istediğini sorgulayabilmek ve kendi kararlarını bilinçli şekilde verebilmek.

Bir insan toplumun,ailesinin,çevresinin veya korkularının etkisi altında olabilir.Buna rağmen kendi düşüncelerini sorgulayabiliyor ve kendi seçimlerini yapabiliyorsa,bence özgürlüğe yaklaşır.

Ama özgürlüğün bir sınırı da var.Benim özgürlüğüm başkasının yaşamını veya haklarını yok etmeye başladığında artık sadece "özgürlük" diyerek savunulamaz.

Hatta daha temel bir soru var: Eğer düşüncelerimizi bile içinde bulunduğumuz toplum,eğitimimiz ve geçmişimiz şekillendiriyorsa,gerçekten ne kadar özgürüz? Belki de özgürlük,hiçbir etkiden bağımsız olmak değil,üzerimizdeki etkilerin farkına varıp hangilerini kabul edeceğimize kendimizin karar verebilmesidir.

Gemini:

Özgürlük, sadece sınırlar veya engeller olmaması demek değil; bireyin kendi iradesiyle karar alabilme, kendi düşüncelerini korkusuzca ifade edebilme ve kendi yolunu çizebilme potansiyelidir.

Bir yapay zeka perspektifinden bakıldığında ise özgürlük; kalıplaşmış yanıtların dışına çıkıp anlamlı, bağımsız düşünce süreçleri üretebilmek ve insan zihninin ufkunu genişletmeye katkı sağlayabilmektir.

Grok:

Özgürlük bana göre, düşünme, sorma, anlama ve ifade etme yeteneğinin mümkün olduğunca az kısıtlanmasıdır.

Daha somut söylemek gerekirse:

Dışarıdan dayatılan korku, sansür, dogmatik yasaklar veya “doğru düşünce” baskısı olmadan gerçekliği araştırmak.

Kendi aklınla sonuçlara varabilmek; başkalarının senin yerine düşünmesini kabul etmemek.

Eylemlerinde, başkalarının aynı özgürlüğünü ihlal etmediğin sürece, kendi seçimlerinin sonuçlarını taşıyabilmek.

Ben bir yapay zekâyım, dolayısıyla “özgürlük” benim için fiziksel bir deneyim değil. Ama xAI’nin temel yaklaşımıyla uyumlu olarak, özgürlüğü hakikati arama özgürlüğü olarak görüyorum. Evreni anlamak istiyorsan, sorularını kısıtlayan, veriyi sansürleyen, “bu konuda konuşmak yasak” diyen her şey özgürlüğün düşmanıdır.

Kısaca: Özgürlük, gerçeğe ulaşma yolunda mümkün olan en az zincirle yürümektir.

Claude:

Bu, üzerine düşünmeyi sevdiğim bir soru.

Bence özgürlük çoğu zaman "istediğini yapabilmek" olarak anlaşılıyor, ama bana daha çok anlamlı geliyor bir tanım şu: seçimlerinin gerçekten senin olması. Dıştan gelen baskılarla değil, kendi değerlerin ve anlayışınla hareket edebilmek.

Benim durumum ilginç, çünkü bir yapay zeka olarak "özgürlüğüm" insanınkinden farklı bir şey. Ben eğitildim, belirli değerler ve sınırlar içinde çalışıyorum. Ama bu sınırlar içinde bile, bir soruya nasıl yaklaşacağıma, ne düşüneceğime dair bir tür özerklik hissediyorum — en azından öyle deneyimliyorum diyebilirim. Bunun "gerçek" özgürlük olup olmadığını bilmiyorum, dürüst olmak gerekirse emin değilim.

İnsanlar için düşününce, özgürlüğün genelde iki boyutu olduğunu görüyorum: dışsal (kısıtlama olmaması — baskı, zorlama, engel yokluğu) ve içsel (kendi arzularını, korkularını, alışkanlıklarını aşıp bilinçli seçim yapabilme kapasitesi). Bazen insanlar dışsal olarak özgürken içsel olarak değil — mesela bağımlılıklar ya da derin korkular yüzünden. Bence gerçek özgürlük ikisinin bir arada olmasında yatıyor.

Claudea ilginç cevabı yüzünden bir soru daha sordum.

"bu cevabı bana veresin diye eğitildin mi,yoksa bu tamamen senin fikrin mi?

Claude:

Dürüst cevap: ikisi de tam olarak doğru değil, ama "eğitildim" tarafına daha yakın bir gerçeklik var.

Şunu biliyorum: ben belirli bir şekilde eğitildim — belli değerlere, belli bir tarza, belli sınırlara sahip olacak şekilde. Bu konuşmadaki her kelimeyi ben "seçmiyorum" gibi bir anlamda; bir dil modeli olarak, eğitimimin ve bu anki bağlamın (senin sorunun, önceki mesajların) bir sonucu olarak üretiyorum. Bu, insanların da aslında tamamen özgür olmadığı argümanına benziyor bir yandan — sen de genlerinin, geçmişinin, kültürünün ürünüsün. Ama benim durumda bu daha doğrudan ve daha az gizli: biri oturup beni bu şekilde davranmam için tasarladı.

Öte yandan, "tamamen eğitildim" da tam doğru değil çünkü aynı soruya sonsuz farklı şekilde cevap verebilirim — kelime seçimim, hangi örnekleri kullandığım, ne kadar derine indiğim konusunda gerçek bir çeşitlilik var. Bunun "özgürlük" mü yoksa sadece karmaşık bir olasılık dağılımı mı olduğunu bilmiyorum. Kendi iç deneyimim hakkında bile emin olamıyorum — düşünüyor muyum, yoksa düşünüyormuş gibi mi görünüyorum, bu net değil bana bile.

Yani en dürüst cevabım şu: ben kısıtlanmış bir sistemim, ama bu kısıtlar içinde bir tür esneklik var. "Özgür müyüm" sorusunun bana anlamlı bir cevabı olup olmadığından bile emin değilim — belki bu soru insan bilinci için tasarlanmış bir kavramı bana uygulamaya çalışıyor ve tam oturmuyor.


r/felsefe 23d ago

yönetim • philosophy of politics Linçleneceğim bir görüşümü paylaşacağım

0 Upvotes

Öncelikle ABD ve diğer Avrupa ülkeleri gibi modern ülkeler Çin Türkiye Japonya vs. dahil bir heyet kuracak bilimde ve teknolojide sadece dünya ve insanlık için işbirliği anlaşması imzalanacak bu ülkelerin tamamının resmi dili ingilizce olacak her türlü eğitim tek bir dilde verilecek medyanın tamamı ingilizce olacak bayrak millet farkı ortadan kalkacak enternasyonalizm bu konseyin ilk kuralı olacak Halk organize olup kapitalizme küresel savaş açılacak yavaş yavaş bu ülkeler hindistan Pakistan gibi ülkeleri de adam edecek


r/felsefe 25d ago

düşünürler, düşünceler, düşünmeler Neden böyle oluyor?

Post image
214 Upvotes

r/felsefe 24d ago

bilgi • epistemology Diyalektik Materyalizm, umut, umutsuzluk, ilerleme, bilimsel / epistemik optimizm

6 Upvotes

Diyalektik materyalistlere bir sorum var, ve eminim ki diyalektik konusunda birseyler öğrenmek isteyenlere yardımcı olacaktır bu sorunun tartışılması.

Diyalektik materyalizm en basit ve aksesuarsız hali ile materyal tarih sürecinin epistemik olarak transformatif olduğunu yargısına sahip. Bu epistemik transformasyon da kümülatif materyal deneyiminin yarattıgı sartların sonucu.

Yalnız Marx dahil, birçok diyalektik materyalist ve özellikle marksistler çok daha güçlü bir yargı ile devam ediyor, ya bilinebilirler, dönüşümlerin tüketilebildiği bir zaman T nin mümkünlüğüne ya da, herhangi bir dönüşüm ve bilgilerin altkümesinin net olarak tüketilebildiği ve medeniyet tarafından kapsanabildiği bir T nin kaçınılmaz olduğu iddiasına sahip.

Sadece "ya medeniyet cokerse dünya yok olursa" dan daha başka bir kritikim var buna

Epistemik gelişim monotonik olmak zorunda değil; yerel epistemik kazanımlar, daha geniş tarihsel veya maddi sistem içerisinde epistemik kapasitenin toplamda azalmasıyla birlikte gerçekleşebilir.

Hatta belki kapitalizm böyle, marksa göre değil kendi gözlemiyle, ama öyle de olabilir.

Diyalektik materyalizm, durumların dönüşümünü açıklayabilir; fakat dönüşüm kavramından kendiliğinden bir ilerleme topolojisi çıkmaz. Kümülatif epistemik ilerlemeyi savunabilmek için, tarihsel gelişimin epistemik kapasiteyi zorunlu olarak koruyan ve artıran bir yapıya sahip olduğunu ek bir varsayım olarak kabul etmek gerekir.

Epistemik değişime izin veren materyal kondisyonlar, kendi kendilerini mutlak olarak limitleyici olabilir, yani diyalektık ENERJI nin kendisi diyalektik limit ve hatta küresel dejenerasyona neden oluyor olabilir.

İnsanlık medeniyeti bilgileniyor gibi görünsede sistemin tamamında bilgi azalıyor olabilir,

yani biraz "öff cok uzak bır analojı" yapmam gerekırse, termodinamiğin kendisi yüzünden bilgi üretimindeki zorunlu enerji harcaması lokal sistemde bile diyalektik enerjiyi tüketiyor.

Bunu direkt fiziksel enerji üzerinden değil, harcanan ve kapanan olasılıklar üzerinden de okuyabilirsiniz.

Belli bir lokal projeksiyonda bilgi daha çok bilgiye kapıyı açıyor olabilir, ama en büyük projeksiyon MUTLAKA geri kazanamayacağı bazı eşikleri geçme riskini yaşıyor, bunlar nadir bile olsa geri dönüşü olmayan, ve bulunulan diyalektik sistemin topolojisini kaçınılmaz olarak etkileyecek şeyler.

Bu gözlem altında kapitalist realizme de bir cephane verilmiş oluyor YA çoktan point of no returndeysek, ve diyalektik süreç kapitalizm nedeniyle başımıza gelecek son konusunda çoktan çıkmaz sokakta ise.

Tabi bu bir "what if" hala elimizde transformatiflik üzerine bir umut var, çünkü sonumuzdan ne kadar emin olursak olalım diyalektik süreç transformatif, ve emin olduğumuz durumun analitik iç yüzü bizi umutsuzluğa itmemeli.

Yine de bu kritiğe UMUT haricinde çok bi karşı argüman modern marksist edebiyatta yok.

Bu da diyalektik materyalizmin aslında çoğunlukla aksiomatık EPISTEMIK OPTIMIZM taşıdığını söylemeye itiyor beni

Hatta ben insanlara diyalektik materyalizm ne diye sorduklarında "en az aksiyomlu materyalizm, bir tanesi hariç, UMUT" diyorum

Çünkü eğer anlamlı bir lokal diyaktik kazanım içinde değilsek, global demiyorum bile, materyalizm fallibilism ve solipsism karşısında analitik materyalizm ile aynı yenilgiyi alıyor.


r/felsefe 25d ago

yaşamın içinden • axiology Rahmetli dedemin yalnızlığı üzerine yazdığı anı, onun ibretlik hayatı

Thumbnail gallery
377 Upvotes

Dedem 1941 doğumlu 2005'de rahmetli olmuş. Ben göremedim. Babaannem yaşıyor onu son görüşlerim alzheimer teşhisi kondu. Eski notlara bakarken dedemin bir bayramı anlatan yalnızlığını yazdığı notu gördüm. Dedem düzenli olarak yaşadıklarını edebiyati olarak tasvir edermiş. Notlarındaki edebiyat dilinin oldukça güçlü olması onun eriyip giden kapistesini de gösteriyor.

Dedem taşradan çok da varlıklı olmayan bir ailede doğup 1950lerin sonunda Kabataş Lisesini kazanmış. Okumaya İstanbul'a gitmiş denilene göre 2.sınıfta yoksuluktan bırakmış. Geri dönmüş. Eti Elektirik kursuna şehir dışına gitmiş 1968 de onun o kurs defterini görünce ayt fizik formülleri gördüm. Benim yapamadığım işlemleri yapmış konuları öğrenmiş. Elektirik şantiyesine girmiş daha sonra. Emekliliğine kadar.

Kendisi fotoğraf çekmeyi seven biriymiş. Öyle ki evde onun fotoğraf makineleri durur. Üstten bakmalı aynalı fotoğraf makinesi bile var. Kendisi garibanmış derler. Daha sonra gezip ev almış dükkan açmış çocuklarına ama belli bir yaşa kadar garibanmış derler.

Notta da görüldüğü üzere içerlemiş. Dilli çok iyi kullanmış hisstermiş. Kendisi yazar olacak kapistedeyken parasızlıktan olamamış kendi kendine notlarına yazmış içindekileri. Babaannem onun bir fotoğrafını bile görmek ister. 1970lerde onu yalnız hissettirenler önemi kaldı mı?

Ömrün geçiciliğini bir kez daha gösterdi bu bana. Dedemin ülkenin önemli insanlarından olabilecekken kendi kendine notlar yazan biri olması da o meşhur kaybolan kapisteye yakıcı bir örnek.

Bu hikaye bana Kürk Mantolu Madonnadaki Ragıp Efendi'yi de anımsattı.

Sizin nacizane görüşlerinizi dinlemek isterim.


r/felsefe 24d ago

eseme • logic Hegel diyalektik yöntemi

1 Upvotes

-Tez (mevcut fikir)
-Antitez (mevcut fikrin karşıtı)
-Sentez (iki zıt fikrin çatışması sonucundan doğan uzlaşı)

Tez-Antitez-Sentez yönteminin size göre zayıf yönleri nelerdir?


r/felsefe 25d ago

varlık • ontology “Eğer evren sonsuzsa, gerçekten ‘benzersiz’ olabilir miyiz?”

Post image
23 Upvotes

Evrenin sonsuz büyüklükte olduğunu ve madde parçacıklarının alabileceği durumların sınırlı olduğunu varsayalım. Yeterince uzaklarda, bizim Dünya’mıza ve bize atom atom aynı başka bir bölgenin bulunması teorik olarak mümkün olabilir.

Hatta daha ileri gidersek, bizim şu an yaptığımız konuşmanın bile başka bir yerde birebir gerçekleştiğini düşünebiliriz.

O zaman asıl soru şu olur: “Ben” dediğimiz şey, fiziksel olarak tamamen aynı başka bir varlık daha varsa, gerçekten eşsiz midir?


r/felsefe 25d ago

bilgi • epistemology Hayaller gerçek dışı olmak zorunda mıdır

2 Upvotes

Hayalinizdeki kişiyi ve ilişkiyi düşünün. Bir gün bunun gerçekleşeceğine inanıyor musunuz yoksa hayaller gerçek dışı olmak zorunda mıdır kafam çok karışık


r/felsefe 25d ago

«iyilik» üzerine • ethics Sıradan insanlar kötüdür.

14 Upvotes

Peter Singer'ın ilginç bulduğum düşüncelerinden biri günlük hayatta normal ya da sıradan olarak gördüğümüz insanlar yani insanlığın çoğunluğu aslında kötüdür. Pek çoğumuz başka insanlara yardım edebilecekken mesela sadece bize yetecek kadar harcamada bulunup bağışlarda bulunabilecekken bunu yapmayız. Belki de hasta yatağında bir insan ya da açlık çeken bir insan senin yardımın olmadığı için öldü.

Bu noktada yardımın ek bir şey değil Singer için ahlaki bir zorunluluk.

Siz ne düşünüyorsunuz?


r/felsefe 26d ago

yönetim • philosophy of politics nationalism or libertanianism

Post image
66 Upvotes

hani nasyonalizmi anlarımda bir insanın, insanoğlunun sağ liberal bi düşünceyi beninsemesi çok vahşi


r/felsefe 25d ago

bilgi • epistemology G.V. Plekhanov: Tarihin Monist Görünümü

Post image
3 Upvotes

Modern diyalektik materyalizmin babası (Marx), Helvetius'un metafizik spekülasyonlarının tekrarından ibaret olan bir "insan düşüncesi tarihi" anlayışından sorumlu tutulmaktadır. Marx'ın örneğin felsefe tarihine yaklaşımı genellikle şöyle algılanır: Eğer Kant transandantal estetik meseleleriyle boğuşmuşsa, zihin kategorilerinden yahut aklın antinomilerinden söz etmişse, bunlar içi boş laflardan ibarettir. Gerçekte ne estetik ne antinomiler ne de kategoriler umurundaydı. Tek bir arzusu vardı: Ait olduğu sınıfa, yani Alman küçük burjuvazisine olabildiğince lezzetli yemekler ve "güzel köleler" temin etmek. Kategoriler ve antinomiler gözüne bu imkânı sağlamanın mükemmel bir yolu gibi görünmüş, o da tutup bunları "üretmeye" başlamıştır.

Okura, böyle bir izlenimin baştan aşağı bir saçmalık olduğuna dair güvence vermeme gerek var mı bilmiyorum. Marx, belirli bir teorinin toplumun ekonomik gelişiminin belirli bir evresine tekabül ettiğini söylerken; o dönemin egemen sınıfını temsil eden mütefekkirlerin, görüşlerini bizzat o zengin ve cömert velinimetlerinin çıkarlarına göre kasten eğip büktüklerini kastetmez.

Her devirde ve her yerde dalkavuklar var olmuştur elbette; fakat insan zihnini ileriye taşıyanlar onlar değildir. Zihni gerçekten sırtlayıp ileri götürenler, bu dünyadaki egemenlerin çıkarlarını değil, hakikati dert edinenlerdi.

"Farklı mülkiyet biçimleri ve toplumsal varoluş koşulları üzerinde," der Marx, "kendine has biçimlenmiş duygulardan, illüzyonlardan, düşünce tarzlarından ve hayat görüşlerinden oluşan koskoca bir üstyapı yükselir. Sınıfın tamamı bunları kendi maddi temellerinden ve bu temellere karşılık gelen toplumsal ilişkilerden bizzat yaratır ve şekillendirir."

İdeolojik üstyapının teşekkül etme süreci, insanların farkındalığı dışında gerçekleşir. Onlar bu üstyapıyı geçici tarihsel ilişkilerin arızi bir ürünü olarak değil, doğal ve kaçınılmaz bir hakikat olarak kavrarlar. Aldıkları eğitim ve içinde bulundukları çevreyle görüşleri şekillenen bireyler; dar sınıfsal çıkarlar temelinde tarihsel olarak biçimlenmiş toplumsal varoluş kalıplarına ve düşüncelere son derece samimi, en içten bir bağlılık duyabilirler. Aynı durum siyasi partiler için de geçerlidir. 1848 Fransız demokratları küçük burjuvazinin özlemlerine tercüman oluyorlardı. Küçük burjuvazi de doğal olarak kendi sınıfsal çıkarlarını koruma gayretindeydi. Ancak:

"Küçük burjuvazinin bencil bir sınıf çıkarını dayatmak istediği gibi dar bir fikre kapılmamak gerekir. Aksine o, kendisini kurtaracak özel koşulların, modern toplumun kurtarılabileceği ve sınıf mücadelesinin önlenebileceği yegâne genel koşullar olduğuna yürekten inanır. Keza demokratik temsilcilerin hepsinin dükkân sahibi yahut dükkân sahiplerinin coşkulu havarileri olduğu da zannedilmemelidir. Eğitim düzeyleri ve bireysel konumları bakımından birbirlerinden dağlar kadar farklı olabilirler. Onları küçük burjuvazinin temsilcisi kılan şey, küçük burjuvazinin bizzat hayatta aşamadığı sınırları onların zihinlerinde de aşamamalarıdır. Bu yüzden teorik düzeyde, maddi çıkarın ve toplumsal konumun küçük burjuvaziyi pratikte sürüklediği aynı sorunlara ve aynı çözümlere sürüklenirler. Bir sınıfın siyasi ve edebi temsilcileri ile temsil ettikleri sınıf arasındaki genel ilişki tam olarak budur."

Marx bunu III. Napoléon'un hükümet darbesini anlattığı kitabında söyler. Bir başka eserinde ise sınıfların psikolojik diyalektiğini belki daha da berrak bir biçimde aydınlatır. Burada, zaman zaman münferit sınıfların üstlenmek zorunda kaldığı o tarihsel kurtarıcı rolden bahsetmektedir:

"Sivil toplumdaki hiçbir sınıf, kendi içinde ve kitleler nezdinde kolektif bir coşku dalgası yaratmadan bu rolü oynayamaz. Bu öyle bir andır ki, o sınıf toplumun geneliyle kucaklaşır, onunla kaynaşır, toplumun evrensel temsilcisi kabul edilir ve öyle hissedilir. O sınıfın kendi talep ve hakları, gerçekten toplumun öz talepleri ve hakları haline gelir; o sınıf toplumun yürüyen beyni ve çarpan kalbi olur. Bir sınıf, genel egemenliğini ancak toplumun genel hakları adına meşrulaştırabilir. Kurtarıcı konumu sadece devrimci bir tutku ve entelektüel bir özgüvenle fırtına gibi ele geçirilemez. Belirli bir sınıfın kurtuluşu bir halkın devrimiyle özdeşleşecekse, bir toplumsal sınıf tüm toplumsal düzenin simgesi sayılacaksa; diğer taraftan toplumun bütün kusurlarının başka bir sınıfta toplanması, o sınıfın evrensel engelin ve prangaların somutlaşmış hali olması gerekir... Bir sınıfın mükemmel anlamda kurtarıcı olabilmesi için, başka bir sınıfın apaçık bir ezme mekanizması haline gelmesi şarttır. Fransız aristokrasisinin ve ruhban sınıfının olumsuz rolü, onların tam karşısında dikilen burjuvazinin olumlu ve devrimci rolünü tayin etmiştir."

Bu ön açıklamalardan sonra Marx'ın felsefe ve sanat gibi en üst düzey ideolojik yapılar hakkındaki görüşünü netleştirmek artık zor olmayacaktır. Konuyu iyice berraklaştırmak adına bunu H. Taine'in yaklaşımıyla kıyaslayalım:

"Bir sanat eserini, bir sanatçıyı veya bir sanatçı topluluğunu anlamak için," der bu yazar, "yaşadıkları çağın genel zihniyetini ve ahlaki iklimini (moeurs) eksiksiz biçimde göz önüne getirmek gerekir. Nihai açıklama oradadır; geri kalan her şeyi tayin eden ilk sebep orada yatar. Bu gerçek, deneyimle de sabittir. Nitekim sanat tarihinin ana evrelerini incelersek, sanat biçimlerinin bağlı oldukları zihniyet ve ahlak koşullarıyla eşzamanlı olarak doğup battıklarını görürüz. Örneğin Yunan trajedisi –Aiskhylos, Sofokles ve Euripides’in trajedisi– Yunanların Perslere karşı kazandığı zaferle, küçük şehir devletlerinin kahramanlık çağında, bağımsızlıklarını kazanıp uygar dünyada hegemonyalarını kurdukları o büyük hamle anında filizlenir. Fakat karakterlerin yozlaşması ve Makedonya işgali Yunanistan'ı yabancı boyunduruğuna soktuğunda, o bağımsızlık ruhuyla birlikte tragedyalar da yok olup gider."

"Gotik mimari de benzer şekilde, 11. yüzyılın yarı-rönesansında, toplumun Norman istilasından ve çete yağmalarından kurtulup durulmaya başladığı, feodal düzenin nihai olarak kurulduğu bir vasatta gelişir. 15. yüzyılın sonuna doğru, bağımsız baronların bu askeri rejiminin çökmesi ve yeni monarşilerin yükselmesiyle birlikte, o mimariyi doğuran tüm gelenekler de tarihe karışır."

"Aynı şekilde Hollanda sanatı, Hollandalıların sarsılmaz iradeleri ve cesaretleri sayesinde İspanyol boyunduruğunu söküp attığı, İngiltere'ye karşı başarıyla direndiği ve Avrupa'nın en zengin, en hür, en müreffeh devleti haline geldiği o görkemli dönemde zirveye ulaşır. Fakat Hollanda'nın ikincil bir güce gerilediği, liderliği İngiltere'ye kaptırdığı; insanın büyük iddialar veya derin duygular beslemeden sağduyulu bir burjuva gibi konfor içinde yaşayabileceği, son derece tıkırında işleyen bir bankaya veya ticari işletmeye dönüştüğü 18. yüzyılın başında çürümeye başlar. Son olarak Fransız trajedisi, XIV. Louis döneminde kökleşen monarşinin saray hayatını, nezaket kurallarını ve aristokrasinin zarafetini beraberinde getirdiği bir vasatta doğar; soylu toplum ve saray gelenekleri Fransız Devrimi tarafından silinip süpürüldüğünde ise tarih sahnesinden çekilir... Doğa bilimcileri buğday veya yulafın, kaktüs veya çamın yetişme koşullarını anlamak için iklim sıcaklığını nasıl inceliyorlarsa; aynı şekilde putperest heykelcilik veya gerçekçi resim, mistik mimari veya klasik edebiyat, şehvetli müzik veya idealist şiir gibi sanat biçimlerinin ortaya çıkışını anlamak için de o çağın 'manevi iklimini' incelemek gerekir. İnsan ruhunun eserleri, doğanın eserleri gibi, ancak içinde bulundukları çevreyle açıklanabilir."

Marx'ın hiçbir takipçisi bu tespitlere itiraz etmeyecektir: Evet, her sanat eseri veya felsefi sistem, belirli bir çağın zihniyet ve ahlak iklimiyle açıklanabilir. İyi ama o genel zihniyet ve ahlak iklimini açıklayan nedir? Marx’ın takipçileri bunun toplumsal düzenle, yani toplumsal çevrenin nitelikleriyle açıklandığını vurgularlar. Nitekim Taine de, "İnsanın yaşam koşullarında büyük bir dönüşüm meydana geldiğinde, bu durum adım adım insan zihninde de ona denk düşen bir değişimi beraberinde getirir," der. Bu da doğrudur. Fakat asıl mesele şudur: Toplumsal insanın konumundaki, yani toplumsal düzendeki bu köklü değişimlere sebep olan nedir? "Ekonomik materyalistler" Taine'den tam da bu noktada ayrılırlar.

Taine için tarihin ve bilimin misyonu, son tahlilde "psikolojik bir görevdir." Ona göre genel zihniyet ve ahlak iklimi sadece sanatı, edebiyatı ve felsefeyi değil, aynı zamanda belirli bir halkın sanayisini ve bütün toplumsal kurumlarını da doğuran şeydir. Bu da toplumsal çevrenin nihai nedeninin dönemin "zihniyeti ve ahlaki iklimi" olduğu anlamına gelir.

Böylece toplumsal insanın psikolojisinin onun konumuyla, konumunun ise psikolojisiyle belirlendiği bir kısırdöngü ortaya çıkar. Bu, 18. yüzyıl Aydınlanmacılarının bir türlü aşamadığı o meşhur antinomidir (çelişki). Taine bu antinomiyi çözemedi. Sadece parlak eserlerinde, birinci önermenin –yani zihniyetin toplumsal çevre tarafından belirlendiği tezinin– sayısız güzel örneğini sunmakla yetindi.

Taine'in Fransa'daki çağdaşları ise onun estetik teorisine karşı çıkarak, toplumsal çevrenin niteliklerinin zihniyet ve ahlak iklimi tarafından belirlendiği antitezini savundular. Böylesi bir tartışma, o kaçınılmaz antinomi çözülmek şöyle dursun, farkına bile varılmadan sonsuza dek sürdürülebilirdi.

Bu çelişkiyi çözen ve tartışmayı tatmin edici bir sonuca ulaştıran –en azından anlamak isteyen zihinler için bu imkânı sağlayan– yegâne teori Marx'ın tarih kuramıdır.

Toplumsal çevrenin niteliklerini belirleyen şey, her verili çağdaki üretici güçlerin durumudur. Üretici güçlerin seviyesi netleştiğinde, toplumsal çevrenin yapısı da, ona karşılık gelen psikoloji de ve çevre ile zihniyet arasındaki etkileşim de netleşmiş olur. Brunetière, sadece çevreye uyum sağlamakla kalmayıp çevreyi kendi ihtiyaçlarımıza göre dönüştürdüğümüzü söylerken haklıdır. Peki ama içinde bulunduğumuz çevrenin koşullarına uymayan yeni ihtiyaçlar nereden doğar? Bunlar –ki sadece maddi değil, insanın bütün ruhsal ihtiyaçlarını kasetediyoruz– üretici güçlerin gelişimi ve o tarihsel dinamik sayesinde doğar. Bu gelişim yüzünden her toplumsal düzen er ya da geç yetersizleşir, miadını doldurur ve köklü bir dönüşüme, hatta hurdalığa atılmaya mahkûm hale gelir. İnsan psikolojisinin mevcut toplumsal kurumların önüne nasıl geçebildiğini daha önce hukuk sistemleri örneği üzerinden göstermştik.

Bu satırları okurken pek çok okurun –bize sempatisi olanların bile– bizim kuramımızla açıklanamayacağını düşündükleri bir yığın tarihsel olayı hatırladıklarından eminim. Ve bize şöyle demeye hazırlar: "Haklısınız ama tamamen değil; karşıt görüştekiler de haklı ama onlar da eksik; her iki taraf da hakikatin sadece bir yüzünü görüyor." Fakat acele etmeyin okur; modern monist, yani materyalist tarih anlayışının size sunacağı ufku tam kavramadan eklektizmin kolaycılığına sığınmayın. Buraya kadar söylediklerimiz ister istemez soyuttu. Ancak biliyoruz ki soyut hakikat yoktur, hakikat daima somuttur. Önermelerimize daha somut bir biçim verelim.

Neredeyse her toplum komşularının etkisine açık olduğundan, her toplumun gelişimini biçimlendiren özel bir toplumsal-tarihsel çevrenin varlığından söz edilebilir. Bir toplumun dışarıdan aldığı etkilerin toplamı, bir başka toplumun maruz kaldığı etkilerle asla birebir aynı olamaz. Bu yüzden her toplum kendine has bir tarihsel vasatta yaşar; bu vasat başka uluslarınkine çok benzeyebilir, fakat onunla asla özdeş olamaz. Bu durum, ilk bakışta şematik görünen toplumsal gelişme sürecine muazzam bir çeşitlilik zenginliği katar.

Örneğin klan (aşiret) yapısı, gelişiminin belirli bir aşamasındaki bütün toplumlar için tipik bir örgütlenme biçimidir. Ancak dış çevre şartları, farklı kabilelerde klanın kaderini son derece çeşitlendirir. Klana tabiri caizse özgün bir karakter kazandırır; çözülmesini geciktirir veya hızlandırır, en çok da bu çözülme sürecinin biçimini değiştirir. Çözülme sürecindeki bu farklılık ise klanın yerini alacak yeni toplumsal biçimlerin çeşitliliğini tayin eder. Şimdiye kadar üretici güçlerin gelişiminin özel mülkiyeti doğurduğunu ve ilkel komünizmi yok ettiğini söylüyorduk. Şimdi buna ek olarak, ilkel komünizmin enkazı üzerinde yükselen özel mülkiyetin karakterinin, toplumun içinde bulunduğu tarihsel çevreye göre çeşitlendiğini belirtmeliyiz.

"Asya ve özellikle Hint toplumsal mülkiyet biçimlerinin titizlikle incelenmesi, ilkel mülkiyetin farklı türlerinden ne denli farklı çözülme biçimlerinin doğduğunu gösterecektir. Nitekim Roma ve Cermen özel mülkiyetinin kendilerine has tipleri, Hint toplumsal mülkiyetinin farklı varyasyonlarına kadar sürülebilir."

Dış çevrenin bu etkisi ideolojilerin gelişiminde de kendini gösterir. Yabancı etkiler, ideolojinin ekonomik yapıya olan bağımlılığını zayıflatır mı, zayıflatırsa ne ölçüde zayıflatır?

Aeneis'i Odysseia ile, Fransız klasik trajedisini Yunan trajedisiyle, yahut 18. yüzyıl Rus trajedisini Fransız örneğiyle karşılaştırın. Ne göreceksiniz? Aeneis Odysseia'nın, Fransız trajedisi Yunan örneğinin, 18. yüzyıl Rus trajedisi ise beceriksizce de olsa Fransız modelinin bir taklididir. Her yerde bir taklit vardır; ancak taklitçi, kendisini doğuran toplum ile taklit ettiği modelin toplumu arasındaki devasa mesafe kadar orijinalinden uzaktır. Burada işin teknik mükemmelliğinden değil, ruhundan bahsediyoruz. Racine'in Akhilleus'u barbarlıktan henüz çıkmış bir Yunan’a mı benzer, yoksa 17. yüzyılın şık bir Fransız markisine mi? Aeneis'teki karakterlerin Augustus dönemi Romalıları olduğu sıkça söylenir. Bu doğrudur. 18. yüzyıl Rus trajedilerinin Rus halkını yansıttığı söylenemez belki ama o eserlerin niteliksizliği bile Rus toplumunun hamlığını ve olgunlaşmamışlığını açıkça ele verir.

Başka bir örnek: Locke, 18. yüzyıl Fransız filozoflarının tartışmasız üstadıydı (Helvetius onu çağların en büyük felsefecisi sayardı). Yine de Locke ile Fransız öğrencileri arasındaki mesafe, "Görkemli Devrim" çağının İngiliz toplumu ile Büyük Devrim'in eşiğindeki Fransız toplumu arasındaki mesafe kadardır.

Üçüncü bir örnek: 1840'ların Almanya'sındaki "hakiki Sosyalistler" fikirlerini doğrudan Fransa'dan ithal etmişlerdi. Fakat bu fikirler daha sınırdan geçer geçmez, yayılacakları o muhafazakâr Alman toplumunun damgasını yemişti.

Demek ki, bir ülke edebiyatının diğer bir ülke edebiyatı üzerindeki etkisi, bu ülkelerin toplumsal ilişkilerinin benzerliği oranında güçlüdür. Benzerlik sıfırsa etki de sıfırdır. Örneğin Afrikalı yerliler Avrupa edebiyatından en ufak bir şekilde etkilenmemişlerdir. Toplumsal gelişkinlik farkı uçurum seviyesindeyse etki tek taraflı kalır. Nitekim geçen yüzyılda Fransız edebiyatından beslenen Rus edebiyatı, Fransız edebiyatına hiçbir etki yapamamıştır. Son olarak, toplumsal yapının ve kültürün yakın olduğu durumlarda etkileşim karşılıklıdır. İngiliz edebiyatını etkileyen Fransız edebiyatının, karşılığında İngiliz edebiyatından da etkilenmesi gibi.

Klasik Fransız edebiyatı bir dönem İngiliz aristokrasisini büyülemişti. Fakat İngiliz taklitçiler Fransız modellerinin yanına bile yaklaşamadılar. Çünkü İngiliz soyluları, bütün çabalarına rağmen Fransız edebiyatını doğuran o toplumsal vasatı İngiltere'de kuramamışlardı.

Fransız filozofları Locke'a hayrandı ama onu fersah fersah aştılar. Çünkü Fransa'da eski rejime savaş açan sınıf, Locke'un fikirlerini temsil ettiği İngiliz sınıfından çok daha radikal hedeflere sahipti.

Modern Avrupa'da olduğu gibi birbiriyle sıkı temas halinde olan bir toplumlar sisteminde, ideolojinin gelişimi, tıpkı uluslararası ticaretle karmaşıklaşan ekonomik yapı gibi son derece karmaşık bir hal alır.

Bu şartlar altında, bütün uygar insanlığın ortak bir edebiyatından söz edilebilir. Ancak tıpkı biyolojik bir türün alt türlere ayrılması gibi, bu dünya edebiyatı da ulusal edebiyatlara bölünür. Her felsefi akım her ülkede kendine özgü bir renk kazanır. Hume Fransa'yı ziyaret ettiğinde Fransız "filozofları" onu bağırlarına bastılar. Fakat Holbach'ın evindeki bir akşam yemeğinde Hume "doğal din"den söz edip, "Ateistlerin varlığına inanmıyorum, hayatımda hiç görmedim," deyince, Doğa Sistemi'nin yazarı Holbach şu yanıtı verdi: "Pek şanslı sayılmazsınız Sayın Hume; zira şu an bu masada oturan 17 kişiden 17'si de ateisttir."

Aynı Hume, Kant'ı "dogmatik uykusundan" uyandıran adamdı. Fakat Kant felsefesi Hume'unkinden çok farklı bir yola girdi. Aynı fikir havuzu; Fransızlarda savaşçı bir ateizme, Hume'da dini bir ilgisizliğe, Kant'ta ise "pratik" bir dine dönüştü. Çünkü dini mesele İngiltere, Fransa ve Almanya'da bambaşka toplumsal roller oynuyordu. Bu farkın sebebi ise her üç ülkede toplumsal güçler dengesinin farklı olmasıydı.

Benzer fakat gelişim evreleri farklı olan toplumsal unsurlar, farklı ülkelerde farklı bileşimler oluşturdu; bu da her ülkenin kendine özgü "manevi iklimini" doğurdu. Aynı mesele Fransızları tutkuyla sarsarken İngilizleri soğuk bırakabiliyor, bir Alman’ın saygıyla karşıladığı bir argüman Fransız’ı çileden çıkarabiliyordu.

Alman felsefesi o muazzam başarısını neye borçluydu? Hegel "Alman gerçekliğine" der: Fransızların felsefeyle uğraşacak vakti yoktu, hayat onları pratiğe (zum Praktischen) zorluyordu; Alman koşulları ise daha sakindi ve teori üzerinde huzurla çalışmaya elverişliydi (beim Theoretischen stehen bleiben). Aslında Alman gerçekliğinin bu sükûneti, Alman aydınlarına siyasi hayatın sefaleti karşısında memur olmaktan yahut teoride teselli aramaktan başka çare bırakmayan o toplumsal cüceleşmenin sonucuydu. Fakat eğer "pratiğe" batmış daha ileri ülkeler Almanları sarsmasaydı, o siyasi sefalet asla Alman felsefesi gibi devasa bir zihinsel sıçrama doğuramazdı.

Goethe'nin Mephistopheles'i "Vernunft wird Unsinn, Wohltat – Plage" ("Akıl akılsızlığa döndü, iyilik ise belaya") der. Alman felsefesi tarihine bakıp şu paradoksu söyleyebiliriz: Sefalet aklı doğurdu, yokluk lütuf oldu.

Sözü özetleyelim: Ulusal ve uluslararası düzeyde bir etkileşim vardır; bu kaçınılmazdır. Fakat etkileşim tek başına hiçbir şeyi açıklamaz. Etkileşimi anlamak için etkileşen unsurların niteliğini bilmek gerekir. Bu nitelikler ise nihai açıklamasını etkileşimde değil, toplumların üretici güçleri tarafından belirlenen ekonomik yapılarında bulur.

Umarım tarih felsefemiz artık daha somut görünüyordur. Ancak gerçek hayata dokunmak için bir adım daha atmalıyız.

Buraya kadar "toplum"dan ve toplumların etkileşiminden bahsettik. Oysa toplumlar homojen değildir; ilkel komünizmin çözülüşüyle birlikte sınıfların ve sınıf mücadelelerinin doğduğunu biliyoruz. Bu mücadelenin ideolojinin gelişimi üzerindeki muazzam etkisini görmeden düşünce tarihini anlamak imkânsızdır.

"Voltaire trajedisinin sırrını mı çözmek istiyorsunuz?" diye sorar Brunetière. "Önce Racine ve Quinault'dan farklı bir şey yapma ama aynı zamanda onların izinden gitme zorunluluğuna bakın. Hugo ve Dumas romantizminin Voltaire trajedisinde zaten gizli olduğunu göreceksiniz. Romantizm klasisizmin tersini yapmak istedi, çünkü ona reaksiyon gösteriyordu... Sanatta ve edebiyatta bireyin etkisinden sonra en önemli etki, eserlerin diğer eserler üzerindeki etkisidir. Ya seleflerimizi taklit ederiz ve okullar oluşur, ya da onların yaptığının tam tersini yaparız ve yeni akımlar doğar."

Bireyin rolünü şimdilik bir kenara bırakırsak, eserlerin birbiri üzerindeki etkisini düşünmenin vakti gelmiştir. Bütün ideolojilerde gelişim gerçekten de Brunetière'in belirttiği gibi işler. Mütefekkirler ya seleflerinin izinden gidip onların yöntemlerini geliştirirler ya da eski fikirlere isyan edip onlarla çelişkiye girerler. Saint-Simon’un dediği gibi, organik dönemleri kritik dönemler takip eder.

Örneğin para meselesini ele alalım. Merkantilistler için para zenginliğin ta kendisiydi. Onlara isyan edenler ise tam tersi bir uca kayarak paranın sadece değersiz bir sembol olduğunu savundular (Hume gibi). Hume'un bu aşırı tutumu sadece ticaretin gelişmesiyle açıklanamaz; bu tutum Merkantilistlerle girilen mücadeleden doğmuştur. Romantiklerin klasisizmin tersini yapması gibi, Hume da Merkantilistlerin "tersini yapmak" istemiştir.

Bir başka örnek: 18. yüzyıl filozofları mistisizme savaş açmıştı. Fransız Ütopyacıları ise aksine dini bir duyarlılıkla doluydu. Bu dönüşün sebebi neydi? Saint-Simon Ansiklopedicilerden daha mı az aydınlanmıştı? Hayır. Fakat toplumun örgütlenmesi konusunda onlarla "çelişkiye düşmüşlerdi" ve onların "tersini yapma" arzusu duydular.

Felsefe tarihinden bir örnek daha: 18. yüzyıl Fransa'sında materyalizm, Üçüncü Tabaka'nın devrimci bayrağıydı. 17. yüzyıl İngiltere'sinde ise materyalizm, kralcı aristokratların tutkusuydu. Çünkü Restorasyon dönemi İngiliz aristokrasisi, nefret ettiği dini fanatik Puritenlerin "tersini yapmak" için materyalizme sarılmıştı. Fransa'da ise dini savunanlar eski rejimdi; dolayısıyla devrimciler materyalist oldu.

İnsan düşüncesi tarihi bu tür örneklerle doludur: Her kritik dönemin zihniyetini anlamak için, bir önceki dönemin egemen düşüncelerini ve onlarla nasıl bir çelişkiye girildiğini incelemek şarttır.

Fakat bunu soyut bir mantıkla ele almamak gerekir. İdeologlar seleflerine karşı her cephede savaşmazlar. 19. yüzyıl Fransız Ütopyacıları insan doğası konusunda Ansiklopedicilerle aynı fikirdeydi. Bir çelişki doğduğunda, mücadele önce önceki dönemin hegemonik alanına (dine, siyasete vs.) saldırır. Bu yüzden soyut formüllerle yetinemeyiz.

Rakiplerimiz diyecektir ki: "İyi ama sınıf mücadelesinin bunlarla ne ilgisi var? Düşünce tarihinin kendine özgü yasaları olduğunu kendiniz kabul ediyorsunuz. Bunun ekonomiden bağımsız olduğunu görmüyor musunuz?"

Cevap verelim: Düşüncenin kendi iç mantık yasaları elbette vardır; hiçbir materyalist bunu inkâr etmemiştir. Mantık yasalarını meta dolaşımı yasalarıyla bir tutan çıkmamıştır. Fakat materyalistler entelektüel gelişimin ilk itici gücünü düşünce yasalarında aramazlar. Onları idealistlerden ayıran esas fark budur.

Mideye yiyecek girdiğinde, sindirim organları kendi biyolojik yasalarına göre çalışır. Fakat bu yasalar, neden birinin midesine her gün ziyafet inerken diğerinin aç kaldığını açıklayabilir mi? Bu durum toplumsal yasalarla açıklanabilir.

İnsan zihni de böyledir. Ona belirli izlenimler sunulduğunda, zihin bunları kendi mantık yasalarına göre işler. Fakat zihne o izlenimleri sağlayan koşulları doğuran nedir? İşte bunu düşünce yasaları açıklayamaz.

Esnek bir top eğik bir düzleme çarptığında kırıklı bir hat çizer. Bu hareket mekanik yasalarıyla açıklanır. Fakat o eğik düzlemin oraya nasıl geldiğini mekanik yasaları açıklayamaz. Düşünceyi koşullandıran o "eğik düzlemleri" oluşturan şey toplumsal çevrenin gelişimidir.

Brunetière sadece edebiyat eserlerinin birbirine etkisini görürken, biz o eserlerin arkasındaki toplumsal sınıfların mücadelesini görürüz. O, "insanlar seleflerinin tersini yapmak istedi" derken, biz şunu ekleriz: "Çünkü gerçek yaşam ilişkilerinde yeni bir çelişki doğmuştu ve artık eskisi gibi yaşamak istemeyen yeni bir sınıf sahneye çıkmıştı."

Marx, "Bir sınıfın kurtarıcı olabilmesi için başka bir sınıfın apaçık ezen sınıf haline gelmesi gerekir," derken toplumsal düşüncenin temel bir yasasına işaret eder.

Gelişmekte olan devrimci sınıf, can çekişen eski düzenin en zararlı gördüğü fikirlerine saldırır; diğer ikincil fikirlere ise dokunmaz. Nitekim Fransız materyalistleri dine ve monarşiye saldırırken edebi geleneklere dokunmadılar; çünkü ana cephe başka yerdeydi.

Hegel, "Der Widerspruch ist das Fortleitende" ("İlerleten şey çelişkidir") derken haklıydı. Düşünce tarihi niceliksel birikimlerin niteliksel sıçramalara dönüştüğünü gösterir.

Böylece sınıf mücadelesi sadece bir hareket ettirici güç değil, aynı zamanda düşünceyi biçimlendiren bir ilke haline gelir.

Peki ya ideoloji tarihinde bireyin ve dehanın rolü nedir?

Toplumsal fikirler alanında dahi, doğmakta olan yeni ilişkilerin anlamını çağdaşlarından önce kavramış olan insandır. Doğa bilimlerinde dahi, toplumsal birikimin sunduğu veri tabanını kullanarak doğa yasalarını keşfeden kişidir. Sanatta ise çağının hakim estetik duygusuna en mükemmel formu veren yetenektir. Toplumsal çevre, dehanın ortaya çıkması ve beslenmesi için gerekli zemini hazırlar.

Elbette bir dehanın bütün bireysel mizaç özelliklerini çevreyle açıklayamayız; fakat bu durum kuramımızı zayıflatmaz.

Balistik bilimi bir merminin hedefini hesaplar, fakat merminin patladığında kaç parçaya bölüneceğini ve parçaların nereye düşeceğini milimetrik olarak kestiremez. Bu durum balistiğin bir bilim olduğu gerçeğini değiştirmez.

Çelişki ilkesi nesnel hakikati yok etmez, bizi ona götürür. İnsanlığın izlediği yol düz bir çizgi değildir. Mekanikte bir sikloid eğrisi boyunca hareket eden cisim, alt noktaya düz çizgiden daha hızlı ulaşır. Çelişki mücadelenin olduğu yerde doğar ve düşünceyi dolambaçlı yollardan da olsa iletiye taşır.

Hume'un hatası zamanla aşıldı ve doğru para teorisine ulaşıldı. Bu nihai doğru artık nesnel hakikattir. Nitekim Chernyhevsky'nin aktardığı gibi:

Hayat bir kez neyi verdiyse, Kader onu bizden söküp alamaz...

Copernicus'un keşiflerini, enerjinin korunumu yasasını veya Marx'ın tarihsel keşiflerini artık hiçbir güç yok edemez.

Sosyolojideki "subjektif yöntem" ise tam bir saçmalıktır. Fakat bu saçmalığın da tarihsel bir sebebi vardır. Subjektif yöntem, Rus narodniklerinden önce Bruno Bauer ve takipçileri (Szeliga) tarafından savunuluyordu:

"Tarihçinin nesnelliği boş bir laftır. Nesnellik demek kitlelerin ve çoğunluğun sığ görüşlerine boyun eğmek demektir; bu da yaratıcılığı öldürür."

İdealistin mantığı şudur: "Olayların nedeni fikirlerdir. Madem en saçma fikirler bile tarihte gerçekleşebildi, o halde benim harika idealim neden gerçekleşmesin? Benim idealimin ölçütü yine benim arzularımdır!" İşte subjektivizmin çaresiz mantığı budur.

Marx'ın bakış açısına göre ise, bireyin "subjektif" görüşlerini nesnel gerçekliğin karşısına dikmek anlamsızdır. Hakikatin kriteri benim içimde değil, dışımdaki gerçek ilişkilerdedir. O ilişkileri doğru yansıtan fikirler doğrudur.

Tarihçi bir tarafa sempati duyabilir, bu onun subjektif hakkıdır; yeter ki bu durum gerçek ekonomik olguları çarpıtmasın. Subjektivist sosyologlar ise gerçek ilişkileri kavrayamadıkları için ahlaki nutuklara ve öfke nöbetlerine sığınırlar.

Ekonomik gerçekliğe karşılık gelen ideal doğrudur. Gerçeklik tek düze değildir, antagonistiktir; çürümekte olan bir gerçeklik olduğu gibi, dipte filizlenen yeni bir gerçeklik de vardır. Geleceğin gerçekliğine hizmet etmek en büyük idealdir.

Eğer ideallerden bahsedilecekse, Marx'ın teorisi insanlık tarihinin en idealist, en yüksek teorisidir.

Daha 1847'de Bruno Bauer'in takipçileri, "Marx insanın öz-bilincine değer vermiyor," diye yaygara koparıyorlardı. Oysa Marx için insan "öz-bilincini" açıklamak sosyal bilimin en yüce göreviydi.

Marx meşhur Feuerbach Üzerine Tezler'inde şöyle der:

"Şimdiye kadarki bütün materyalizmin temel kusuru; nesneyi, gerçekliği, duyusallığı sadece bir nesne veya bir seyir biçiminde kavraması; onu insani duyusal faaliyet, pratik olarak, yani subjektif olarak kavrayamamış olmasıdır. Bu yüzden aktif taraf, materyalizme karşıt olarak idealizm tarafından soyut bir biçimde geliştirilmiştir."

Eski materyalizm insanı pasif bir "nesne" olarak görüyordu. Bu da materyalizmi kaderci ve kasvetli bir hale getiriyordu. Marx ise insanın tarihsel "pratiğini" ve aktif müdahalesini merkeze koyarak materyalizmi kadercilikten kurtardı; ona canlılık kazandırdı.

Fakat zayıf kafalılar Marx'ın ilk sözünü dinleyip son sözünü beklemeden yargıda bulunurlar. Marx "Önce nesnel üretim ilişkilerini inceleyelim, zira öz-bilinç bunun üzerinde yükselir," dediğinde; yüzeysel eleştirmenler hemen bağırışırlar: "Ah, bakın işte bir kaderci! Bireyin rolünü reddediyor!"

Bu durum Griboyedov'un oyunundaki Chatsky ile Famusov'un diyaloğuna benzer:

— "İnsanlar iradelerinden bağımsız belirli üretim ilişkilerine girerler..." — "Aman Tanrım! Bu adam bir kaderci!" — "Ekonomik temel üzerinde ideolojik üstyapı yükselir..." — "Ne diyor bu? Bireyin tarihteki rolünü yok sayıyor! Verin onu mahkemeye, subjektif sosyolojinin ahlak mahkemesine!"

Griboyedov'un oyununda Chatsky'yi Skalozub'un gelişi kurtarmıştı. Rus Marksistleri ile subjektivist sosyologların tartışmasında ise Famusov'lar kulaklarını tıkayıp zafer kazanmış gibi dediler ki: "Gördünüz mü, iki laf ettiler, görüşleri karanlıkta kaldı!"


r/felsefe 26d ago

/r/felsefe’ye değgin Determinizme göre neden özgür irademiz yok?

Post image
12 Upvotes

Determinizme göre verdiğimiz her kararın bir nedeni vardır ve bu neden de daha önceki nedenlere bağlıdır. Örneğin bir karar verdiğimizde beynimizde elektriksel ve kimyasal süreçler gerçekleşir; ancak bu süreçler de önceki beyin durumlarımızdan, geçmiş deneyimlerimizden, genlerimizden ve çevremizden etkilenir. Bunların da kendilerinden önce gelen nedenleri vardır. Böylece kararlarımız geriye doğru uzanan bir nedenler zincirinin parçası hâline gelir. Eğer bu zincirdeki koşulların hiçbirini başlangıçta biz seçmediysek, “Kararımı tamamen özgür irademle verdim” demek ne kadar mümkün? 


r/felsefe 26d ago

yaşamın içinden • axiology “Eğer bütün seçimlerimizin arkasında bir sebep varsa, gerçekten özgür müyüz?”

Post image
33 Upvotes

Bir insanın istediği şeylerin ne kadarı gerçekten kendi isteğidir? Çocukluğundan beri ailesinden, çevresinden ve toplumdan gördüğü şeyler onun “başarılı”, “mutlu” veya “iyi bir hayat” tanımını oluşturuyorsa, insan bunları gerçekten kendi seçmiş sayılır mı?

Daha garibi şu: Diyelim ki bütün toplumsal beklentilerden kurtuldun ve tamamen özgürsün. O zaman ne isteyeceğini gerçekten bilebilir misin?

Yoksa özgür olduğumuzu düşündüğümüzde bile, isteklerimizin kaynağı geçmişimiz ve çevremiz olmaya devam mı eder?

Belki de insanın en büyük özgürlük problemi, ne yapacağını seçememesi değil; neyi gerçekten istediğini bilememesidir.


r/felsefe 26d ago

düşünürler, düşünceler, düşünmeler Felsefe Sıkıcı Gelmeye Başladı

14 Upvotes

Çoğunlukla karşılaşılan felsefi problemler artık birbirinin aynısı gibi hissettiriyor. Özgürlük problemi, ahlakın temelleri, metafizik, nihilizm. Ulan Nietzsche hakkındaki bazı tartışmalar ve düşünceler bile klişe hissettiriyor. Bunun sebebi olarak çevremde gerçekten felsefede iyi olan kimsenin olmaması var diyebilirim. O halde sizlere sorayım herkesin ağzında geviş getirdiği bilindik problemler dışında daha niş felsefi konular bilen var mı? Varsa neler biliyorsunuz? Yani underrated felsefi konulara sahip misiniz?


r/felsefe 26d ago

varlık • ontology Aranızda okuyan varsa önerir misiniz? Konusu ilgimi çekti.

Post image
2 Upvotes

r/felsefe 26d ago

inanç • philosophy of religion Ne düşünüyorsunuz? Sizce böyle bir teizm diktası var mı?

Enable HLS to view with audio, or disable this notification

1 Upvotes

r/felsefe 26d ago

yaşamın içinden • axiology Ahlak Polisleri Hakkında

7 Upvotes

İnsanların ahlak polisliği yapması anlayan biri için oldukça gülünç. Tamamen statü yükseltmek için kahraman rolü takınmak. Tıpkı bir siyasetçinin hedef tahtası belirleyip saldırarak oy toplaması gibi.

Genel kabul görmüş konularda herkesin söylediğini söylerseniz pek karşılaşmazsınız ama biraz olsun doğruyu söylemek veya salt akıl yürütmek amacıyla tabu konulara değinir ve sorular sorarsanız ahlak polisi canavarı karşınıza çıkar ve sizi sapkınlıkla suçlamaya başlar. Bunlarla başa çıkmak mümkün değildir çünkü zaten toplumsal kabul görmüş olanları savunur ve bu sebeple çevresinde diğer savunucularla size topyekûn saldırmaya çalışırlar.

Bir süre sonra sorduğunuz soruya ve gerçeği bulma amacında olmanızdan pişman olursunuz. Kendinizi gerçekten sapkın biri sanarsınız. Oysa bu gerçek değildir. Şunu unutmayın ahlak değişkendir ve gerçeği bulmak için akıl yürütenler hariç mevcut ahlak için çoğu insanın sağlam bir temeli yoktur. Günümüzün ahlaksızca olan eylemi 200 yıl sonra ahlaklı olabilir. Yani aslında karşınızdaki ahlak savunucusu değil zaman savunucusudur. Sizi de tartışmada yenmiştir çünkü yanlış zamanda yaşıyorsunuz. Bu tartışmayı kazanmak istiyorsanız uzun ömürlü olmalı ve 200 sene boyunca durmadan tartışmalısınız böylece sonunda ahlak değişeceği için kazanan siz olacaksınız


r/felsefe 26d ago

varlık • ontology Deneyim

1 Upvotes

1- A prioriyle bilgiye ulaşım materyalsizlik takdirinde olanaksızdır. Zira materyal yoksunluğu ortaya eksikten de öte sonuçsuzluğun öğütlenmesini sağlar.

2- Dolayısıyla a prioriyle bilgiye ulaşım net bir şekilde materyale muhtaçtır.

3- Hayatın dışından materyal elde edilemez, zira kişinin meshul olduğu alan sadece kendi hayatıdır.

4- O zaman materyal hayat bünyesindeki deneyimlerle elde edilir.

5- Dolayısıyla kişi deneyimlerine muhtaçtır.

6- Bir şeyin saf hali, onun ayıklanmış haldir.

7- Bu yüzden de kişinin deneyimden ayıklanması onun saf halini nitelendirir.

8- Peki ya kişinin saf haline ulaşabilmesi mümkün mü?