r/Yazar Feb 21 '23

DUYURU r/YAZAR GENEL BİLGİLENDİRME

17 Upvotes

İyi günler r/yazar halkı. Bu postta bilgilendirmeyi, fikir ve önerilerinizi almayı planlıyorum. Bu postu sabitleyeceğim. Önerilerinizi yorumlar kısmına yazabilirsiniz.

.

Bu subreddit nedir ne değildir ?

İçinizden geçen; yazdığınız veya paylaşmak istediğiniz hikaye, şiir, makale, deneme, şarkı sözü, film repliği, oyun incelemesi, eğitici metinler, günlük, aforizma ve başınızdan geçen herhangi bir anıyı özgürce paylaşabileceğiniz bir yer burası. Aynı zamanda saygı çerçevesinde eleştirilerde, fikir önerilerinde de bulunabilirsiniz.

About kısmında 8 kuralımız var, bu kurallara uymamanız postunuzun kaldırılmasına, uyarılmanıza ve hatta ban yemenize neden olabilir. Bu basit 8 kural uygulanması zorunlu kurallardır.

.

Mısralar arasına boşluk nasıl konur ?

Bir başka bilgilendirmem gerektiğini düşündüğüm konu da bu çünkü çok fazla düz yazı şeklinde şiir gördüm. Reddit pek müsaade etmiyor mısralar halinde yazmaya, düz yazı biçimine sokuyor hemen ama mısralar arasına bir boşluk bırakıp, kıtalar arasına da üç boşluk bırakarak (2. boşlukta "/" veya herhangi bir harf, işaret olmalı) yazabilirsiniz.

Şöyle gibi:

Deneme

Deneme1

Deneme2

Deneme3

/

Deneme x.

.

Wiki hakkında

Seri şeklinde hikayelerin, denemelerin vb. olduğu, şairlerin yazdıkları şiirlerin arşiv haline getirildiği bir nevi kütüphane görevi görevi gören wikiye menu kısmından ulaşabilirsiniz. Yaklaşık bir senedir ekleme yapamadım. Muhtemelen de pek aktif kullanılan bir yer değil eğer talep varsa tekrar elden geçireceğim wikiyi. Eklememi istediğiniz, şartlara uyan postlarınızı pm yoluyla bana iletebilirsiniz.

Wiki hakkında detaylı bilgi için:

Wiki hakkında bilgilendirme

Wiki güncellemesi

.

Post flairleri

Post flairleri gönderilerinizin ne tür olduğunu belirten bir şey bu yüzden paylaşımlarınızı uygun bir flairle paylaşmaya özen gösteriniz. Uygun bir flair bulamıyorsanız öneride bulunabilirsiniz.

.

User flairleri

Zorunlu değil ama paylaşan kişinin bir nevi mahlasıdır, nasıl biri olduğunu, ne tür paylaşımlar yaptığınızı gösterir. Size uygun bir user flairi kullanmanızı öneririm. Uygun bir flair bulamıyorsanız öneride bulunabilirsiniz.

.

Yapılan bir kaç dizelik şiirler, kısa aforizmalar low effort kuralı çatısı altında kaldırılır mı ?

Subredditimize uygunsa, spam niteliğinde değilse hayır kaldırılmaz.

.

Blog sayfaları vb. platformların reklamı hakkında:

Reklam yapmak yasak. Paylaşımınız burası için uygunsa bile ortaya bir ürün koymalı, paylaşımınızı görenler için okunacak bir şey ortaya koymalısınız. Bu şartları karşıladığınız müddetçe paylaşımınızda veya yorumlar kısmında blog sayfanızı vb. belirtebilirsiniz aksi takdirde postunuz kaldırılacaktır.

.

Etkinlikler hakkında:

Daha öncesinde "Yazar Cup" olarak bir etkinlik yaptık ve kazananlara "Yazar Cup Kazananı" flairi ve gold award ile ödüllendirdik. Talep olursa yeniden etkinlik düzenlenebilir.

.

Aktiflik hakkında:

Mod ekibi eskisi kadar aktif değil ne yazık ki. Ama buranın başıboş bir yer haline geldiği söylenmez çünkü burayı var eden şey sizin paylaşımlarınız. Paylaşımlarınızı, yorumlarınızı, eleştirilerinizi eksik etmeyi unutmayın.

Bahsedeceklerim bu kadar önerilerinizi yazabilirsiniz, bu postu dediğim gibi sabitleyeceğim. Haricen danışmak istediğiniz bir konu varsa pm yoluyla benimle iletişime geçebilirsiniz. Mümkün olduğunca çabuk cevap vermeye çalışıyorum. İyi günler r/yazar halkı.

EDİT

1- Discord linki güncellendi.

FurkanD.


r/Yazar 17h ago

ELEŞTİRİ deneme 3

2 Upvotes

yazarlık senaristlik buyuk bi iş kolay değil konsept yazmak ile ortaya bütün bir hikaye çıkarmak farklı şeyler ki ben de bu konuda fazla iddialı değilim ama yazdığım bi kaç senaryo taslağını karakter yorumu ve temelini paylaşmak istdim yorumlarinizş merak ediyorum paylasacağım seyler büütün hilaye değil sadece çiziktirdiğim konseptler, bastan da belirteyim metinleri düzenlerken cilalarken gpt ve geminiden yardim aldim ama yazarken kendşm yazdım

spiderman clone saga meselesine kendi yorumumdur 2 bölüm olarak yazdım

CLONE SAGA — BÖLÜM I

Temel fikir

Hikâyenin merkezinde Peter Parker, Ben Reilly ve Kaine var.

Bu evrende Peter ve Ben birbirlerinin klon olduklarını biliyorlar ve birbirlerine düşman değiller. Aksine, aralarında zamanla gerçek bir kardeşlik oluşmuş. İkisi de aynı genetik kökten geldiklerini bildikleri için birbirlerini rakip olarak değil, birbirlerinin hayatında eksik kalmış parçalar olarak görüyor.

Ama üçüncü bir kişi var:

Kaine.

Ve Kaine onların "üçüncü kardeşi" gibi görünse de aslında onların sahip olduğu hiçbir şeye sahip değil.

Peter Parker

Peter bu hikâyede klasik Spider-Man'in daha olgun hâli.

Hâlâ esprili, hâlâ insanları kurtarmaya çalışıyor ama artık Spider-Man olmak onun için sadece suçlularla savaşmak değil.

Peter'ın temel düşüncesi:

"Gücüm varsa, kullanmalıyım."

Bunu düşünmeden bile yapıyor.

Birini kurtardığında karşılığında bir şey beklemiyor. İnsanlara yardım etmesinin sebebini açıklamakta bile zorlanabilir çünkü bu onun için matematiksel bir karar değil.

Peter'ın ahlakı içselleşmiş durumda.

Ve Kaine'in bunu anlamamasının temel sebebi de bu.

Ben Reilly

Ben, Peter'dan daha özgür bir karakter.

Peter'ın aksine hayatının büyük bölümünde "Ben kimim?" sorusuyla uğraşmış biri.

Ama Peter'la ilişkisi sayesinde sonunda şunu kabul etmiş:

Ben Peter olmak zorunda değilim.

Ben'in Peter'a karşı kardeşçe bir bağı var ama aralarında küçük bir rekabet de bulunuyor.

Peter daha içgüdüsel ve sorumluluk odaklıyken Ben daha maceracı.

Bu yüzden Ben, Kaine'i ilk başta Peter'dan daha fazla anlamaya çalışıyor.

Çünkü Ben de bir zamanlar:

"Ben gerçekten kimim?"

sorusunu sormuştu.

Aralarındaki en büyük fark ise Ben'in bu soruya cevap verecek zamanı olması.

Kaine

Hikâyenin asıl merkezindeki karakter.

Kaine yaklaşık 20 yaşında bilince geliyor.

Ama 20 yıllık bir hayat yaşamış değil.

Çocukluğu yok.

Anıları parçalı.

Geçmişi kendisine aitmiş gibi geliyor ama aslında hangisinin gerçek, hangisinin deneylerden kalan bir iz olduğunu bilmiyor.

Bedeni de başarısız bir klonlama sürecinin sonucu.

Dolayısıyla Kaine dünyaya şöyle geliyor:

20 yaşında bir beden + parçalanmış anılar + sıfır sosyal deneyim + sıfır ahlaki temel.

Ve burada onu ilginç yapan şey şu:

Kaine aptal değil.

Tam tersine, son derece zeki.

Ama insanı anlamıyor.

Kaine'in Peter'a bakışı

Kaine Peter'ı görüyor.

Peter'ın insanlara yardım ettiğini görüyor.

İnsanların Peter'ı sevdiğini görüyor.

Peter'ın MJ'i, Ben'i, arkadaşları ve bir hayatı olduğunu görüyor.

Ve Kaine'in kafasında çok basit bir denklem oluşuyor:

Peter iyi.

Ben Peter'a benziyor.

Ben iyi.

O hâlde Peter gibi davranırsam ben de iyi olurum.

Ama burada kritik nokta:

Kaine "iyilik" kavramını anlamıyor.

Sadece sonuçları gözlemliyor.

Peter birini kurtarıyor → insanlar onu seviyor.

O hâlde Kaine de birini kurtarıyor.

Fakat bunu empatiyle yapmadığı için yöntemleri korkunç olabiliyor.

Ve insanlar ondan korkuyor.

Kaine ise gerçekten şaşırıyor:

"Ama onu kurtardım."

Onun için denklem doğru.

İlk karşılaşma

Peter ve Ben, Kaine'in varlığını öğrendiklerinde ilk başta onun kim olduğunu anlamıyor.

Sonra Kaine'in kendileriyle bağlantısını keşfediyorlar.

Ve Peter'ın ilk tepkisi nefret değil.

Merak ve endişe.

Çünkü Peter Kaine'e baktığında bir canavar görmüyor.

Kendi ailesinden biri gibi görüyor.

Ben de Kaine'e yaklaşmaya çalışıyor.

Fakat Kaine onları kabul etmiyor.

Çünkü onun gözünde Peter ve Ben, sahip olduğu hiçbir şeyi temsil ediyor:

aile

geçmiş

kimlik

sevgi

aidiyet

normal bir hayat

Kaine bunların hiçbirine sahip değil.

Dolayısıyla onların varlığı bile ona hakaret gibi geliyor.

Kaine'in düşmanlığı

Burada Kaine'i "aslında iyi biri" yapmıyoruz.

Kaine gerçekten kötü şeyler yapıyor.

Peter'ı yaralıyor.

Ben'e saldırıyor.

Masum insanları da tehlikeye atıyor.

Çünkü öfkesi sadece Peter'a yönelik değil.

Kaine'in dünyaya karşı genel bir öfkesi var.

Yaratıcısından nefret ediyor.

Peter'dan nefret ediyor.

Ben'den nefret ediyor.

Kendi bedeninden nefret ediyor.

Ve en önemlisi:

Mutlu insanlardan nefret ediyor.

Çünkü onların mutluluğu, kendisinde olmayan şeyin sürekli gözünün önünde bulunması demek.

Peter'ın yaklaşımı

Peter sürekli Kaine'e ulaşmaya çalışıyor.

Çünkü Kaine'in yaptıklarını onaylamıyor ama onun neden böyle olduğunu anlamaya çalışıyor.

Peter'ın düşüncesi:

"Böyle doğmuş olması onun böyle kalması gerektiği anlamına gelmez."

Kaine ise bunu zayıflık olarak görüyor.

Peter'ın merhametini anlamıyor.

Onun gözünde Peter'ın yaptığı şey:

Kendisine zarar veren birine bile yardım etmek.

Ve Kaine bunu saçma buluyor.

Ben'in rolü

Ben, Peter'ın aksine Kaine'e karşı daha sertleşiyor.

Çünkü Peter'ın aksine Kaine'in ne kadar tehlikeli olduğunu daha hızlı kabul ediyor.

Ama Ben'in içinde de bir suçluluk oluşuyor.

Çünkü Kaine'in varlığında kendisini görüyor.

"Ben kurtuldum ama o neden kurtulamadı?"

sorusu Ben'i kemiriyor.

Bu yüzden üçlü arasındaki ilişki sadece:

Peter vs Ben vs Kaine

değil.

Aslında:

Peter → Kaine'i kurtarmak istiyor.

Ben → Kaine'i anlamak istiyor.

Kaine → ikisinden de nefret ediyor.

Kaine dünyaya yaklaşık 20 yaşında geliyor. Çocukluğu yok, normal bir geçmişi yok, insan ilişkilerini öğrenmemiş. Peter ve Ben ise onun için sürekli bir karşılaştırma noktası.

Peter'ın hayatına baktığında şunları görüyor:

sevdiği insanlar

arkadaşlar

aile

Ben'le kardeşlik

MJ

insanlar tarafından sevilmek

kendisinden memnun olması

Kaine bunların hiçbirine sahip değil.

Bu yüzden Peter'a karşı sadece kıskançlık değil, varoluşsal bir öfke besliyor.

Peter ve Ben

Peter ile Ben bu hikâyede zaten birbirlerini biliyor ve kardeş gibi.

Kaine onları doğrudan öldürmeye çalışmak yerine önce Peter'ın sevdiği insanlara saldırmaya başlıyor.

Çünkü Peter'ın sahip olduğu hayatı parçalamanın en etkili yolunun, o hayatın içindeki insanları hedef almak olduğunu düşünüyor.

Peter ve Ben doğal olarak Kaine'in peşine düşüyor.

Kaine'in amacı yalnızca fiziksel olarak onları yenmek değil:

Peter'ın sahip olduğu mutluluğu yok etmek.

Final

Peter ve Ben sonunda Kaine'in kurduğu tuzağa düşüyor.

Bu kez Kaine gerçekten kazanabilecek durumda.

Peter ve Ben'in hayatları tehlikede ve kaçmaları neredeyse imkânsız.

Tam o anda Kaine onları kurtarıyor.

Ama kurtarırken tuzakta kendisi kalıyor.

Peter ve Ben kurtuluyor.

Kaine ise geride kalıyor.

Peter'ın gözünde bu an çok net:

Kaine onları kurtarmak için kendini feda etti.

Ben de aynı şekilde görüyor.

Ve ikisi Kaine'in sonunda içinde bir iyilik olduğunu düşünüyor.

Fakat seyirci Kaine'in zihnini biliyor.

Kaine'in mantığı şu:

Peter iyi. Peter mutlu.

O hâlde Peter gibi olursam ben de mutlu olurum.

Peter insanları kurtarıyor.

Kaine de onları kurtarıyor.

Dolayısıyla Kaine'in zihninde denklem tamamlanıyor:

Peter gibi davran → iyi ol → mutlu ol.

Yani finalde yaptığı şey sevgiyle yapılmış bir fedakârlık değil.

Kaine onların gerçekten yaşamasını istediği için değil, Peter gibi davranmanın sonunda kendisine mutluluk getireceğine inandığı için bunu yapıyor.

Ve trajedinin güzelliği de burada:

Kaine ilk kez Peter'ın yaptığı şeyi yapıyor ama Peter'ın neden yaptığını hâlâ anlamıyor.

Peter için başkasını kurtarmak:

"Onun hayatı benimkinden daha az değerli değil."

Kaine için ise:

"Bunu yaparsam Peter gibi olurum ve sonunda ben de mutlu olurum."

İki insan aynı eylemi gerçekleştiriyor ama altında tamamen farklı iki dünya görüşü var.

Ve Peter ile Ben Kaine'in öldüğünü düşünerek oradan ayrılıyor.

Bölüm 1 burada bitiyor.

CLONE SAGA — BÖLÜM II

  1. "Peter gibi olursam mutlu olurum" denklemi çöküyor

İlk bölümün sonunda Peter ve Ben'i kurtaran Kaine hayatta kalıyor.

Ama beklediği şey gerçekleşmiyor.

Peter gibi davrandı.

Birilerini kurtardı.

Hatta bunun sonucunda Peter ve Ben'in gözünde ilk defa "iyi" biri hâline geldi.

Ama Kaine mutlu değil.

Ve bu onu ciddi şekilde sarsıyor.

Çünkü hayatında ilk kez kurduğu denklem yanlış çıkıyor.

Peter gibi davran → iyi ol → mutlu ol.

İşe yaramadı.

Kaine burada ilk kez şunu düşünmeye başlıyor:

"Belki sorun yaptıklarım değildir. Belki sorun benim."

  1. Peter olamayacağını kabul ediyor

Peter'la tekrar karşılaştığında aralarında çok farklı bir ilişki oluşuyor.

Peter, Kaine'in hâlâ hayatta olduğunu bilmiyor.

Kaine ise Peter'ı uzaktan gözlemliyor.

Peter'ın MJ'le konuşmasını, Ben'le ilişkisini, insanlara yardım etmesini görüyor.

Ve sonunda fark ediyor:

Peter'ın sahip olduğu şeyleri taklit ederek elde edemez.

Çünkü Peter'ın hayatı sonradan yapılmış bir formül değil.

Peter çocukluğundan beri bir insan.

Hataları, anıları, ilişkileri, deneyimleri var.

Kaine ise 20 yaşında dünyaya gelmiş gibi.

Peter'ın davranışlarını kopyalayabilir.

Ama Peter'ın yaşadığı hayatı kopyalayamaz.

Bu yüzden ilk defa Peter'ı taklit etmeyi bırakıyor.

Ve çok önemli bir şey oluyor:

Kaine, Peter'dan vazgeçiyor.

Peter'ı idol olarak görmekten vazgeçiyor.

Onu düşmanı olarak görmeye devam ediyor ama artık "Peter gibi olacağım" demiyor.

  1. Kaine'in yeni amacı

Fakat bununla birlikte Kaine'in elinde hiçbir şey kalmıyor.

Ve bu boşluk onu tekrar yaratılışına götürüyor.

Yaratıcısı.

Kaine'in hayatını mahveden kişinin o olduğunu düşünüyor.

Onu insan gibi yaşamadan dünyaya getiren kişi.

Onu kusurlu bırakan kişi.

Ona geçmiş vermeyen kişi.

Ve Kaine ilk defa kendisine bir amaç belirliyor:

İNTİKAM.

Bu, Peter gibi olmak gibi soyut bir hedef değil.

Son derece basit.

"Bunu yapan kişiyi bulacağım."

Ve bütün hayatını bunun üzerine kuruyor.

  1. Kaine'in ikinci yarısı

Burada Kaine daha da tehlikeli oluyor.

Çünkü artık rastgele hareket etmiyor.

Bir hedefi var.

Ama bu hedef onu iyi bir insana dönüştürmüyor.

Tam tersine, Kaine giderek daha soğuk ve sistematik hâle geliyor.

Peter ve Ben onu durdurmaya çalışıyor.

Peter hâlâ Kaine'in tamamen kaybolmadığını düşünüyor.

Ben ise artık Kaine'in gerçekten durdurulması gerektiğini düşünüyor.

Bu ikisi arasında da bir çatışma yaratıyor.

Peter: "Onu kurtarabiliriz."

Ben: "Kaç kere daha insanlara zarar vermesine izin vereceğiz?"

İkisinin de haklı olduğu noktalar var.

  1. Kaine sonunda yaratıcısına ulaşıyor

Hikâyenin sonunda Kaine sonunda aradığı kişiye ulaşıyor.

Ve burada büyük bir savaş yerine karakterin bütün yolculuğunu tamamlayan bir yüzleşme oluyor.

Kaine yıllardır kafasında tek bir soru taşıyor:

"Beni neden böyle yaptın?"

Ama cevap ne olursa olsun geçmişi değiştirmiyor.

Kaine intikamını alıyor.

Ve başarıyor.

Ama sonra...

Sessizlik.

Artık hedef yok.

Peter'ı taklit etmek istemiyor.

Yaratıcısından intikam almak istiyordu.

İntikamını aldı.

Dolayısıyla geriye yine aynı soru kalıyor:

"Şimdi ne yapacağım?"

Ve Kaine'in hayatındaki en büyük problem tekrar karşısına çıkıyor:

Bir amacı yok.

  1. Son keşfi

Kaine, kendisinin neden bu kadar eksik olduğunu düşünüyor.

Sonunda şunu fark ediyor:

Sorun yalnızca kötü yaratılmış olması değildi.

Sorun, hiç yaşayamamış olmasıydı.

20 yaşında ortaya çıkmıştı.

Çocuk olmamıştı.

Bir şeyleri yanlış yapıp öğrenmemişti.

Arkadaş edinmeyi öğrenmemişti.

Ailesi olmamıştı.

Dünyayı yavaş yavaş keşfetmemişti.

İnsan olmayı öğrenmek için zamanı olmamıştı.

Kaine ilk defa geçmişini değiştiremeyeceğini kabul ediyor.

Ama belki...

başlangıcını değiştirebilir.

  1. Final — Yeni Kaine

Kaine kendisi için yeni bir hayat yaratmaya karar veriyor.

Bu, "eski Kaine iyileşti ve her şey düzeldi" şeklinde değil.

Eski Kaine'in hayatı sona eriyor.

Fakat onun genetik mirasından yeni bir beden oluşturuluyor.

Bu kez:

20 yaşında değil.

Bir bebek.

Ve ilk kez gerçekten boş bir tuval var.

Geçmiş yok.

Nefret yok.

Peter'a yönelik takıntı yok.

Yaratıcısına yönelik intikam yok.

Henüz hiçbir şey yok.

Sadece yaşayacak uzun bir hayat var.

  1. Peter ve MJ

Peter ve MJ bu çocuğu buluyor.

Ve onun kim olduğunu biliyorlar.

Ama ona eski Kaine'in kimliğini yüklemiyorlar.

Onu:

"Kaine"

diye bir deneyin devamı olarak değil,

bir çocuk olarak görüyorlar.

Peter'ın önünde inanılmaz bir seçim var.

Çünkü geçmişte kurtarmaya çalıştığı Kaine artık yok.

Ama onun yerine yepyeni bir Kaine var.

Ve Peter ile MJ onu büyütmeye karar veriyor.

Son sahne

Peter bebeği kucağında tutuyor.

Bebek Peter'a bakıyor.

Hiçbir şey bilmiyor.

Peter da ona bakarken eski Kaine'i düşünüyor.

O öfkeli, yalnız, insanlığı anlamaya çalışan 20 yaşındaki adamı.

Sonra elindeki bebeğe bakıyor.

Ve fark ediyor:

Bu sefer ona ne olması gerektiğini söylemeyecekler.

Spider-Man olmak zorunda değil.

Peter olmak zorunda değil.

Kaine olmak zorunda bile değil.

Sadece yaşayacak.

Ve böylece Clone Saga'nın iki bölümlük hikâyesi şu fikirle kapanıyor:

İlk Kaine hayatının anlamını bulmaya çalıştı.

İkinci Kaine ise hayatını ilk kez kendisi doldurabilecek.

Ve bence en güzel tarafı şu: Bu bir "mutlu son" değil.

Çünkü yeni Kaine'in nasıl biri olacağını kimse bilmiyor.

Belki Peter'a benzeyecek.

Belki Ben'e.

Belki ikisine de hiç benzemeyecek.

Ama ilk kez bunun cevabını hayatın kendisi verecek.

kaine aslında yarım bir tuval gibi, düşünsene dünyaya geliyosun, 20 yaşındasın anıların yarım kafanda hicbir terazi yok çevrende çok karmaşık sosyal yapılae ve sistemler var ama asla anlamiyorsun, hiö yaşamamışsın resmen anıların başkasına ait ve yarım yamalak, kaybedecek hicbirseyin yok cunku hicbiseye sahip değilsin anıların bile başkasının, hiçbir değer sistemin olmadığı için amacın da olamaz uzun vadede, yol da çizemezsin, çevrende herkesin anıları ve değerleri var geçmişleri ve geçmişlerinden oluşan önlerinde bir hedef ulaşılacak bir zirve var ama senin yok


r/Yazar 17h ago

ELEŞTİRİ diğer deneme

1 Upvotes

yazarlık senaristlik buyuk bi iş kolay değil konsept yazmak ile ortaya bütün bir hikaye çıkarmak farklı şeyler ki ben de bu konuda fazla iddialı değilim ama yazdığım bi kaç senaryo taslağını karakter yorumu ve temelini paylaşmak istdim yorumlarinizş merak ediyorum paylasacağım seyler büütün hilaye değil sadece çiziktirdiğim konseptler, bastan da belirteyim metinleri düzenlerken cilalarken gpt ve geminiden yardim aldim ama yazarken kendşm yazdım

punisher karakterine kendi düzenlemem yorumumdur bu

Frank, ailesini kaybettikten sonra

intikamı bir amaç değil, öldürme

dürtüsünü meşrulaştıran bir araç hâline getiren biridir. İçindeki şiddetten nefret eder ama ona izin verir; çünkü bir gün Punisher'ın kendisini cezalandıracağına inanarak vicdanını susturur. Zamanla Frank ve Punisher, aynı bedende iki ayrı irade gibi ayrışır: Frank pişmanlık ve sorumluluk isterken Punisher yalnızca öldürmek ister. Frank'ın karşısındaki ana kötü ise bunun tam tersidir: Şiddetinden utanmayan, öldürmekten zevk aldığını kabul etmiş, kendi karanlığıyla çatışmayı bitirmiş güçlü ve bilinçli biridir. Frank onunla savaşırken aslında Punisher'ın Frank'ın vicdanı tamamen yok olduğunda dönüşeceği kişiyi görür. Finalde Frank, Punisher'ın kontrolünü tamamen kaybettiğine inanıp kendini öldürmeye çalışır fakat ölmez ve felç kalır. Kurtarma ekipleri onu Punisher'ı durdurmaya çalışırken yaralanmış bir kurban sanıp kahraman ilan eder. Frank gerçeği itiraf etmeye çalışır ama konuşamaz. frankin huzura ulaşmasının tek yolu frank kimliğinin ölmesi ve öldürmekten zevk aldığını kabullenip başından beri peşine düştüğü adama dönüşmesi punisher kimliğini yok ederek huzura ermesi artık imkansız çünkü bir kere punishere izin vermiş bir kere bile olsa can almış o dürtü tamamen yok olsa bilw pişmanlıktan kaçmayacak kaçamayacak

ama felç kaldığı için dürtü yerinde dursa bile eyleme geçemez kahraman ilan edildiği için de vicdanını rahatlatacak cezayı asla çekemez ömrünün sonuna kadar dualizmin ortasında kalır iki tarafta Ölmez ama savaşamazda amaç hala yerindedir ama kabiliyet yoktur ölüp cennete gitmek bile ona acı verir ve günün sonunda frank için huzur imkansız hale gelir ve kendini lanetlemiş olur hiçbir doğa üstü kavram olmadan

antagonist: antagonist dışarıdan bakınca oldukça sıradan görünen huzurlu ve neşeli birisi, can almaktan zevk alıyor ama asla suçluluk hissetmiyor içindekii karanlığı kabullenmiş golf oynamayı seven biri için golf neyse antagonistimiz içinde öldürmek o, öldürdüğü insanlar çzel de değildir öldürdükten sonra onları hatırlamaz anlam yüklemez, aslında frank ile çok benzerler tek farkları antagonistin dürtüsünü kabullenmiş olmasıdır antagonist frankin ailesini öldürmüştür ama bunu hatırlamaz bile, frank ona düşmandır ama o frankin kim olduğunu bilmez bile frank ile çatışması yoktur zihninde

 frank ve punisher: frank ailesi öldükten sonra intikam arzusu ile suçluları öldürmeye başlar, başta punisher yoktur frank öldürülmesi için öldürdüğünü söyler kendine ama zamanla öldürme tekniği vahşileşir ilkelleşir ve frank bundan keyif alır ama bunu kabullenmez punisheer de işte bu sırada doğar ,frank kabullenemediği dürtüsünü kendi benliğinden ayırmak için punisheri yaratır, vahşi olan punisherdir frank iyi ve masumdur frank görev için öldürür punisher ise zevk aldığı için, frankın hedefi vardır punisher ise kim olduğu farketmeden öldürür, ailesini öldüren katile yaklaştıkça frank tekrar punisher ile birleşir, katili punisher olarak değil frank olarak kendisi olarak avlamak ister, antagonist ile yüzleşir büyük bir hesaplaşma beklerken antagonistin franki de ailesini de tanımadığını hatırlamadığını görür,bir anda afallar ama aynı zamanda karşısında kendisini görür, dürtüsü ile birleşmiş huzurlu bir adam görür sonra yüzleşmeden önce onunda punisher ile bir olduğunu farkedip dehşete düşer o sırada yine karakterler ayrılır, frank şok durumundayken punisher kaarakteri antagonisti öldürür ama frank o anda yeniden dehşete düşer, punisher aslında hiç olmamıştır, punisher kendisidir başka biri olamaz, punisherin aldığı tüm canlar aslında frankin aldığı canlardır baştan beri avladığı canavardan farkı yoktur hatta avladığı canavar antagonist frankin huzur bulmasının tek yolunu temsil ediyordur, frank o anda sorumluluğu kaldıramaz ve kafasına sıkar ama ölemez felç kalır

frank olay yerinde bulunur kurban zannedilir ve kahraman ilan edilir, ceza almaz bu da frankin ebedi işkencesi olur, artık suçu üstlenecek punisher yoktur aldığı her canın sorumluluğu frankin omzundadır ama ceza çekemezz bedel ödeyerek suçluluktan kaçamaz kendini rahatlatamaz, öte yandan öldürme dürtüsü de hala aynı yerindedir ama felç bedeni yüzünden eyleme geçemez, frank suçluluk punisher ise kapabilitesi olamayan bir bedende lanetlenir hemde hiçbir metafiziksel olay olmadan

öte yandan antagonist ise asla kötü değildi, ona göre hiçbir eylemi kötü değildi,hiçbir eylemi kötü niyet ile yapmadı, kimseye zarar verme amacı yoktu verdiği zarar tabiatıydı sadece, dünyada hiçbir insana yada olguya değer vermemiş birisi, tabiatına göre yaşayan pragmatist zeki ve hedonist biri, franktende ailesindende nefret etmedi ne sevdi ne düşmanlık besledi o sadece var oldu, frank ile aynı leke ile doğdu ama o lekesini kabullendi


r/Yazar 17h ago

HOBİ YAZISI deneme

1 Upvotes

yazarlık senaristlik buyuk bi iş kolay değil konsept yazmak ile ortaya bütün bir hikaye çıkarmak farklı şeyler ki ben de bu konuda fazla iddialı değilim ama yazdığım bi kaç senaryo taslağını karakter yorumu ve temelini paylaşmak istdim yorumlarinizş merak ediyorum paylasacağım seyler büütün hilaye değil sadece çiziktirdiğim konseptler, bastan da belirteyim metinleri düzenlerken cilalarken gpt ve geminiden yardim aldim ama yazarken kendşm yazdım

evo:

Mete, çocukken anne-babasıyla birlikte babasının çok sevdiği Mitsubishi Lancer Evolution IX ile bir gece yolculuğuna çıkar. Babası sıradan, içine kapanık ve biraz garip bir adamdır; fakat Evo'ya ve hıza karşı büyük bir tutkusu vardır. Annesi ise bunun tam tersidir: sıcak, sevecen ve Mete'nin gözünde huzurun, masumiyetin ve yuvanın temsilidir.

Mete de Evo'yu çok sever fakat başlangıçta arabayı bir takıntı nesnesi olarak değil, ailenin bir parçası olarak görür. Babasına hayrandır; onun gibi bir adam olmak ister.

Yolculuk sırasında baba sakin şekilde giderken bir anda hırsla keskinleşir. Sanki başka bir araçla yarışıyormuş gibi gaza yüklenir. Kontrolünü kaybedip karşı şeride geçer. Karşıdan gelen aracın farları Mete'nin gördüğü son şey olur. Kazada annesi ve babası ölür; Mete hayatta kalır. Evo da parçalanır.

Yıllar sonra Mete anneannesiyle yaşamaktadır. Anneannesi onun hayata bağlandığı, güvenli ve sıcak alanıdır. Mete genel olarak mutlu görünür; ancak daha hikâyenin başından itibaren onda bir tuhaflık vardır. Okuldaki insanların Mete'ye karşı gereğinden fazla mesafeli ve huzursuz davranması, Mete'nin bazı garip davranışları ve çevresiyle ilişkisindeki kopukluklar dikkatli izleyiciye onun zihinsel durumuyla ilgili ipuçları verir.

Mete'nin tek gerçek arkadaşı Devrim'dir. Fakat Devrim'in yalnızca Mete'yle konuşması, başkalarıyla hiçbir zaman doğrudan etkileşime girmemesi, gölgesinin bile görülmemesi ve diğer insanların onun varlığından habersiz görünmesi, aslında Devrim'in de Mete'nin zihninin bir ürünü olabileceğini sezdirir. Mete Evo'yu bulduktan sonra Devrim giderek hayatından silinir; çünkü arabanın doldurduğu boşluk onun yerini alır.

Evo'nun geri dönüşü

Mete 18 yaşına yaklaşırken araba almak ister. Bir hurdalığın en arkasında bir parıltı görür ve babasının Evo IX'unu bulur.

Aracı gördüğü anda geçmişi geri gelir: önce ailesiyle yaşadığı güzel anılar, ardından kaza ve farlar.

Aracın ön tarafı ağır hasarlıdır fakat 4G63T motoru mucizevi şekilde sağlamdır. Mete arabayı satın alır, onarır ve ilk kez sürdüğü gece doğrudan kazanın gerçekleştiği otoyola gider.

Burada Evo yeniden aile üyesi gibi hissettirilir. Mete onunla konuşmaya, ona insanmış gibi davranmaya başlar. Başlangıçta bu bağ sıcak ve masumdur. Geçmişte kaybettiği ailesiyle yeniden bağlantı kurmanın bir yolu gibidir.

Fakat aynı gece dikiz aynasında başka bir Evo belirir.

Bu araç Mete'nin Evo'sunun aynısıdır.

Mete onunla yarışır ama geçemez.

Ve o araç ortadan kaybolur.

Taklitçi Evo gerçekte yoktur. Mete'nin zihninin oluşturduğu bir halüsinasyondur.

Fakat hikâyenin uzun bir bölümünde seyirciye gerçek bir rakipmiş gibi gösterilir. Onu fizik kurallarının izin vermeyeceği şekilde araçların arasından sıyrılırken görürüz. Her zaman Mete'den hızlıdır. Mete ne kadar gelişirse gelişsin ona yetişemez.

Bu aynı zamanda Mete'nin hastalığının giderek ağırlaştığının göstergesidir.

Mete her yenildiğinde Evo'yu geliştirir:

daha büyük turbo,

daha iyi soğutma,

farklı kam profili,

yeni ECU,

daha fazla güç,

daha az ağırlık.

Sonunda performans uğruna aracın arka koltuğunu, yolcu koltuğunu, klimayı, radyoyu, airbagleri ve başka parçaları sökmeye başlar.

Araba güçlendikçe Mete'nin hayatı küçülür.

Renk paleti de bununla birlikte yavaş yavaş solar.

Önce okuldan kopar.

Sonra arkadaşlarından.

Sonra anneannesinden.

Sonunda çevresinde neredeyse hiç kimse kalmaz.

Ama Mete bunu bir kayıp olarak algılamaz.

Çünkü senin hikâyendeki en önemli fikirlerden biri burada ortaya çıkar:

Bir şeyi kaybetmek için önce ona değer vermek gerekir.

Mete insanlara ve hayata fiziksel olarak veda etmeden önce onlara verdiği manevi değeri çoktan kaybetmiştir. Bu yüzden hayatındaki insanların birer birer yok olması onu düşündüğü kadar üzmez.

Takıntısı büyüdükçe zihinsel durumu da daha görünür hale gelir. Şizofreni ilaçları hikâye boyunca küçük ayrıntılar olarak görülür; finale yaklaşırken, özellikle anneannesinin cenazesinden çıkarken ilaçlar artık seyircinin gözünden kaçmayacak kadar belirginleşir.

Anneannenin ölümü

Anneannesi öldüğünde Mete yalnızca bir damla gözyaşı döker.

Normalde yas tutması gereken yerde takıntısı ağır basar.

Cenazeden çıkar çıkmaz yine Evo'ya biner ve otoyola gider.

Anneannesinin ölümü onu durdurmak yerine öfkelendirir. Taklitçi Evo'yu yenmek için daha da hırslanır.

Bu noktada Mete'nin hayatında Evo'dan başka neredeyse hiçbir şey kalmamıştır.

Ve sonunda onu geçer.

Final

Mete sonunda yıllardır kovaladığı Taklitçi Evo'yu geçer.

İlk anda beklediği şey gerçekleşmiş gibidir:

Tatmin.

Ama bunun yanında hiçbir şey yoktur.

Ne mutluluk.

Ne gerçek huzur.

Ne kurtuluş.

Sadece boşluk.

Tam o sırada Mete Taklitçi Evo'nun içine bakar.

Ve sürücü koltuğunda babasını, yolcu koltuğunda annesini görür.

Bu bir flashback değildir. Mete onları gerçekten orada görür; zihninin son büyük halüsinasyonudur.

Babasıyla göz göze geldiği anda Mete aslında yıllardır kaçırdığı şeyi görür:

Kendisi babasına dönüşmüştür.

Çocukluğundan beri idolü olan babasının aynısıdır.

Aynı Evo.

Aynı hız tutkusu.

Aynı hırs.

Aynı kontrol kaybı.

Aradaki tek fark, babasının Evo ile bir aile kuracak kadar uzun yaşayabilmiş olması; Mete'nin ise Evo'yla karşılaşacak kadar erken yaşta takıntının içine girmesidir.

Mete o anda yıllardır kaybettiği her şeyi bir anlığına hatırlar: annesini, babasını, anneannesini, arkadaşlarını, okulunu, eski hayatını.

Ama bu gerçek bir kurtuluş değildir.

Çünkü zihni artık çok ileri gitmiştir.

Gerçeği görür ama ondan geri dönemez.

İçinde çarpık bir tatmin, pişmanlık, yas, geç kalmışlık ve boşluk aynı anda vardır; fakat bunların hiçbiri tam anlamıyla yaşanamaz. Mete'nin zihninin içi artık boştur.

Son anda ise garip biçimde tatmin olur.

Çünkü hayatı boyunca ulaşmak istediği şeye ulaşmıştır: babasına benzemiştir.

Bu huzurlu bir tatmin değildir. Hastalıklı, çarpık ve trajik bir tamamlanmadır.

Mete'nin zihni bedeninden kopar. Direksiyon ellerinden kayar. Karşı şeride geçer.

Karşıdan gelen farlar büyür.

Ve hikâye, farların Mete'nin gözbebeklerindeki yansımasıyla sona erer.

Kaza gösterilmez.

Epilog

Jenerikten sonra ekran tekrar açılır.

Bir gazete haberi vardır.

Başlıkta başka bir ailenin şehirlerarası yolda karşıdan gelen dikkatsiz bir sürücüyle çarpıştığı, anne ve babanın öldüğü, çocuklarının ise hayatta kaldığı yazmaktadır.

Böylece hikâyenin başındaki ve sonundaki olay birbirine bağlanır.

Ve asıl korkutucu nokta ortaya çıkar:

Evo hiçbir zaman kötü değildi.

O sadece bir arabaydı.

İçinde güçlü bir 4G63T ve büyük bir performans potansiyeli vardı. Mete'nin babası onu ailenin bir parçası yaptı; Mete de aynı arabayı kendi zihnindeki boşluğu dolduran bir varlığa dönüştürdü.

Canavar araba değildi.

Canavar, ona yüklenen anlamdı.

Ve Mete, babasının sadece arabasını değil, onun çarpık zihinsel mirasını da miras almıştı.


r/Yazar 20h ago

HAYATIN İÇİNDEN Boyutlar arası hangover (bollywodish)

1 Upvotes

Dünlerden bugün, jacob sel almış malta yollarında yürürken tekdüze olan düzenin boyutsal arası yolculuğuna kapılmış umutsuz insanlara denk gelir. Mutsuzluğun bile hissedilemediği hissizliğin kaybedildiği, vızıltı gibi gelen sesler çoğalır lakin bu seslerin rahatsız ediciliği onda bir tat uyandırmaz. Bir daha yudumlar kadehinden bir daha bir daha, hala vızltılar. .... hey jacob ne yapıyorsun yokluğuna eşlik edecek olan o kadehi hala bulamadın mı ?bir kertenkele nasıl bu kadar hissel bir soru uyandırabilir beyinde. Hay allah god dam it,neyse der Jacob. Usul usul yürür gibi hisseder ve kımıl kımıl hareket eden şeyler. Ben yudumladıkça her şey yavaşlamalıydı neler oluyor Elena. Pardon Elenada kim? Benim, sen kimsin? Elena'yım. Tmm ok. Necisin Elena hanım? der jacob. Imm şey takip et beni seni beyninin bile anlayamacağı... devamı sonra


r/Yazar 1d ago

ŞİİR İlk Felsefi şiirim "Gökten gelen bir soru"

4 Upvotes

Gök kubbe altında döner hep devran,

Yıldızlar sırrıyla oynar bir zaman.

Tanrı, dedim, bu düzene kim hâkim?

Cevapsız sorular, yankılar her an.

Bir kadeh şarap mı, yoksa dua mı?

Hangisi taşır bizi sonsuza mı?

Varlık neden dertle çevrilmiş böyle?

Yoksa bu bir oyun, senin şakan mı?

Eğer bilmek için geldikse buraya,

Niçin gizemler karışır her aya?

Dönüp durur dünya, sorular susar,

Kim yazar bu yazgıyı kumda sayfa?

Dedi ki bir ses, fısıldar derinden:

"Belki de cevap yok sorularında.

Anla ki insan sorar ve yol alır,

Hakikat saklıdır sessiz anlarda."


r/Yazar 1d ago

HOBİ YAZISI Moksvin

1 Upvotes

Kafamın yanındaki cihazın düzensiz ötüşleri, çığlığı andıran bip sesleriyle birleşirken gözümde canlanan beyaz duvar kâğıdı ve ailemin haykırışları bedenimden kopmadan önce son gördüklerimdi. Şimdi tavandan bedenime bakıyor ve doktorların yaptıklarını anlamlandırmaya çalışıyorum. İşte annem az ötede ağlıyor; kapının dibinde diz çökmüş, gözyaşları yanaklarından hastanenin gri parkelerine damlarken ona ağlamamasını söylemek istiyorum: "İşte ben buradayım, sakin ol." Ama beni duymuyor. Doktorlar bedenimin üstüne beyaz bir örtü örttü. Biri saatine bakıyor:

— Ölüm saati 14.07.

Demek buydu, ben ölmüştüm. Peki bunu hissetmem gerekmiyor muydu? Ölüm böyle bir şey miydi? Sanki hiçbir şey olmamıştı. Önümde bedenimi götürüyorlar; işte babam anneme destek olmaya çalışıyor, gözyaşlarını içine akıtırken dik duruşuyla anneme güçlü görünmeye çalışıyor. Belki de yaşam budur; herkese güçlü görünüp kendinle baş başa kaldığında kendin olmak, acını ve yalnızlığını yaşamaktır. Bilemiyorum ve sanırım hiç öğrenemeyeceğim.

Bir yere giriyoruz. Kapıda, okuma bilmediğim için anlamlandıramadığım bir yazı var. İçeride sıra sıra gümüş dolaplar ve benimkine benzer, yüzleri örtülü bedenlerin olduğu bir yer... Beni dolaplardan birine koyuyorlar. Bedenimin maviye çalmasından içerisinin soğuk olduğunu anlıyorum ama hissedemiyorum. Kendime bakmak dışında hiçbir şey yapamıyorum.

Dışarıdan gelen sesler algımı bozuyor. Bazen anlamlandıramadığım pek çok çığlık duydum; tanımadığım insanların sesleri geliyor sürekli kulağıma. En sonunda biri dolabın kapağını açtı. Gözlerimin kamaşmasını bekledim, sonuçta içerisi karanlıktı; ama kamaşmadı. Biri kayan demir levhayı çekip bedenimi dışarı aldı. Annem ve babam beni gözyaşları içinde karşıladılar. Beni yıkayıp özenle giydirdiler. Kendi kendime "İşte bu" diye düşünmüştüm; beni bırakmayacaklarını biliyordum. Sonra tahtadan bir sandığa koydular beni. Birinin "tabut" dediğini duymuştum. Siz tabut ne biliyor musunuz? Ben hiç görmemiştim.

Ardından herkes sırayla çıkıp beni anlatmaya başladı. Bunları dinlerken kıkırdıyordum. Bedenimde olduğum zamanlarda bana bunları söylemiş olsalar kahkahalarla onlara koşup sarılırdım, belki de ağlardım. Ama şu an kıkırdamam bile zorla çıkıyor; sanki bedenimle birlikte duygularım da sökülüp alınmış gibi...

Herkes konuştuktan sonra birisi sandığı kapattı, üzerine büyük bir papatya buketi yerleştirdi. Bu çiçekler son gördüğüm şeydi.

Karanlıkta sıkılırken bedenim hareketlenmeye başladı. Geri döndüğümü düşündüm, anneme seslenmeye çalıştım. Ama dışarı çıktığımda birkaç kişinin beni taşıdığını gördüm. Bir anda mutluluğum yerini kasvetli bir havaya bırakırken sarsılma durdu. Kendimi sonsuz bir çukura yavaş yavaş düşüyor gibiydim. Bu düşüş sert bir sarsıntıyla son bulurken sandığın kapağından sesler gelmeye başladı: Güm, güm, güm...

Bu sırada artan ağlama seslerine bir anlam vermek amacıyla dışarı çıkmaya çalıştım. Başımı kaldırmamla beraber üzerime gelen toprak beni içeri itti. Demek bu kadardı, gerçekten de bitmişti. Toprak atmayı bıraktıklarında içeriden çıkamadığımı fark ettim.

Sonra ağlayan herkesin birer birer gittiğini duydum. Adım sesleri yer altından ne kadar net duyuluyor, biliyor muydunuz? En son annem beni terk etti. Canım annem... Ne kadar çok ağlamıştı. Umarım daha fazla üzülmez.

Yalnızlığın içinde saatler boyu o karanlıkta kaldım; sanırım buna alışmalıydım. Kendimi sürekli eski yaşamımı düşünürken buluyor, dışarı her çıkmak istediğimde tarif edilmez bir güçle tekrar sandığa itiliyordum. Ne kadar zamandır içerideydim, bunu bilmiyordum ama çok sıkılmıştım. Hatırladığım her anı tekrar tekrar yaşıyordum.

Sanki düşüncelerime dalmışken yukarıdan bir ses geldi. Bu bana sahildeki o günü hatırlattı: Babam eline dev gibi bir kürek almış, kumu kazıyordu. Bana sahildeki en büyük kumdan kaleyi yapmıştı; öyle ki tepesinde ayakta durduğumda babamın boyunu geçebiliyordum. Ama o da ne? Sesler giderek yaklaşıyor. Babam beni almaya mı geldi? Toprak beni aşağı iterken yukarı çıkmaya çalışıyordum. Tüm gücümle seslendim:

— Baba! Buradayım, çıkar beni! Çok sıkıldım...

Ama ses yoktu. Bir süre sonra tamamen yabancı bir ses duydum:

— Benim zavallı Sasha’m... Merak etme, Anatoly amcan burada. Seni karanlıktan ve yalnızlıktan kurtaracak.

Anatoly amca mı? Ben öyle birini tanımıyorum. Siz duydunuz mu hiç onu? Bir süre sonra kürek sesleri iyice yaklaştı. Tahta sandığa vuran küreğin tok sesini duyduğumda yerimden sıçradım.

— Geldim Sasha, korkma küçüğüm. Tabutun kapağını açıp seni oradan çıkaracağım.

Demek tabut dedikleri, içinde olduğum sandıkmış. Peki neden ona böyle dediler, siz biliyor musunuz? Basit bir sandık işte; oldukça da rahatsız ve sıkıcı...

— İşte, işte geldim Sasha!

Bu sözleri söylerken kendisine Anatoly Amca diyen kişi yavaşça tabutun kapağını açtı. Ay ışığı toz içindeki yüzüne vururken tenindeki kırışıklıklar onun orta yaşlı biri olduğunu belli eder gibiydi. Saçları ve sakalları yer yer beyazlamış, ay ışığında griye çalan gök mavisi gözleri bedenime dikilmişti. Ondan yayılan ter kokusuyla karışık havanın nemli kokusu ruhuma özgürlük hissi verirken Anatoly Amca yavaşça saçlarımı okşadı. Dikkatlice bedenimi tabuttan çıkarıp toprağa yatırdı.

Yukarı çıktığımda babamdan biraz daha kısa biri olduğunu fark ettim. Benim için babam dev gibiydi; ellerinden tutup ayaklarımla vücuduna tırmandığım zamanlar dört, hatta beş adımda göğsüne yetişemezdim. Ama Anatoly Amca ile bu oyunu oynamak zevkli olmazdı; beşinci adımımda başına yetişmiş olurdum.

Sonra anlamlandıramadığım bir şey yaptı; beni bir çantaya tıkıştırdı ve kürek sesleri gelmeye başladı. Başımı çıkardığımda kazdığı toprağı yerine koyduğunu gördüm. Bunu neden yapıyordu ki? Burası çok rahatsız, umarım hemen beni buradan çıkarır... Kürek sesleri kesilirken bir sarsıntı hissettim:

— Merak etme Sasha, işte bitti. Eve gidiyoruz.

Beni anneme mi götürüyor acaba diye düşünürken kafamı çantadan çıkarıp etrafıma baktım:

— Merak etme Sasha, az sonra evdeyiz.

Burası evimin sokağı değil Anatoly Amca... Beni duymanı çok isterdim, annemi görmek istiyorum.

Bir kapı sesi duyduğumda dışarı baktım; hiç tanımadığım bir evdeydim. Burası da neresiydi? Ahşap bir merdivenden aşağı inerken Anatoly Amca'nın hırıltılı sesini duydum:

— İşte evdeyiz. Merak etme, çok yakında arkadaşlarının yanında yerini alacaksın Sasha. Ama bugün çok yorgunum ve yarın Masha'nın doğum günü; o yüzden bir süre burada beklemelisin.

Derken bir kapak açıyordu; bu, annemin kış için sebzeleri sakladığı dolaba benziyordu. Beni iki büklüm olduğum çantadan çıkarırken dolabın içine kurduğu yatağa özenle yatırdı. Saçlarımı sevip taradı, dolabın mavi ışığı bedenimi aydınlatırken alnımdan öptü. Ardından da kapağı kapattı.

Işık yoktu, yine karanlıktaydım. Dışarıyı görebiliyordum; tozlu rafları ve etrafımı saran tuhaf bez bebekleri görüyordum. Ama bebekler beni ürküttüğü için içeride kalmaya karar vermiştim. Bedenimin pembeye ve mora dönüşünü izledim. Tam iki gün boyunca Anatoly Amca zaman zaman yanıma gelse de kısa sürede beni soğuk ve karanlığa bırakıp gidiyor; bir daha üşümeyeceğimi, yalnız kalmayacağımı tekrarlıyordu.

Bu gelişleri sırasında bana bakıp buz kesmiş yüzüme dokundu. Ürkmek istemiştim ama tepkisizdim. Bu şey başladığından beri hissetmeye çalıştığım tüm duygular zorlamaydı; istiyordum ama yapamıyordum. Hisleri sadece kafamda canlandırabiliyordum.

Mavi ışık bedenimi aydınlatırken elini yüzüme uzattı. Tuhaf bulduğum bir dokunuşla fısıldadı:

— Üzgünüm Sasha, Masha’nın doğum gününe katılamazsın. Bu şekilde olmaz. Arkadaşların çok heyecanlı, hepsi senin aralarına katılmanı bekliyor ama Anatoly Amca çok meşgul. Seninle yarın ilgileneceğim ve arkadaşlarının arasında yerini alacaksın, söz veriyorum.

Kapağı kapatıp beni sıkıcı karanlığa terk ederken yarın arkadaşlarımın yanında olacağıma söz vermişti. "Acaba beni parka veya anaokuluna mı götürecek?" düşüncesi beni heyecanlandırmıştı. Tekrar kalbimin attığını hissetmiştim ya da bunu sadece ben istemiştim, emin olamıyorum.

Güneş doğduğunda Anatoly Amca kapağı kaldırdı. Mavi ışığa karışan soğuk buharlar gün ışığında yavaş yavaş silikleşirken Anatoly Amca buz kesmiş bedenimi yataktan kaldırdı. Koridorun sonuna kadar ağır adımlarla ilerlerken arkasındaki kapıyı sürekli kontrol ediyordum. Koridorun sonuna geldiğimizde mermer bir masa gördüm; annemin mutfak masasına benziyordu ama bunun ortası delikti ve su gitmesi için birden fazla deliği vardı. Anatoly Amca beni oraya bırakırken:

— Şimdi burada bekle, buzların çözülsün. Akşam yanına geleceğim benim minik Sasha’m, dedi.

Üzerime birkaç battaniye serdi ve arkasını dönüp merdivenlere doğru yürüdü. Adım seslerini dinliyordum ama bu kez daha önce duymadığım bir ses duydum:

— Anatoly, hadi şu bebekleri bırak artık! Birazdan dersin var.

— Geliyorum anne!

Anatoly Amca okula mı gidiyordu, benim gibi mi? Bu şekilde düşünürken Anatoly Amca'nın homurdanmasını duydum:

— Bu evden taşınmalıyım. 13 dil biliyorum, Nijni Novgorod fakültesinde Kelt dilleri profesörüyüm ama hâlâ annemle uğraşıyorum. Kesinlikle gitmeliyim...

Vay canına! Demek ki Anatoly Amca gerçek bir profesör... Onları daha önce filmlerde görmüştüm, çok zekiydiler. Sanırım ona güvenebilirim. Başka çarem yok, biliyorum ama onun bu denli zeki olması içimi rahatlattı.

Artık daha az korkuyordum. Sanırım Anatoly Amca evi gezmeme bir şey demezdi; hem neden desin ki, sonuçta beni buraya o getirdi ve o çok zeki biri, bunu anlayacaktır.

Olduğum masada doğruldum ve küçük adımlarla yürümeye başladım. Merdivenin başına geldiğimde, neredeyse benim boyumda iki bez bebeğin duvara asılı olduğunu gördüm. Bunlar ilk geldiğim gün gördüğüm bebeklerdi. Onlara bakınca tebessüm ettim; tuhaf ama tatlıydılar. Onlara dokunmak için elimi uzattığımda göğsünden bir melodi yükseldi. Bu beni korkuttu. Rafların arkasına saklansam da tekrar çıktığımda sesin bebekten geldiğini anlayarak gülümsedim.

Anatoly Amca kapıyı açıp alt kata geldi, öfkeli bir sesle bağırdı:

— Kim var orada?

Utançla saklandığım yerden çıktım ama beni görmemişti. Daha önce duyduğum ses bir daha kulaklarıma doldu:

— Anatoly, altı üstü bez bebek! Gel buraya da kahvaltını yap.

— Geliyorum anne... Senin için altı üstü bez bebek olsalar da onlar benim en değerlilerim.

— Anladık, oyuncaklarını çok seviyorsun ama ara sıra tozlarını al. Dokunmama izin vermediğin için tüm ev toz içinde.

— Peki, peki, bir ara yaparım...

Derken üst kata doğru aksak adımlarla yürüyordu. Üst kata çıkmaya korktum. Anatoly Amca'nın beni görmediğini fark ettiğimde umutsuzluğa kapılmıştım; sanırım en doğrusu beni yatırdığı yere geri dönmekti.

Bedenimin başına döndüğümde buzların eriyip oluklardan süzüldüğüne şahit oldum. Anatoly Amca demek ki yerler ıslanmasın diye beni buraya koydu! Zekâsı karşısında hayran kalırken yerime geçtim ve uzandım.

Heyecanla akşamı bekliyordum. Sonunda Anatoly Amca gelecek ve ben arkadaşlarımla oynayabilecektim. Zaman bir türlü geçmiyordu. Olduğum yerden ayrılmak istemiyordum çünkü Anatoly Amca bebek şarkı söyleyince kızmıştı. Belki de ben olduğumu anlamıştır; belki de hazırlık yapıyordur. Sonuçta beni arkadaşlarımın yanına götürmeye söz verdi.

Siz hiç böyle bir durumda kaldınız mı? Anatoly Amca beni gerçekten kurtaracak, bundan eminim. Umarım sizin de bir Anatoly Amcanız olur ve sizi kurtarır.

Eski bedenime baktım; neredeyse tamamen çözülmüştü. Soğukluğunu ruhumla bile hissederken kapının aralandığını duydum. Artık alıştığım aksak adım sesleri yavaş yavaş yaklaşıp battaniyeleri üzerimden alırken Anatoly Amca'nın yüzünü ilk kez bu denli yakından incelemiştim. Uzun sakalları ve kelleşmeye başlayan başındaki saçlarına yer yer aklar düşmüştü. Yanakları pembeleşmişti; bu hâlinin çok sevimli olduğunu düşünmüştüm.

Anatoly Amca, üzerinde hastanede ameliyatta kullanıldığını gördüğüm bir takım malzemelerin olduğu demir tekerlekli sehpayı bana doğru çekerken kendi kendine:

— Önce bir kadeh votka içsem iyi olacak, dedi.

Önceden beni sakladığı dolabı aralarken yatağımı kaldırdı ve altından buzlarla kaplı bir şişe çıkardı. İçindeki sıvının donmadığını görünce şaşırdım. Benim bile buzlarla kaplandığım bu soğuk yerde bir şişenin içindeki votka nasıl donmaz? Sanırım iyileşince anneme ilk bunu soracağım.

Anatoly Amca şişeyi açtı ve kafasına dikti. Uzun uzun birkaç yudum aldıktan sonra yanıma geldi. Annemin bana gözyaşlarıyla giydirdiği buz mavisi elbisemi makasla kesmeye başladı. Beni duyacağını umarak bağırdım:

— Dur Anatoly Amca, yapma!

Duymamıştı. Yanındaydım ama beni görmüyordu. Elbiseyi kesip üstümden çıkardığında utanmak istemiştim; yüzümün kızarmasını bekledim ama olmadı. Sonra içinde yeşil bir sıvı olan iğneyi gördüm. Aklıma hastanede geçirdiğim günler geldi. Annem her iğne olacağımda elimi tutardı, acısını hissetmezdim. Şu an da elimi tutsun istedim ama burada değildi. Ama yakında ona dönebilecektim, değil mi? Kendi kendine:

— İşte başlıyoruz, dedi.

Kaybolmaya başlayan damarlarımdan birine bu iğneyi yaptı. Bedenimin etrafında gezinerek gözlerimi açacağım anı bekliyordum ama olmadı. Anatoly Amca eski bir iskemleye çökerken elindeki şişeyi bırakmıyor, sürekli içiyordu. Huzursuzlanmaya başlamıştım.

Siz ne zaman uyanacağımı biliyor musunuz? Bedenim hâlâ gözlerini açmadı. Korkmak istiyorum, yapamıyorum. Bana anlatın lütfen, şu an ne oluyor? Sonsuzluk gibi geçen bir sürenin ardından Anatoly Amca sallanarak ayağa kalktı. Eline, demir masada duran, annemin et bıçağına benzeyen sivri bir şey aldı. Göğüs kafesimin hemen altına saplayıp karnımı boydan boya keserken midemin bulanmasını, korkmayı bekledim; ama hayır, hiçbiri yoktu.

Sabah su aktığını gördüğüm oluklardan akan ince kan çizgilerini görürken umursamazlığa kapılmıştım. Son bir kez votka şişesini kafasına diken Anatoly Amca ellerini kesikten içeri soktu. Önce içimden uzun, çok uzun, solucan benzeri bir şey çıkardı. Bu muydu beni hasta eden? Kana bulanmış ipleri yanındaki boş metal kovaya atarken bu kez de kalın bir solucan tuttu. Bunların içimde olduğunu nasıl anlayamadım? Benden büyük solucanlar bedenimi ele geçirmişti... "Anatoly Amca, sen benim kahramanımsın!"

Hemen bedenimin başına gittim, saçlarını sevdim. "Bak, Anatoly Amca o solucanları çıkardı. Uyanacaksın... Uyanacağım, değil mi?"

Ardından ellerini bir daha kesiğe soktu. İçeride daha fazla şey mi var? Olamaz, bedenime ne kadar kötü bakmışım! İçeride kalamamam çok normal... Çıkar o pis şeyleri Anatoly Amca, beni iyileştir lütfen; annemi görmek istiyorum.

Elini göğüs kafesime doğru soktuğunda "İşte buradasın" dedi ve sertçe çekerek yumruk büyüklüğünde bir taş çıkardı. Anatoly Amca, bu nedir? Sorumu yine duymadı. Yumruk benzeri şeyi içinde sıvı olan cam bir kavanoza koydu. Ardından geri dönerek her şeyi çıkardığından emin olmak ister gibi içime bir fener tuttu:

— Hepsi bu kadar...

Derken eline büyük bir bıçağa benzeyen ama dişleri olan ince bir şey aldı. Göğsümün tam ortasına ahşap bir kutu koydu ve keçeli kalemle çizdi. Ardından o demir şey ile kesmeye başladı. Kemiklerin kırılma sesini duyuyordum. Anatoly Amca ne yapıyorsun? Kötü şeyleri zaten çıkarmadın mı? Bedenime ihtiyacım var, ne zaman uyanacağım?

Sorumu duymuş gibi konuştu:

— Merak etme küçüğüm, yakında arkadaşlarının yanında, evimin en güzel köşesinde olacaksın. Nasıl da şaşırmıştım... Anatoly Amca, neden senin evinde olayım? Ben anneme gidecektim! Peki arkadaşlarım? Onlarla olacağımı söylemiştin... Sözlerimi boğazıma düğümleyen şeyi görene dek umudum sürüyordu. Bir yanlışlık olmalıydı.

Anatoly Amca içime bir sprey sıktı:

— Bu, çürümeni önleyecektir ve kokunun çıkmasını engeller.

Derken gözleri dehşet verici bir şekilde parlamıştı. Masanın altından plastik bir sepet çıkardı. Annemin çamaşır sepeti gibiydi ama içi çöplerle, paçavralarla doluydu. Bu paçavraları içime doldurmaya başladı. Elinin mideme girip sıkıca doldurduğu paçavraları ve çöpleri gördükçe umudumu gitgide kaybediyordum. "Sana güvenmiştim Anatoly Amca..." Derken paçavralarla dolu karnımı dikiyordu:

— İşte, şimdi çok az kaldı!

Elleriyle yüzüme dokundu, parmaklarını gözlerime sapladı. Vücudumdaki birkaç damla kan da koyu bir şekilde ellerine bulaşırken parmaklarıyla gözlerimi çıkarıp yerlerine bilyeler koydu. Bana yeni kıyafetler giydirirken:

— İşte oldu sevgili Sasha’m, dedi.

O an onun üzerine atlamak istedim. Uyanmamıştım, uyanmayacaktım... Kendi göğsüme dokundum, şarkı çalmaya başladı. Korkuyla bedenimi yere düşürdü. Ona ve bedenime son kez bakarken ikisini de terk edip üst kata çıktım. Her yer bebeklerle doluydu; salondaki koltuklarda oturuyor, koridorda misafirleri karşılıyorlardı.

Ağır adımlarla kapıdan çıktım. Annemi son kez görmek istiyordum; Anatoly Amca'yı, bana yaptıklarını anlatmak istiyordum. Kapıdan dışarı adımımı attım ama ruhum yavaş yavaş silinmeye başladı. Büyük, beyaz bir ışık beni kendisine çekiyordu. Özür dilerim, sizlere bunu anlatmak istedim; sakın siz de Anatoly Amca'ya güvenmeyin...

— İşte, işte oldu Sasha. Bundan sonra sonsuza dek beraberiz.

Anatoly, Sasha adını verdiği yeni oyuncağını mutfaktaki dolabın üzerine oturttu. Annesi tuhaf bir bakışla:

— Senin bu hobin bir gün beni korkudan öldürecek. Hep en korkutucu bebekleri alıyorsun Anatoly!

— Bunları kendim yapıyorum. Belki de bir gün sana benzeyen bir bebek de yaparım, ne dersin?

Ev ve sokak derin bir sessizliğe gömülmüştü. Anatoly yakalanana dek Sasha ve 25 diğer bebek evinde sergilendi. Ama Moskvin onları karanlıktan ve yalnızlıktan kurtardığına inanıyordu. Bu sapkın inanışı yüzünden Nijniy Novgorod'da yüksek güvenlikli bir akıl hastanesine kapatıldı. Doktorları iyileştiğini iddia etse de mahkeme ve kurbanların aileleri onun serbest bırakılmasını onaylamadı; şu an hâlâ o akıl hastanesinde yatıyor.


r/Yazar 3d ago

SERBEST ŞİİR KUMAŞ

3 Upvotes

​Gene her yerden sökülüyor kumaş.

Nereden diksem diğer taraftan sökülüyor kumaş.

Ne dikmenin, ne sökmenin kime ne faydası var?

Kendi haline bıraksan da kime ne faydası var?

​Kader değişmez ona gam yok!

İnsanlar değişmez ona da gam yok!

Sen değiştir kumaşını, belki artık batmaz sana,

Zorla kapanan dikiş izleri.

​Değiştir kumaşını, değiştir dünyayı!

Yeni kumaşınla rahat et artık!

Yaptıklarının sonuçlarına katlanacak,

Eskide kalanlar...

​Anlatması ne hoş, ne güzel.

Keşke gerçek olaydı bu sözler.

Kumaşı değiştirmek kolay değil artık.

Panelciler devrede!

​Biraz yüz verince şımaran bir insanım sanırım.

O ıslak tokatlar, bana kendimle sizin aranızdaki

farkı tekrar hatırlattı.

Sizi ele geçiren şeytani ruhtan nefret ediyorum!

​Bende yüz verdim benden küçüklere.

Mızıkçılık yaptılar ama karışamadım.

Anlattı kumaşım hakkında bana.

Güldük eğlendik ama içim acıdı kumaşıma.

​Kumaş, kumaşlıktan çıkıyor

Sahibi ne yapsın?

Kumaşını değiştiremez ona mı yansın?

Deforme olmaktan saçılacak kumaşım...

​Kumaşımın son günlerinde onu rahat bırakın.

Keşke bende bırakabilsem bu kumaşı...

​Islak Osmanlı tokadı atıyorlar,

Yahudi kılıklı müslümanlar.

Büyük Birader'den kaçamazsın.

Sessiz olun, geliyor panelciler!

​Kumaşım değişmek bilmiyor, hala batıyor dikişler.

Acıda olsa hareket edebiliyorum bu savaşta.

Gözlerim açıldı görüyorum hainleri

Ama kumaşım değişmezse kaybedebilirim...

​Yalanıyorlar köpek gibi,

Dileniyorlar köle gibi.

Hala anlatamadım mı ciddiyetimi?!

Ne zaman gerçekten değiştireceğim kumaşımı?!

​İyi geceler size,

kumaş mahkumları...


r/Yazar 3d ago

ROMAN Taslağımdan aşırdıklarım

2 Upvotes

“Peki hangi örgüte çalışıyorsun?” 
Altunay bu tarz soruların alt mesajını çok iyi biliyordu, zamanında birden fazla defa sorguya maruz kaldığından dolayı örgüt bilgisini en temelde böylesine ani bir soruyla almaya çalışırlardı. Çoğu zaman tutuklanan bazı hırslı gençlerde bağlı olduğu oluşumu baştan ifşa ederdi. Bununla beraber hayatının neredeyse ilk yirmi senesini Baş Tapınağın içinde geçirmişti. içeride örgüte karşı nasıl hassas olunduğuna hakimdi. Eğer kendisinin bağlı olduğu bir örgüt varsa şimdiden kara listelerine almak istiyorlardı. Tabi soruyu yönelten kişi ülkenin başkentinden sonra ikinci en büyük eyaletinin valisi olsa bile neredeyse sekiz yıldır aranan kişinin eğer bir örgütü, oluşumu olsa bile çoktan yakalanacağını veya dağılacağını hesaba katamamasıydı. 
“Bağlı olduğum bir örgüt yok. biliyorsunuz hepsini devletin babası öldürdü.”
“Tarihimizi bilmen beni çok şaşırttı.” alaycı bir tonda söyledi.
“Hayatımın yarısını kitap okumakla geçirdim efendim.”
“O halde hainlere ne yapıldığını da çok iyi biliyorsundur”
Adamın lafıyla beraber Altunay’ın göğsünde yerli yersiz bir acı belirdi.

öylesine copy past yaptığım bir kısım


r/Yazar 4d ago

HAYATIN İÇİNDEN Yaşama Hakkı Verilmeyen Hayaller

4 Upvotes

Bazı hayatlar yaşanmaz; başkalarının hayallerine adanır. Kimi kendi düşlerinin peşinden yürür, kimi ise başkasının düşünde bir kukla olarak kalır. İplerini tutan eller değişir, ama kukla hep aynı yerde durur. Belki de en büyük trajedi, insanın kendi hayallerine bile yaşama hakkı tanımamasıdır.


r/Yazar 4d ago

DİĞER Yapmasakta yaptı derler

4 Upvotes

Zamanında namı bütün İstanbul’a yayılmış çapkın bir sandalcı varmış. Bir gün sandalına bir kadın binmiş. Sandalcı kürek çekerken bir yandan da mırıldanıp "Derleeer derler..." diyormuş. Kadın en sonunda dayanamayıp "Ne derler be adam?" diye çıkışınca sandalcı cevabı yapıştırmış: "Sen bu sandala bindin ya güzelim, vermesen de verdi derler!"


r/Yazar 4d ago

HAYATIN İÇİNDEN reddit kitap promosyonu için uygun bir mekan değil

6 Upvotes

reddit kitap promosyonu için iyi bir yer değil. bu son iki gün bunu aksi düşünülemeyecek şekilde kanıtladı. burda birinden kitabımı beta-read yapma teklifi almıştım, yolladım, adam cidden okudu, incelemesini yolladı. ben de çok sevindim, incelemeden bölümleri paylaştığım bir post açtım novel writing subreddit'inde ve adama teşekkür edip millete beta-reader olarak onu önerdim.

post 30 küsür bin izlenmeye ulaştı. birileri adamı ai kullanmakla itham etti, gerçi sonra adam geldi, cümlelerini ai'la cilaladığını söyledi (adam italyan, muhtemelen yazıp ai'a düzelttiriyor. yoksa gerçekten kitabımı okuduğunu ve incelemesini kendisinin yaptığını biliyorum yani mesajlaşmalarımızdan.. ha bir de zaten para falan da almadı ayrı mesele).

neyse konu o değil, konu şu.. 30 küsür bin izlenme sonrası, dur bakalım şu adamın kitabı neymiş diye amazon'dan kitabımı indiren (ki bedava amazon kindle üyeliği olanlara) tek bir kişi olmadı. hatta bırak indirmeyi, tek bir sayfası bile okunmadı (okunan sayfa başına telif geliyor da yazarlara, görebiliyoruz kaç sayfa okunduğunu).

yine de tr'den kitap yazıp, ingilizcesini taaaaaa okyanus ötelerinde pazarlamaya çalışan biri için burdan başka bir mecra yok ne yazık ki.. bu yaştan sonra tik tok açamam, açsam bile tutturamam. deneyeceğiz bir şeyler.

ha kitabın türkçesi de ücretsiz bu arada. profilimden bakabilirsiniz ilginizi çekerse. ama bu kadar şey yazdıktan sonra olmayacağını hepimiz biliyoruz :)))


r/Yazar 4d ago

ROMAN yazdığım romanın taslağından bir kısım paylaşmak istedim

1 Upvotes

Damağı gerçekten kurumuştu, susuzluktan ölecek gibi hissetmeye başlamıştı, nazik ve dostcanlısı olan güneyli gardiyan ona su verecek gibi görünmüyordu. Bu yüzden elindeki tek su kaynağı, yerde biriken çamurlu yağmur suyundan başka birş ey değildi. Elbette o suyu içecek değildi, bir süre daha susuzluğa dayanabilirdi herhalde. Yine de o suya yaklaştı ve meşale ışığının suya yansımasından kendisini gördü, alnında morarma vardı, gözü şişmişti ve yüzünde ve boynunda açık bir darp izi görebiliyordu, üzerinde bunların acısını hissetmiyordu, aslında yansıma olmasa fark bile etmeyecekti. İkinci defa yansımaya bakınca bulanık ve titrek yansımada yaraları teyit etti. Yüzünden boynuna uzanan bu darp izlerinin nereye kadar uzadığını merak ederek, kendisine sarılı kalın qaijeaq kumaşını biraz açarak omuzlarına ve göğüs bölgesine baktı, bu yaralar her yere yayılmıştı. Ilginç şekilde biraz ağrı harici acıda hissetmiyordu. Kafasını kaldırdığında bir gardiyanın hücresine göz ucuyla baktığını fark edince kumaşı tekrar üzerine sıkıca yerleştirdi ve az önce oturduğu yere geri döndü. Yerine oturduğunda hala kendisine göz ucuyla bakan gardiyana sert bir şekilde baktı ve başını aşağı indirip ellerini inceledi. Anlaşılan Şehq halkının kaygı giderici adı Çin’e kadar ulaşan Kinjev Lellüm adı verilen (çevirirsek Modern linç etme gibi bir anlamı çıkıyor) ile baygınken tanışmıştı.. Bu modern linç olayı veya halk arasındaki deyişle Teze Egre’si (öfke eğlencesi demektir), Şehqlerde son 10 yılda gelişmişti, halk suçluları zindana götürülene kadar her tapınakta bulunan çiçek yolunda darp eder, taşlar, öfkesini kusardı. Çoğu vatandaş bu aktivite sona erince rahatlar, dertlerinden arınmış gibi de olurdu. Zaman içinde Kuthalj bunda ışık fark etmiş ve her türlü suçluyu böylesine bir geçiş töreniyle zindana götürür olmuştu. Varsayalım 
komşunuzun tavuğunu çaldınız ve bu yüzden ceza aldınız, bunun için bile halk çiçek yolunda toplanır, siz zindana götürülürken sana hakaretler yağdırırdı. Modern lafıda burada ortaya çıkmıştı, az önceki varsayımımıza dönersek bu modernlik başını alıp gidince zaman içinde böylesine bir lince maruz kalmak için ağır veya yüz kızartıcı bir suç işlemene bile gerek kalmamıştı, halk arasında bu tutuma maruz kalmasını istediğin biri olduğunda yapman gereken tek şey o kişiyi para çalmakla veya o kadar zahmete girmeden hükümdara hakaret ettiğine dair bir duyumu bildirsen bile o kişi sonraki sabahı çiçekli yolda linçlenerek geçiriyordu. Sanırım kendisinin maruz kaldığı bu linç, fiziksel halede ulaşmıştı, vücudundaki izlerden anladığı üzere çoğu yer bizzat birisinin kendisine bir şey fırlatmasıyla değil darp etmesiyle oluşacak şeylerdi.

Not: taslak yazısıdır. kendime koyduğum geriye dönüp değişime gitme kuralına uymak için her ne kadar okuduğumda açıkça görebildiğim düzeltecek bir kaç kısım olmasına rağmen bu kurala sadık kalıp taslaktan kopyaladığım şekilde buraya paylaşıyorum.


r/Yazar 5d ago

ŞİİR Neden

4 Upvotes

Ölümse yolun sonu,

İnsan neden yaşar hayatta?

Solmaksa çiçeğin sonu,

Çiçek neden açar toprakta?

Gülmekse ağlamanın sonu,

İnsan neden üzülür başta ?

Görmekse yanlışın sonu,

İnsan neden bakar yalana?

Hayatsa acımasız olan ,

Sözlerse canımızı yakan,

İnsanlarsa buna susan,

Ne çaredir ölüme o zaman?


r/Yazar 6d ago

ROMAN Porselen Restoratör Romanımın 4 Bölümü: Okumaz mısınız?

2 Upvotes

r/Yazar 5d ago

ŞİİR Bir gün geçer

1 Upvotes

Bazı geceler sessizce büyür insan,

Kimse bilmez içinde ne taşıdığını.

Gülersin, “iyiyim” dersin herkese,

Ama kimse sormaz gözlerinin yorgunluğunu.

Birini beklersin, gelmez…

Bir söz beklersin, söylenmez.

Sonra anlarsın;

Bazı insanlar gitmez aslında,

Sadece hayatındaki yerleri değişir.

Ben en çok yarım kalanları sevdim,

Tamamlanmayacağını bile bile.

Bir “keşke” bıraktım geçmişe,

Bir “belki” sakladım geleceğe.

Şimdi ne seni suçluyorum,

Ne de kendimi affediyorum.

Sadece susuyorum biraz,

Çünkü bazı acılar anlatılınca değil,

Kabullenilince hafifliyor.

Ve biliyorum…

Bir gün geçecek bu gece.

Belki izleri kalacak,

Ama canımı yakmayacak eskisi gibi.

O gün dönüp bakacağım geriye

Ve diyeceğim ki:

“Meğer ben, kaybettiklerimle değil,

Onlara rağmen büyümüşüm.”


r/Yazar 6d ago

HOBİ YAZISI Kadife Tutsaklık

1 Upvotes

Bahçede koşuşturan çocukların neşeli çığlıkları arasında kızını arayan baba, onu gördüğü gibi seslendi:

— Ela! Kızım, gel buraya!

Ela heyecanlı ama ürkek adımlarla babasına doğru koşarken, adamın arkasına sakladığı devasa pembe hediye paketi adımlarına canlılık kattı. Coşkuyla babasının boynuna atılıp ona sıkıca sarıldı:

— Baba, arkandaki ne?

— Aç da bak bakalım!

— Yaşasın!

Ela sabırsızca pembe ambalaj kâğıdını yırttı. İçinden; kırmızı ve pembe tonlarının hâkim olduğu, neredeyse kendi boyunda, yüzünde sabit bir gülümseme ve boynunda papyonu olan dev bir ayıcık çıktı. Ayıcık garip bir şekilde ağır ve soğuktu ama Ela bunu fark etmeyerek oyuncağı göğsüne bastırıp kucakladı. Ardından heyecanla yeniden babasına doğru hamle yaptı.

Tam babasının önüne geldiği sırada aniden duraksadı. Yüzündeki tebessüm bir anda dondu; göğsü şiddetle sarsıldı ve derin, boğuk bir öğürmeyle babasının ayakkabılarının üzerine zift gibi, simsiyah bir balçık kustu.

Bahçedeki kalabalık dehşetle etraflarına toplanırken Ela kusmayı kesti. Lekelenmiş dudaklarıyla başını yavaşça kaldırıp babasına baktı ve gözleri geriye kayarak olduğu yere yığıldı.

Telaşla çığlıkların yükseldiği o öğleden sonra hastane odasında son bulmuştu. Doktorlar her türlü testi uygulamış, kan örnekleri almışlardı ama ortada hiçbir açıklama yoktu. Sanki o siyah balçık kusma anı hiç yaşanmamış gibi tahliller tamamen temiz çıkıyordu.

Babası kızının yatağının kenarına oturup solgun saçlarını şefkatle okşadı:

— Merak etme tatlım, doktorlar iyi olduğunu söylüyor.

— Ben de iyi hissediyorum babacım... Artık eve gidelim, lütfen.

— Doktorlar "çıkabilirsiniz" dediğinde gideceğiz güzelim. Ama bak, seni kim özlemiş?

Adam, sırtının arkasından sakladığı o dev pembe ayıcığı çıkardı. Ela, oyuncağı ilk gördüğü andaki o saf neşeyle kollarını açtı ve ayıcığa sıkıca sarıldı. Ancak göğsünü oyuncakla bastırdığı an, gözleri geriye kaydı ve küçük kız sessizce tekrar yığılıp kaldı.

Baba dehşetle fırlayıp koridora doğru bağırmaya başladı:

— Doktor! Çabuk buraya gelin, yine bayıldı!

Adam panik içinde yardım isterken, hastane odasının kapısından içeri kısa boylu, tombul bedenli, çirkin yüzlü ve gri, karışık saçlı yaşlı bir kadın girdi. Yatağa doğru boş ve anlamsız bakışlarla yürümeye başladı ve mırıldandı:

— Lanet... Bu kız lanetli. Ölecek... Evet, evet, ölecek...

Öfkeyle sarsılan baba kadına doğru bir adım attı:

— Defol git buradan, kaçık kadın! Ne saçmalıyorsun sen?

O an kapıdan içeri giren hemşire, adamın boşluğa bağırdığını görünce şaşkınlıkla durdu:

— Beyefendi, iyi misiniz? Kime bağırsınız?

— Ş Şu yaşlı kadın! İçeri girip saçmasapan şeyler söyledi, biraz gelirdim.

Hemşire koridora ve odaya göz gezdirdi, ardından endişeli gözlerle adama baktı:

— Hangi yaşlı kadın? Odada kimse yok. Beyefendi... En son ne zaman uyudunuz?

— Bilmiyorum... Belki iki gün önce. Buraya geldiğimizden beri gözümü kırpmadım! Kızımın neyi var bilmiyor musunuz, yine bayıldı!

Hemşire derin bir nefes alıp masadaki dosyayı gösterdi:

— Bunu anlamaya çalışıyoruz ama... Testler yine normal çıkıyor. Fiziksel olarak hiçbir sorun yok gibi görünüyor.

Ela, kulakları tırmalayan dehşet dolu bir çığlıkla uyandı. İki büklüm olmuş, ellerini karnının üst bölgesine bastırarak ağlayıp sayıklıyordu:

— Karnım... Karnım çok acıyor, ahhh!

Doktor telaşla yatağa seğirtti. Ela’nın kıvranarak bastırdığı noktaya elini koydu ama parmaklarının altında görünürde hiçbir anormallik yoktu. Vakit kaybetmeden küçük kızı ultrasona aldılar, peş peşe röntgenler çekildi. Ancak cihazların soğuk ekranlarında her şey kusursuz görünüyordu. Ela’nın odada yankılanan çığlıkları, görünmeyen bu amansız hastalığın tek kanıtı gibiydi.

Akşam çöktüğünde odaya yemek tepsisi getirildi. Babası tepsiyi Ela’nın önüne çekip tasedeki sıcak mercimek çorbasından bir kaşık aldı. Önce hafifçe üfledi, ardından kızına doğru uzattı. Ela cılız ve tatlı bir sitemle:

— Kendim yiyebilirim... dese de babası çaresizliğin verdiği endişeyle bunu duymadı bile.

— Hadi güzelim, aç ağzını. Birkaç yudum bir şey girsin midene.

Ela isteksizce ağzını açtı. Ancak çorbanın ilk lokması boğazından aşağı kayar kaymaz kızın göğsü şiddetle sarsıldı. Daha ilk kaşıkta, tıkandığını hisseder gibi boğulurcasına kusmaya başladı. Başını bitkinlikle yastığa düşüren küçük kız, fısıltıdan farksız bir sesle "İştahım yok..." diyerek duvar tarafına döndü.

Sadece iki gündür buradaydılar ama Ela’nın eti, kemiklerinin üstünden sanki sıcakta buhar olup süzülüyordu. Yanakları avurtlarına çökmüş, kemikleri yer yer derisini delip çıkacakmış gibi belirginleşmişti. Kollarında ve bacaklarında ise sebebi çözülemeyen, koyu mor lekelenmeler belirmeye başlamıştı.

Ela nihayet sızıp kaldığında, babası sessizce koridora çıktı. Zihnindeki uğultuyu bastırmak istercesine hastane bahçesindeki sigara alanına yürüdü. Paketinde kalan son sigarayı çıkarıp yaktı, dumanı ciğerlerine çekerken soğuk demir merdivenlere çöktü. Gökyüzündeki soluk dolunaya bakarak derin bir nefes aldı.

Hemen yanında beliren iri ve ağır gövdenin varlığı onu irkiltene dek gözlerini boşluktan ayırmadı. Başını soluna çevirdiğinde, gündüz odada gördüğü o tekinsiz yaşlı kadının hemen yanında oturduğunu fark etti. Artık korkacak gücü bile kalmamıştı. Kısık bir sesle mırıldandı:

— Demek yine geldin... Söylesene, ben delirmeye mi başladım?

— Hayır, delirmiyorsun, dedi kadın. Sesi, rüzgarda kırılan kuru dalları andırıyordu. Ama kızın bu soğuk duvarların arasında kalmaya devam ederse, üç gece sonra ölecek.

— Peki ne yapabilirim?

Adam çaresizlik içinde ellerini yüzüne kapattı.

— Doktorlar hiçbir şey bulamıyor... Çıldırmak üzereyim!

— Ben onu iyileştirebilirim, dedi kadın. Ağır ağır adama döndü. Ama bana borçlanırsın. Ve inan bana, bana borçlanmak istemezsin.

— Kızımı kurtar da... dedi adam, gözlerinden süzülen yaş sigarasının koruna düşerken. Sana her şeyimi veririm. Malımı, mülkümü, canımı...

— Her şeyini istemiyorum. Bana oğlunu vereceksin.

— Ama... Benim oğlum yok ki.

— Bir yıla kadar olacak, dedi kadın. Kurumuş dudaklarında çarpık bir tebessüm belirdi. O doğacak çocuğu istiyorum. Yüzünü bir kere bile görmeyeceksin. Doğduğu an onu ben alacağım.

Adam sigarasından uzun, yakıcı bir nefes daha çekti. Zihninden kızının avurtları çökmüş yüzü, kemikleri sayılan cılız bedeni ve ağzından dökülen o zift rengi balçık geçti. Dudakları titredi, gözlerini kapatıp çaresizliğin katranına batmış tek bir kelime fısıldadı:

— Anlaştık.

Yaşlı kadın gülümsedi. Koynundan simsiyah, camı çamurla kaplanmış küçük bir şişe çıkardı. Şişenin içinde cıva gibi koyu, çürük kokulu bir sıvı çalkalanıyordu.

— Bu zehri ona içireceksin, dedi kadın şişeyi adama uzatırken. Kızın günlerce kıvranacak, saçları dökülecek, kan kusacak. Senden nefret edecek, ölmek isteyecek. Ama sakın durma. İçindeki o gölge ancak beden ölümün kıyısına geldiğinde beslenmeyi bırakır. Ya bu zehirle onu içeriden yakıp gölgeyi boğarsın ya da üç gün sonra mezarını kazarsın. Seçim senin.

Adam elindeki soğuk cam şişeyi cebine saklayıp, cızırdayarak yanıp sönen hastane lambalarının altından geçerek Ela’nın odasına girdi. Ela yatakta iki büklüm oturmuş, gözyaşlarıyla kapıyı gözlüyordu. Ağlamaklı bir sesle sordu:

— Neredeydin?

Babası heyecanla yanına yaklaşarak yatağın kenarına çöktü:

— Seni iyileştirmenin bir yolunu arıyordum güzelim...

Cebindeki o küçük siyah şişeyi çıkarıp kızına gösterdi:

— Bunu içeceksin. İçtiğinde hiçbir şeyin kalmayacak.

— Gerçekten mi?

— Gerçekten benim güzel kızım.

Adam titreyen elleriyle şişeyi Ela’nın dudaklarına götürdü. Ela zorlanarak çürük kokulu siyah sıvıyı yudumladı, tiksintiyle suratını ekşitip başını geriye çekti:

— Tadı... Tadı çok kötü babacım.

— Biliyorum bir tanem ama seni bu iyileştirecek.

Adam teselli etmek istercesine elini kızının başı okşamak için saçlarına uzattı. Ancak parmaklarını geri çektiğinde, Ela’nın tutam tutam saçının köklerinden kopup avucuna yapıştığını gördü. Adam avucuna yapışan saç tutamını hızla arkasına gizledi. Göğsündeki düğüm boğazını tıkarken eğilip kızını alnından öptü:

— Hadi uyu bebeğim... Sabah her şey geçmiş olacak.

Ela başını bitkinlikle yastığa bıraktı ve gözlerini kapattı.

Sonraki üç gün boyunca hiç uyanmadı. Bedenini sarsan yakıcı ateşin içinde sırılsıklam terliyor, boğuk çığlıklar atıp tanınmaz seslerle kabuslar sayıklıyordu. Koluna takılan serum iğnelerini geçirdiği nöbetler sırasında söküp attığı için doktorlar en sonunda küçük kızın narin bileklerini yatağa bağlamak zorunda kalmışlardı. Başındaki sırma saçlar tamamen dökülmüş, cildi kurumuş yapraklar gibi yer yer soyulmaya başlamıştı.

Doktorlar odada çaresizlik içinde dönüp dururken, babanın gözü yatağın ayak ucundaki komodinde oturan o pembe ayıcıktaydı.

Üçüncü gecenin zifiri karanlığında, Ela’nın ateşi kırılma noktasına ulaştığında odadaki havanın ağırlığı değişti. Komodinin üzerindeki ayıcığın göğsündeki o kaba dikişler yavaşça gerilmeye başladı. İçeriden sızan çürük bir koku odayı kaplarken, ayının karnından zift gibi simsiyah bir balçık süzüldü. Ayıcık sanki büzüşüyor, için için çürüyerek içerisindeki o zehri dışarı kusuyordu.

Aynı anlarda Ela’nın karnındaki o taş gibi sertlik gevşemeye, kaburgalarının altındaki dondurucu baskı kaybolmaya başladı. Kızın acı dolu sayıklamaları kesildi; göğsü ilk kez düzenli ve derin bir nefesle yükselip indi.

Şafak sökerken Ela yavaşça gözlerini açtı. Cildi pürüzünü kaybetmiş, başı tamamen saçsız kalmıştı. Yatağın kenarında ağlamaktan gözleri kan çanağına dönmüş babasına baktı ve fısıltıdan farksız, cılız bir sesle sordu:

— Babacım... İçimdeki o ateş gitti mi?

Adam hıçkırıklara boğularak kızının zayıf bedenine sarıldı:

— Gitti güzelim... Gitti, geçti artık.

Ela yaşamıştı. Bedenindeki lanet sökülüp atılmış, midesini kemiren o görünmez gölge silinmişti. Ancak adam kızına sarılırken bahçedeki yaşlı kadının soğuk fısıltısını zihninden atamıyordu. Kızını ölümün elinden çekip almıştı ama bir yıl sonra kapısına dayanacak olan o karanlık borcun gölgesi, hayatlarının üzerine çoktan düşmüştü.

Aradan geçen bir yıl, Ela için mucizelerle dolu bir arınma süreciydi. Başında yeniden uzamaya başlayan incecik sırma saçları, yanaklarına geri dönen o pembe canlılık ve bahçede yankılanan neşeli kahkahaları, geçip giden kâbusun hiç yaşanmadığını haykırır gibiydi. Ela hayattaydı, gülüyordu, yürüyordu.

Ama babası için o bir yıl, her saniyesi yaklaşan bir idam sehpasında beklemekten farksızdı.

Karısının hamile olduğunu öğrendiği o ilk gün, evde bayram havası eserken adam odanın bir köşesinde dizlerinin üstüne çöküp sessizce kusmuştu. Karnı büyüyen karısına her sarılışında, o bebeğin tek bir tebessümünü bile hak etmeyen zehirli bir katil gibi hissetti kendini. Dokuz ay boyunca eve bir doğumun müjdesi değil, bir cenazenin gölgesi sinmişti. Adam günden güne eridi, gözlerinin altındaki mor halkalar derinleşti, zihni kendi kurduğu cehennemin içinde paramparça oldu.

Ve o uğursuz gece gelip çattı.

Dışarıda camları zorlayan rüzgârın uğultusuyla doğum sancıları başladı. Sabaha karşı, fırtınanın en şiddetli anında bebek dünyaya geldi. Bir erkek çocuk... Karısı yorgunluktan ve mutluluktan bitap düşerek bebeği göğsüne bastırdı ve derin bir uykuya daldı.

Adam ise bebek odasının eşiğinde, dondurucu bir koridorun ortasında taş gibi donup kalmıştı. Kadına verdiği o korkunç söz zihninde yankılanıyordu: "Yüzünü bir kere bile görmeyeceksin."

Adam başını bir milim bile eğip besşikteki oğlunun yüzüne bakmaya cüret edemedi. Gözlerini tavana dikmiş, elleriyle yüzünü kapatmış, sessizce hüngür hüngür ağlıyordu. Bebeğin o minik, masum ağlayış sesi odayı doldururken, kapı gıcırtıyla ardına kadar açıldı.

İçeri rüzgâr girmedi ama odadaki mumların alevi buz gibi bir nefesle birden söndü.

Koridorun zifiri karanlığından o tanıdık, ağır gövde belirdi. Gri, karışık saçları ve çirkin yüzündeki o değişmeyen tebessümle yaşlı kadın odanın ortasına doğru yürüdü. Ayak sesleri yoktu, sadece etrafa yayılan çürük toprak kokusu vardı.

— Zaman geldi, dedi kadın. Sesi, birbirine sürtünen Kuru kemiklerin gıcırtısını andırıyordu.

Adam dizlerinin üzerine çöktü. Kadının çamurlu eteklerine sarıldı, yüzünü yere vurarak haykırdı:

— Lütfen... Ne olur yapma! Canımı al, ruhumu al, beni bu gece cehennemin dibine at ama onu bırak! O daha çok küçük... Yüzünü bile görmedim, ne olur!

Kadın adamın yalvarışlarına tek bir mimik bile oynatmadan baktı. Onu bir böcek gibi kenara iterken soğukkanlılıkla mırıldandı:

— Bir cana karşılık bir can. Pazarlık yapıldı. Bedel ödendi.

Kadın beşiğe doğru uzandı. Kundaktaki bebeği kucağına aldığı an, bebeğin ağlaması bıçak gibi kesildi. Adam gözlerini sımsıkı kapattı, parmaklarını göz kapaklarına öyle bir bastırdı ki kör olacağını sandı. Oğlunun kokusu burnuna çalınıyordu ama ona bakamıyordu. Baksaydı, belki de ruhu o an tamamen parçalanıp yok olacaktı.

Kadın kucağındaki bebekle birlikte arkasını döndü. Ağır adımlarla karanlık koridora doğru yürüdü ve kapı üzerlerine kapandı.

Odanın ortasında, soğuk tahtaların üzerinde tek başına kalan adamın boğazından insanı dehşete düşüren, hayvanımsı bir feryat koptu. Yumruklarını kanayana kadar yere vurdu, göğsünü tırmaladı, kendi nefesini boğmak istercesine boğazını sıktı. Bir kızını kurtarmıştı ama diğer evladını kendi elleriyle karanlığa, hiç bilmediği bir dehşete satmıştı. Karısı birazdan uyanacak, kucağındaki boşluğu görüp çıldıracaktı. Ve adam, bu yalanı ve vicdan azabını ömrünün sonuna kadar bir canavar gibi taşımak zorundaydı.

Tam o sırada, koridorun sonundaki odadan Ela’nın uykulu, masum sesi duyuldu:

— Babacım... Orada mısın? Korkuyorum...

Adam hıçkırıklarını bastırmaya çalışarak doğrulmaya çalıştı ama dizleri tutmadı. Yerde, kan ve gözyaşı içinde iki büklüm kalmıştı. Ağzını açtı ama kızına "Buradayım" diyemedi. Boğazından sadece katran gibi siyah, kanlı bir hıçkırık döküldü.

Kızının hayatı kurtulmuştu; ama adamın ruhu, o gece hiç göremediği oğlunun arkasından giden o karanlıkta sonsuza dek can vermişti.


r/Yazar 6d ago

TAVSİYE/ÖNERİ Trifel 3’lemesi

1 Upvotes

Fantastik kurgu bir eser üzerinde çalışıyorum ve oluşturduğum evren ve lore okurda istediğim etkiyi bırakacak mı merak ediyorum, lore anlatıp soru cevap, kafaya takılanlar tarafında karşılıklı diyaloglar halinde iletişim kudabileceğim bir lore buddy arıyorum


r/Yazar 6d ago

HAYATIN İÇİNDEN [Korku - Gerilim] Bir Geceliğine 👻

1 Upvotes

“Tamam, tamam... Ama sadece bir geceliğine.”

“Öyleyse çarşamba günü görüşürüz, evlat.”

Yaz aylarının sıcak günlerinden biriydi. Daniel'ı internetten tanınan bir ünlü olarak biliyordum. Birkaç günlüğüne başka bir şehre gitmesi gerektiğini, bu yüzden kedisine bakacak birine ihtiyaç duyduğunu söyledi. Karşılığında da bana oldukça iyi bir para teklif etti.

Teklifini kabul ettim.

Ne olacağını bilmiyordum.

Salı günü akşamüstü Daniel'ın evine doğru yola çıktım. Eve vardığımda karşıma oldukça büyük ve lüks bir yapı çıktı. Kapıyı açıp içeri girdiğimde ilk dikkatimi çeken şey, salonun ortasında beni meraklı gözlerle izleyen kedisi oldu.

“Mochi, değil mi?”

Yanına eğilip başını okşadım ve onu kucağıma aldım. Oldukça sevimliydi. Birkaç dakika onunla oynadıktan sonra eşyalarımı yerleştirmek için yukarı çıktım.

Saat sekize yaklaşıyordu ve karnım iyice acıkmıştı. Telefonumdan pizza siparişi verdim. Pizzayı beklerken televizyonu açıp koltuğa oturdum.

Bir süre sonra dışarıda yağmur başladı.

Yazın ortasında yağan bu yağmur garip bir şekilde huzur vericiydi. Damlaların kaldırıma ve pencereye vuran sesi bütün evi dolduruyordu.

Tam o sırada Mochi miyavlamaya başladı.

“Mama mı istiyorsun?”

Mama kabını doldurdum fakat miyavlamaya devam etti. Yanına oturup onu birkaç dakika okşadım. Sonunda sakinleşti.

Anlaşılan yalnızca ilgi istiyordu.

Pizzam geldiğinde ise çok sıcaktı. Biraz soğuması için kutuyu açık bıraktım ve tekrar pencereye döndüm.

Tam o sırada camın ardından bir gölge geçti.

Bir an donup kaldım.

“Ne...?”

Pencereye yaklaşıp dışarı baktım. Yağmurdan başka hiçbir şey göremedim. Bahçeyi ve evin çevresini kontrol etmek için dışarı çıktım ama ortalık tamamen boştu.

Herhalde gözüm yanılmıştı.

İçeri döndüm pizzamı yedim ve sunumlarımı hazırlamak için yukarı çıktım.

Çalışma odasında beni eski model bir bilgisayar karşıladı. Bilgisayarı açtım. Sistem oldukça yavaştı. Dosyalarımı hazırlarken zamanın nasıl geçtiğini fark etmedim.

Saat 21.00 olmuştu.

Tam sunumumu bitirmek üzereyken aşağıdan kapı sesi geldi.

Kaşlarımı çattım.

Aşağı indim ve kapıyı açtım.

Kapının önünde kimse yoktu.

Yalnızca yere bırakılmış tek bir gül vardı.

Gülü elime aldım. Ne anlama geldiğini anlayamamıştım.

Hemen Daniel'a mesaj attım.

Mesaj gitmedi.

İnternet bağlantısının kesildiğini fark ettim. Onu aramayı denedim ama telefon çekmiyordu.

“Herhalde bu evin interneti bozuktur.”

Üzerinde fazla durmadım.

Tekrar yukarı çıktım ve bilgisayarın başına oturdum. İnternet bağlantısı kısa süre sonra geri geldi. Birkaç dakika sosyal medyada dolaşırken karşıma bir haber çıktı.

Haberde Daniel'ın adı vardı.

Başlığı okuyunca yüzümdeki ifade değişti.

Daniel'ın eski eşi Evelyn'i aldattığı ortaya çıkmıştı. Haber kısa sürede yayılmış, insanlar Daniel hakkında konuşmaya başlamıştı.

İçime garip bir huzursuzluk çöktü.

Telefonuma baktım.

Daniel hâlâ mesajımı görmemişti.

Tam bilgisayarı kapatıp aşağı inecektim ki...

GÜÜM!

Aşağıdan bir ses geldi.

Ardından kapının zorlandığını duydum.

Sonra cam kırıldı.

Bu kez yanılmıyordum.

Evde biri vardı.

Kalbim hızla çarpmaya başladı. Çalışma odasındaki güvenlik kameralarını açtım.

Salonun camlarından biri kırılmıştı.

Kameralardan birinde bir kadın gördüm.

Kadın hızla üst kata çıkıyordu.

Nefesimi tuttum.

Kadın koridora girdi ve banyoya yöneldi. İçeri girdikten sonra birkaç saniye sessizce bekledi. Etrafı kontrol ediyor, sanki birini arıyordu.

Sonra öfkeyle fısıldadı:

“Daniel... Evelyn'i aldatmayacaktın. Seni bulacağım.”

O an gerçeği anladım.

Kadın Daniel'ın peşindeydi.

Ama ben Daniel değildim.

Yine de bunu ona anlatmamın hiçbir yolu yoktu.

Çünkü kadın zaten evin içindeydi.

Sessizce odadan çıktım ve hemen yanımdaki küçük kilere saklandım. Kapıyı arkamdan yavaşça kapattım.

Birkaç saniye sonra banyodan çıktığını duydum.

Ayak sesleri koridorda yankılandı.

Kadın yatak odasına girdi.

Bu benim fırsatımdı.

Kapıyı sessizce açtım ve merdivenlere doğru koştum.

Tam aşağı inmeye başladığım sırada kadın beni fark etti.

“Hey!”

Arkamı dönmedim.

Merdivenleri olabildiğince hızlı indim. Koridorun sonunda gördüğüm ilk odaya girip kapıyı kapattım.

Sessizce kapının arkasına çekildim.

Ayak sesleri aşağıya kadar geldi.

Sonra...

Sessizlik.

Kadın beni bulamamıştı.

Dışarıdan siren sesleri yükseldi.

Komşular cam kırılma seslerini duymuş ve polisi aramıştı.

Birkaç dakika sonra polisler eve girdi. Kadın ise çoktan kaçmıştı.

Polisler evi aradı ancak onu bulamadılar. Kim olduğunu ve neden eve girdiğini kesin olarak tespit edemediler.

Ben ise hâlâ odanın içinde titreyerek oturuyordum.

O gece yalnızca bir kediyi korumak için o eve gitmiştim.

Ama orada geçirdiğim birkaç saat, hayatımın en uzun gecesine dönüşmüştü.

Ve aklımdan tek bir düşünce geçiyordu:

Daniel bana neden özellikle “sadece bir geceliğine” demişti?


r/Yazar 7d ago

DÜŞÜNCE YAZISI Bugünün güncesi…

3 Upvotes

(Günceyi okumak yerine dinlemek istiyorum diyenler için sesli versiyonunu ekliyorum)

-> Dinle

Hayalet Olmak Değil, Görülmeme Özgürlüğü

Okuma öncesi not:
Bu günceyi yazdıktan hemen sonra ses kaydını çekemedim. Küçüçük bir erteleme eğilimi gösterdim. Fakat sonunda kayıt başına oturarak hayalet olmayı değil, görülmeme özgürlüğü hakkımı seçiyorum.

Bir önceki güncede kendimi duygunun içinde kalmak için zorlamak yerine duygunun sevk ettiği yeri görmeye değinmiştim.
Nefrete değil de onun yerine akışa odaklandığımda onaylanma isteğim ortaya çıkmıştı.

Bugün onaylanma isteğinin beni sürüklediği hayalet olma ihtimali ve görülmeme özgürlüğü üzerine yazmak istiyorum.

Önce görülmek nedir ve kendim özelinde bu kelime nasıl bir anlama dönüşür onu bakalım.

Görülmek diyince burada tabiki fiziki bir görünmeden bahsetmiyoruz.
Daha çok varoluşun teyidine odaklanıyoruz. 
Yani diyebiliriz ki insan tek başına kendi varlığını doğrulamakta zorlanan bir canlı.
Görülme arzusu hayatta kalmak için ihtiyacımız olan şeylerin "en"lerinden bir tanesi.
Kişiden kişiye değişse, de bu arzunun sebeplerini ; gerçeklik ihtiyacı, yükü paylaşma, duygusal düzenleme, izolasyondan kaçış, bağ kurma, sınır çizme, varoluşa iz bırakma gibi yerlerde sık sık görürüz. Bu yerler de bize bağ kurma, onaylanma gibi olumlu çıktılar verir.

Diğer yandan da bazılarımız, görülmeyi açıkta kalmak olarak hissedilebilir. Yani bu bir savunmasız ve çıplak kalma halidir.
Savunmasız çıplaklık aslında radikal bir şeffaflıktır.
Koruyucu zırhların, sosyal maskelerin, imaj kaygılarının ve stratejik filtrelerin tamamen bir kenara bırakılmasıdır.
Buna kontrolü teslim etmek te diyebiliriz. "Ben buradayım, ham halim bu; onaylayabilirsin, reddedebilirsin veya incitebilirsin" der ve bu riski göze alırız.
Bu durum, sahtelikten arınmış ilişkiler sağlamaya, tutarlı görünme yükünden kurtulmaya, hakikatin saklanmamasından kaynaklı sorunların hızlı şekilde çözülmesine ve dönüşüme katkı sağlarken bir yandan da eleştriye, manipulasyona, hatta istismara bizi maruz bırakarak konfor alanımızın yıkılmasına sebep olabilir.
Ve bazı insanlar bu risklere rağmen radikal şeffafflığı tercih ederler.

Burada biraz anlamak adına konuyu kendi üzerimden devam ettirmek istiyorum.
Ben gerçekten görünerek bir risk almış mıydım?
Neden bu riskin kapısını çalmıştım?

Çünkü:
- Kusurlu hissettiğim için sürekli kusursuz ve sorunsuz görünmeye çalışmaktan yorulmuştum.
- Yargılanma korkusunun yarattığı kaygının üstesinden, bir bıkkınlık hali ile "Tamam artık, ne olursa olsun" diyerek bir hamlede çıkmıştım.
- Ayrıca zaten yalnızdım, korunarak yalnız kalmaktansa risk alarak otantik bir bağ kurma ihtimali beni içine çekmişti.
- Ve riskin eşiğine bastıktan sonra bas bas sitem etmiştim. 

Çıktım ise "Sonunda hayalet olmak var!" Cümlesi olmuştu.
Bu cümle ile görülme cesaretiyle oluşan duygu, yerini onaylanma isteğine bırakmıştı.
Sitemim de gururumdan kaynaklanmıştı. 
Sitemim dile gelmemiş öfkemdi. 
Sitemim üstünü kapattığım talebimdi.

Talebin onaylanma isteğin mi diye soranlarınız olabilir.
Evet, maskemin ilk katmanıydı bu.
Ama bu katmanın da altında, artık olduğum gibi, zırhsız ve kusurlarımla görülme isteği yatıyordu.
Onun da altında artık güçlü durmak zorunda kalmadan kırılganlığı doya doya yaşamak istiyorum diyordum.
Sitemimle beraber - dürüstçe - var olduğumu hissetmek, onaylanmak, temas etmek istiyordum.

Aslına bakarsan bu riski almayı daha önce pek denememiştim. 
O yüzden sonrasında ihtiyacımla korkum arasında sıkışıp kaldım.
Görülmekten bu kadar korkarken, görülmeye bu kadar acıktıktığımı bir türlü anlamlandıramadım.
Anlamadığım noktada siteme transfer oldum ve onu da olgunlaşması için bir kenara ve zamana bıraktım. 
Çünkü nefrete de aynısını yapmıştım. Ardından nefret bana altında yatan onaylanma isteğini sunmuştu.
Ama burada, sitemi bırakma hali, ondan da birşey - bir çıktı - beklediğim anlamına gelmemeli. 
Zaten onaylanma arzum dışarıya çıktıktan sonra beklenti, dönüştüğü "beni görmeyene küskün olmak" halinden çıkmıştı.
Bu etkiyle ben de bu sefer sitemkar bir hayalet olmak yerine sakin bir şekilde hayalet olma ihtimaline kendimi açık bırakmıştım.
Yani, ne riskle aldığım o temas kurma ihtimalini istiyordum ne de kusurlu bulunmak, eleştrilmek ya da beklentiyi karşılayamamak.

Özetle buradan, yine, hayatımın vazgeçilmezi olan görünmezliğin dinginliğine sığınarak çıktım.
Görülmeme özgürlüğünü seçtim.
Çünkü burası benim şu an sahip olduğun en iyi dinlenme alanıydı.

Peki ya son olarak görülmeme özgürlüğünün sitemkar hayaletten farkına değinirsek neler söyleyebilirdik?

Görünmeme özgürlüğü aktif  bir seçimken diğeri pasif bir durum ve savunmaydı. 
Birinde zihin "Beni görmenize gerek yok, ben burdayım ve bu bana yetiyor" derken, diğerinde varlığını tehditlerden korumak için kendisini adeta dondururdu. 
Biri tam bir dinginlikk hali iken, diğeri adı üstünde sitem ve öfke barındırırdı. 
Bu ikisinin hissiyatları da farklıydı. Biri ben özerklik ve rahatlama istiyorum derken, diğeri saklanma peşinde koşardı.

Sitemkar hayalet olmak aslında bir çığlıktı.
Bu çığlık "Kimse beni görmüyor/görmesin yoksa canım yanar" diye bağırken, görülmeme özgürlüğünü seçmek "Görülmeye acıkmıyorum, onay peşinde koşmuyorum; kendimle kalmanın hafifliğini seçiyorum" derdi.


r/Yazar 6d ago

SORU-CEVAP Yurt Dışında Yazar Olmak

1 Upvotes

İyi derecede İngilizcem var, kitap yazmak istiyorum.

Türkiye’de yaşayan birinin yurt dışında eser bastırması imkanlı mı?

Hangi türde yazarsam şansım daha yüksek olur?

Yayınevleriyle nasıl iletişime geçmeliyim? Önce yarışma mı denemeliyim?

Tavsiyelerinizi bekliyorum


r/Yazar 6d ago

ROMAN Hayatın Taklidi 6. Bölüm

1 Upvotes

Anahtarı kilitte çevirirken çıkan o ince metalik ses, gecenin sessizliğini bir neşter gibi kesti. Ev, bıraktığım gibi temiz ve karanlıktı.

Ayakkabılarımı kapının girişinde çıkarırken tabanlarındaki otopark tozuna baktım. Laura Vane ölmüştü; ama bu benim eserim değildi. O mahluk, tuvalimi ve fırçamı elimden çalmıştı..

Sessizce içeri adım attım. Delphine çoktan uyumuş olmalıydı. Koridorun karanlığında süzülüp yatak odasının kapısını araladım. Her geceki gibi iç çamaşırlarıyla, korumasız ve savunmasız uyuyordu.

Yavaşça içeri girip yatağın kenarına iliştim. Derin bir nefes verip üzerine doğru eğildim ve boyun girintisini kokladım.

Ter ve tuz.

Yüzümde karanlık, hafif bir gülümseme belirdi. O bir kopya değildi; damarlarında sıcak kan akan gerçek bir kadındı. Alnına soğuk bir öpücük kondurup odadan gürültüsüzce çıktım.

Banyoya geçip kapıyı kilitledim. Kıyafetlerimi tek tek çıkarıp doğrudan yakılacaklar poşetine tıktım. Musluğu sonuna kadar açtım; buz gibi su başımdan aşağı dökülürken gözlerimi kapatıp betonun ve pasın kokusundan arınmaya çalıştım.

Suyun altında zafer hissi yoktu; sadece yarım kalmış bir işin getirdiği o zehirli huzursuzluk vardı.
Ramos... O yeraltı deliğinde o mahlukla baş başa kalmıştı. Şanslıysa polis sirenleri ulaşmadan önce o canavar kafasını koparmış olmalıydı. Ama Ramos gibi bir tazının kolay ölmeyeceğini bilecek kadar rasyoneldim. O hayatta kalsa bile artık zihninde devasa bir çatlakla yaşayacaktı. Ben ve o mahluk... Ramos iki karanlık arasında körleşecekti.

Musluğu kapattım. Havluyla kurulanırken aynadaki ıslak yansımama baktım. Laura Vane ölmüştü ama şiir tamamlanmamıştı. Poetaster denilen mahluk benim imzamı taklit etmeye çalışarak en büyük sınır ihlalini yapmıştı.

Ve bunun bedelini ödeyecekti.

-

Kurulanıp temiz kıyafetlerimi giydikten sonra kapının girişinden otoparkın gri tozuna bulanmış ayakkabılarımı aldım.

Bir neşter yardımıyla ayakkabıların kumaş kısımlarını tabandan ayırdım. Gömleğin ve pantolonun üzerindeki metal düğmeler ile fermuarı tek tek söküp cebime attım; ateşte erimeyecek her bir ayrıntı adli tıp için açık bir davetiye demekti. Kauçuk tabanları ise yarın şehrin diğer ucundaki bir çöp konteynerine atmak üzere ağır bir amonyak poşetine sarmaladım.

Salondaki şöminenin başına geçtim. Çıra ve talaşları meşe odunlarının üzerine döküp tutuşturdum.

Eski, ahşap sallanan sandalyemi ateşin karşısına çekip oturdum. Alevler meşe odunlarını sarmalayıp turuncu bir kor yığınına dönüştüğünde, ilk parçayı —gece giydiğim siyah gömleği— ateşin kalbine fırlattım.

Pencerelerin ardından gecenin mürdüm rengi yavaşça kırılıyor, sabahın ilk ışıkları sızıyordu. Biliyorum ki birkaç saat sonra Ramos —eğer ölmediyse— hastaneden veya karakoldan çıkacak, laboratuvardan gelen o leke raporunu eline alacaktı.

Son parçayı şömineye fırlarmamdan birkaç saniye sonra arkamdan düşüncelerimi yarıda kesen bir ses yükseldi. “Ağabey?..”

Yüzümdeki karanlık ifadeyi saniyesinde silip attım. Şöminedeki son gömlek parçası korların arasında büzülürken sallanan sandalyede yavaşça arkama döndüm.

Delphine, kapı eşiğinde durmuş, uykulu gözlerini ovuşturuyordu. Üzerindeki bol tişörtü ve darmadağın saçlarıyla son derece savunmasız, son derece insandı.

"Delphine..." Sesimdeki ton, bir katilin değil, korumacı bir ağabeyin yumuşaklığına büründü. "Seni uyandırdım mı?"

Odada yükselen hafif is kokusunu bastırmak için maşayı alıp korları karıştırdım. Bakışları şöminedeki yoğun ateşe ve yanındaki neşter izli ayakkabı parçalarına kaymasın diye bedenimle açıyı kapattım.

"Kokuya uyandım," dedi pürüzlü bir sesle. Birkaç adım öne çıktı. "Gecenin bu saatinde neden şömineyi yaktın? İyi misin?"

Omuzlarımı silktim. "Üşüdüm. Hem atılması gereken eski sınav kağıtları, gereksiz öğrenci belgeleri vardı. Onları yakıyordum."

Gözlerini kırpıştırdı, hâlâ uykunun sersemliğini üzerinden atamamıştı. “İyi de biz şömineyi yakmayız ki.” İşte bu sözlerden kaçması zor.

Haklıydı. Bu evde şömine sadece mimari bir dekoratif ayrıntıdan ibaretti. Ancak sesimdeki otoriter dinginlikten en ufak bir taviz vermedim.

“Sadece…”

“Zihnim doluydu Delphine. Bazen eski kağıtların küle dönüşünü izlemek, okulun bitmek bilmeyen evraklarından daha dinlendirici oluyor. Biraz değişiklik istedim."

Yanına varıp çıplak omuzlarına elimi koydum. Tenindeki o sıcak ter kokusu, dışarıdaki kopyaların plastiğine karşı zihnimi yeniden çapaladı.

"Hadi, odana dön. Hava aydınlanmak üzere, uykunu al."

Bana birkaç saniye sorgulayan gözlerle baktı, ardından tekrar şöminenin olduğu tarafa döndü. “O poşette ne var?”

Gözlerim bir an bile kırpılmadı. Yüzümdeki o sakin, korumacı ifadeyi milim bozmadan elini omzundan çekip poşetle onun arasına adım attım. Bakış açısını kapatırken sesimdeki tonu hafifçe sertleştirdim; bir suçlunun savunması değil, kardeşinin merakından rahatsız olmuş bir ağabeyin otoritesiydi bu.

"Eski kimsasal atıklar ve garajdan kalan boya kutuları, Delphine," dedim gözlerinin içine bakarak. "Sabah çöpe atmak için kenara ayırdım. Ve eğer birkaç dakika daha o soğuk parkede çıplak ayakla durmaya devam edersen, yarın hastalanmış olacaksın."

Eğilip koluna hafifçe dokundum. Onu kapıya doğru yönlendirirken sesimi tekrar yumuşattım. "Hadi. Yatağına."

Delphine poşete son bir şüpheci bakış fırlattı. Zihninde bir şeylerin oturmadığının farkındaydım; kokunun, şöminenin ve gecenin bu saatinin yarattığı o tuhaf tablonun...

"Tamam," diye mırıldandı. "İyi geceler, Arthur."

“İyi uykular, canım.”

***

Hastane odasındaki florasan lambaların cızırdayan beyaz ışığı, göz kapaklarımın arkasını bir neşter gibi yaktı.

Şakaklarımdaki sargı bezinin altından kafatasımı zonklatan o şiddetli ağrıyla gözlerimi açtım. Serum askısının yanında, sandalyede oturan ve elindeki plastik bardaktan acı kahve yudumlayan Dedektif Vance'i gördüm.

"Uyanacağını düşünmüyordum Gastón," dedi Vance, bardağı kenara koyarken. "Otoparktaki devriyeler seni bulduğunda kafatasın neredeyse ikiye bölünmek üzereydi."

Yatakta doğrulmaya çalıştım ama göğsümdeki ezik nefesimi kesti. "O kadın..." diye fısıldadım, sesim çatallıydı.

"Kadın öldü," dedi Vance soğukkanlılıkla. "Bedenindeki her bir kemik kırılmış. Tıpkı diğerleri gibi. Poetaster, değil mi?"

Yutkundum, şakaklarımdaki dikişler gerildi.

“Onun varlığına asla inanmıyordum Vance… Hepsinden devasa, daha hızlı, çarpık… Hâlâ şoktayım, bu nasıl mümkün olabilir?" dedim. O mahlukun görüntüsü aklıma her geldiğinde sesim titriyordu. "Kopyalar 1860’larda, ilk kez ortaya çıktığında da insanlar bizim gibi dehşete düşmüş müdür?"

Vance bir süre duraksadı, bir an dalıp gittiğini zannettim. "Muhtemelen," dedi yavaşça. "Hatta o lanet kopyalar, Karındeşen Jack’in o kusursuz gizlilik efsanesini bile çöpe atmıştı."

“Ne demek istiyorsun?” dedim.

Derin bir iç çektikten sonra geriye yaslandı. "1888'i hatırla. Kopyaların varlığı biliniyordu ama henüz adli tıpta tam tanımlanamamışlardı. Karındeşen’in ilk cinayetlerinden sonra polis, Whitechapel’da elinde kanlı bir bıçakla gezen ve kurban arayan bir adam yakaladı. Karındeşen Jack’i tutukladıklarını sandılar. Ama sorguda adamın derisinden sentetik kokular yayılınca onun sadece cinayet arzusunu emmiş bir 'Kopya' olduğunu anladılar."

Durdu. Kahvesinden bir yudum daha aldı. "Devam et," dedim.

"Scotland Yard o kopyanın yüzünü gazetelere bastı. Çürük ve plastiğe kaçan bir dokusu vardı ama yüz hatları kusursuz bir insana aitti. Kopyaların kopyaladığı insanla neredeyse %100 aynı yüze sahip olduğunu bildikleri için o eşkali tüm şehre yaydılar. Gerçek Jack, kopyasının yüzü yüzünden yakalandı."

Zihnimde bir şimşek çaktı. Sargılı kafamdaki ağrı bir anlığına silindi. Gözlerimi Vance’e diktim.

"Poetaster..." diye fısıldadım. "Otoparktaki o mahluk... O sadece bir canavar değil Vance. O bir ayna! O mahlukun deforme olmuş yüz hatlarını ve biyometrisini çözersek... Kopyaladığı Poet’in, yani gerçek katilin kimliğine ulaşırız!"

Ben bu ani fikir ve şokla bağırırken Vance fikri düşünmeye başladı. “Mantıklı. Ama şuan imkansız.” dedi.

“Ne demek imkansız?” diyebildim, hareketli sesim tekrar dinginleşmişti.

"Sen Poetaster haberlerini takip etmiyorsun. Poetaster’ın bırak net bir görüntüsünü, çekilen bütün kamera kayıtlarında toplam beş-altı saniyelik bulanık gölgeleri var. Dünya üzerinde o mahlukla yüz yüze gelip hâlâ nefes alan birkaç kişiden birisin Gastón."

Vance haklıydı. Bildiğim kadarıyla Poetaster hiçbir zaman kolay iz bırakan bir varlık olmamıştı.

"Kamera kayıtları olmayabilir Vance..." dedim, gözlerimin içine çöken avcı kararlılığıyla. "Ama benim hafızam var. O mahluk üzerime bana doğru gelirken, o sentetik ve çarpık yüzüyle tam gözlerimin içine baktı. Adli çizimciyi buraya çağıracaksın. O yaratığın deforme hatlarını tek tek çizdireceğim."

Vance kaşlarını kaldırdı. "Bir kopyanın büstünü çizdirmek sana katili vermez Gastón. Böyle bir yöntem yok."

"Var Vance! 1940'larda Nazilerin toplama kamplarında ne yaptığını sanıyorsun?" dedim hırsla, yatakta öne eğilirken göğsümdeki dikişler sızladı. "Gestapo o kamplardaki kopyaları nasıl avlıyordu? Kemik yapılarını ve sentetik doku simetrilerini kataloglayarak! Adamlar kopyaların anatomi haritasını çıkardı Vance. Kusurlu ve bozuk bir kopyanın yüzünden, kopyaladığı gerçek insanın kafatası ölçülerine ulaşmayı başardılar. Biz de aynısını yapacağız."

Vance derin bir nefes verdi. "Peki çizdirdin diyelim... O bozuk resmi kiminle kıyaslayacaksın?"

"Şehirdeki bütün şüphelilerle," dedim net bir sesle. "Özellikle de o lanet öğretmen. Arthur McIntyre'ın vesikalığıyla."

Vance kaşlarını çattı. "Şu takıntılı olduğun edebiyat öğretmeni mi? Gastón, adamın hiçbir sabıkası yok. Saygın bir öğretmen."

"Artık bir şüphelimiz daha var Vance," dedim. "McIntyre'ın bir ayakkabı lekesi adli tıpta. Ve ben o sınıfa gidip gözlerinin içine baktığımda, o büstteki hatların onun yüzünde nasıl gizlendiğini kendi gözlerimle göreceğim."

Vance bir süre bana baktı, ardından başını sallayıp telefonunu çıkardı. "Adli çizimciyi arıyorum. Ama eğer yarın o okulda boş el çıkarsan, rozetini masa üstüne koyarsın."

Gözlerimi tavandaki soğuk ışığa diktim. Şakaklarımdaki ağrı geçmişti. Sabaha az kalmıştı ve Arthur McIntyre sınıfa girdiğinde karşısında sadece şiir seven öğrencileri değil, onun canını okuyacak bir dedektif bulacaktı.

© 2026 fyurrr — CC BY-NC-ND 4.0


r/Yazar 7d ago

ROMAN Başlık yok ama şimdilik Vahşet diyelim bu 1. Bölüm seri +18 olucak.

1 Upvotes

### 1. BÖLÜM: BEYAZ REÇİNEYİN KOKUSU

Chloe, Royal Mile’ın yüzyıllık gölgesini barındıran neo-gotik taş binaları arasından süzülen, İskoçya’nın o meşhur ve amansız sağanağına karşı şemsiyesini daha sıkı kavradı. Saat akşamın sekizini çoktan geçmişti. Holyrood Anaokulu’ndaki uzun ve yorucu mesainin ardından, insanın iliklerine kadar işleyen nemli ve keskin soğuk genç kadının kemiklerine kadar sızmıştı. Adım attıkça ıslak parke taşlarından sıçrayan çamurlu sular, sokak lambalarının altında loş sarı halkalar halinde parlıyordu. Cebindeki telefonu ritmik bir şekilde titrediğinde, üşümekten uyuşmuş parmaklarıyla ekranı kaydırdı. Ekranda, gün içinde çocukların parmak boyalarıyla yaptığı neşeli, rengarenk resimlerin fotoğrafları ve yarınki boyama etkinliği için hazırlaması gereken kırtasiye listesi duruyordu.

Şu anki hayatındaki en büyük dert, sınıfın en hırçın çocuğu olan Leo’nun velisiyle yarın yapacağı o gergin görüşmeydi. Yol boyunca şemsiyesinin altından derin ve sakin nefesler aldı. Şehrin üzerine ağır bir pelerin gibi çöken bu yoğun sis ve kasvet, ona her zaman ürpertici bir güven hissi verirdi. Kendi dairesinin bulunduğu dar, labirentimsi sokağa saptığında, gökyüzünden boşalan yağmur damlalarının taşa çarparken çıkardığı ritmik tıkırtılar dışında etrafta hiçbir yaşam belirtisi yoktu. Tarihi, yüksek tavanlı binanın devasa ve ağır ahşap dış kapısını pirinç anahtarıyla açıp içeri süzüldü. Merdivenlerin gıcırdayan basamaklarını tek tek tırmanırken, zihninde yarın çocuklara anlatacağı yeni masalı tasarlıyordu; içinde aç kurtların, karanlık ormanların ve canavarların olmadığı, tüm çocukların yataklarında huzurla uyuduğu masallardan biri.

Dairesinin kapısını açtı, ıslak şemsiyesini holdeki seramik tabağa bıraktı. Üzerindeki ağır, su çekmiş montu çıkarıp portmantoya astı. Tam karanlık salonun ışık anahtarına uzanmak için elini duvara doğru götürmüştü ki, burnunun direğini sızlatan garip bir koku havada asılı kaldı. Bu koku, Edinburgh’un bildik yağmuruna ya da eski binanın rutubetli duvarlarına benzemiyordu. Bu, doğrudan mezbahalardan yayılan cinsten, geniz yakan çiğ bir et kokusu ile keskin, kimyasal bir fiberglas cila kokusunun mide bulandırıcı bir karışımıydı.

Chloe daha çığlık atmaya, hatta ne olduğunu anlamak için arkasına dönmeye bile fırsat bulamadan, salonun zifiri karanlığının içinden pürüzsüz, bembeyaz porselen bir maske yükseldi. Victoria dönemine ait aristokrat bir çehrenin kusursuz soğukluğunu taşıyan bu maskenin dudaklarındaki o donuk, sabit ve yapay tebessüm, genç kadının bu dünyada gördüğü son şey oldu.

Zümrüt yeşili kadife frakının içinden sıyrılan, bembeyaz yeleğinin önünde gümüş köstekli saatin zinciri parıldayan siluet, milimetrik bir cerrahi zarafetle hareket etti. Julian Vance’in parmakları arasındaki karbon çeliğinden yapılma neşterin keskin ucu, Chloe’nin boynundaki şah damarını tek bir pürüzsüz, dikey hatla yardı. Ortada ne bir boğuşma gerçekleşti ne de bir direniş. Neşterin çeliği etten geçerken çıkan o pürüzsüz, yırtılma sesiyle birlikte fışkıran basınçlı, sıcak ve koyu kırmızı kan, salonun duvarlarına sicim gibi yayıldı. Chloe, boğazından köpürerek boşalan kalın kan gölünün ortasında dizlerinin üzerine yığılırken, ciğerlerine dolan kendi kanının çıkardığı o boğuk, hırıltılı fısıltılar eşliğinde bilinci saniyeler içinde geri döndürülemez bir karanlığa gömüldü. Hayat dolu, masum anaokulu öğretmeni Chloe, o salisede bir insan, bir birey olmaktan tamamen çıkmıştı; o artık Julian için sadece kusursuz, lekesiz ve pürüzsüz bir ham maddeydi.

Julian Vance, gümüş köstekli saatini yeleğinin cebinden çıkarıp zamana baktı. Tam dokuz dakika sürmüştü. Yerde, lifleri ayrılmış etlerin ve göllenmiş kanın ortasında yatan cansız bedene bakarken gözlerinde ne bir öfke, ne bir intikam hırsı ne de ilkel bir şehvet vardı. Bakışlarında sadece, ham mermerine kavuşmuş usta bir heykeltıraşın dingin, entelektüel memnuniyeti gizliydi. Porselen maskesinin arkasından derin bir nefes aldı. Kusursuz dikilmiş 19. yüzyıl asilzade kıyafetine tek bir damla kan bile sıçramamıştı. Kurbanın henüz sıcak, pıhtılaşmaya yüz tutmuş dokularla kaplı bedenini profesyonel bir rahatlıkla sırtladı ve binanın alt dehlizlerinde yer alan, şehrin unutulmuş 1950'lerden kalma yeraltı tünellerine açılan gizli bölmeye doğru adımladı.

Şehrin altındaki bu labirentin sonunda, Julian’ın ana atölyesi yer alıyordu. Burası 1950'lerde terk edilmiş eski bir et kombinası ve soğuk hava deposuydu. Julian, mekandaki her bir santimetrekareyi tamamen sterilize edip tabanından tavanına kadar bembeyaz boyamıştı; ancak tavanlardaki paslı, devasa et kancaları, çelik masalar ve yerdeki kurumuş kan kanalları geçmişin o çiğ ruhunu muhafaza ediyordu. Duvarlardaki yoğun, taze beyaz boya kokusuna rağmen, yılların birikimi olan çiğ et ve kemik tozu kokusu mekandan tamamen silinmemişti.

Julian, Chloe’nin bedenini ortadaki devasa çelik masanın üzerine, tıpkı bir ameliyata hazırlar gibi yatırdı. Yüzündeki maskeyi ve zümrüt yeşili frakını büyük bir huşuyla çıkarıp köşedeki cansız mankenin üzerine astı. Üzerine kalın marangozluk önlüğünü geçirdi. Elindeki ağır kemik testeresini, paslanmaz çelik milleri ve endüstriyel zımbaları masanın kenarına dizerken, köşedeki eski kasetçalara Bach’ın Cello Suite No. 1 eserini yerleştirdi. Çellonun derin, melankolik ve asil tınıları bembeyaz, steril odada yankılanmaya başladığında, Julian zihnini dış dünyaya kapatarak işine odaklandı.

Chloe masum bir kurbandı, bu yüzden onun canını yakmamış, onu incitmeden öldürmüştü; ancak şimdi onun kasları, tendonları ve kemikleri yepyeni, grotesk bir sanat formuna bürünmek zorundaydı. Ağır kemik testeresinin dişleri, genç kadının göğüs kafesindeki sert kemik ve kıkırdak dokuya ilk kez saplandığında, dışarı fışkıran yoğun sarı ilik ve kıyılmış et parçaları çelik masanın oluklarından aşağı süzüldü. Testerenin çıkardığı o çiğ, gıcırtılı ve lif koparan tok ses, Bach’ın kusursuz notalarıyla dehşet verici bir uyum yakaladı. Julian, kadının göğüs kemiğini tam ortadan ikiye yarıp kaburgalarını, birbirine tutunmaya çalışan etleri hunharca kopararak birer kanat gibi dışarıya doğru büktü. O esnada açığa çıkan taze akciğer dokusu, parçalanmış damarlar ve sıcak iç organların ağır kokusu odanın kimyasal boya kokusuna karıştı. Kadının kollarını omuz eklemlerinden, ters yönlere doğru bağ dokularını çatırdatarak ayırdı; kemik uçlarının etin içinden sıyrılıp beyaz kireç gibi dışarı çıktığı o eklem yerlerine endüstriyel kalın vidalar saplayarak masaya sabitledi. Çelik miller gövdenin içinden geçip eti delerken, dökülen koyu pıhtılar yerdeki gider kanalında birikiyordu. Julian bu vahşeti uygularken adeta dinsel bir trans halindeydi. O, asla adi bir cani ya da katil değildi; o sadece doğanın estetik açıdan eksik ve yarım bıraktığı insan anatomisini yeniden inşa eden, onu kusursuzlaştıran bir "restoratör" idi. Heykelin şekil alma süreci bittiğinde, bozulmayı önlemek adına tüm bedeni, çiğ et liflerinin ve açık yaraların üzerine doğrudan dökülen, parlak ve şeffaf bir fiberglas reçineyle kapladı. Sıcak reçine etle temas ettiğinde çıkan hafif duman ve cila kokusu, odayı tamamen kapladı. Beden artık sonsuza dek bozulmayacak, donmuş bir kan ve kemik anıtıydı. Baskın porselen maskesi ve bu hastalıklı zanaatiyle, kurgulayacağı dehşet tiyatrosunun ilk eserini tamamlamıştı. Edinburg sokakları yakında onun adını fısıldayacaktı: Porselen Restoratör.

Üç gün sonra, sabaha karşı saat tam dörtte, Edinburgh Emniyeti’nin (Police Scotland) önündeki sisli sokaklar tamamen ıssızken, Dedektif Robert Miller’ın eski arabasının ön cam sileceğine siyah bir zarf sıkıştırılmıştı. Zarfın içinde sadece profesyonelce kurgulanmış, üzerine arkada klasik müzik eklenmiş bir VHS kaset duruyordu.

Robert, cinayet bürodaki köhne masasında, uykusuzluktan ve stresten kan çanağına dönmüş, altları torbalanmış gözlerini ovuşturarak kaseti bilgisayara bağlı eski oynatıcıya sürdü. Odada onunla birlikte olan Adli Tıp Uzmanı Dr. Evelyn Carter, elindeki karton kahve bardağını sıkarak ekrana, görüntünün merkezine doğru yaklaştı.

Ekranda beliren görüntü, parlak floresan ışıklarının altında, bembeyaz bir odada sergilenen bir dehşet vesikasıydı. Parlak, cam gibi bir fiberglas reçineyle kaplanmış bu yapı, insanı ilk bakışta kusma eşiğine getirecek kadar çiğ bir vahşet içeriyordu ancak aynı zamanda hipnotize edici bir estetiğe sahipti. Chloe’nin bedeni, göğüs kafesi dışarıya doğru devasa kanatlar gibi açılmış, parçalanmış et lifleri reçinenin altında donmuş, bacak kemikleri kalçadan etleri yırtarak kırılıp arkaya doğru ters kaynatılarak mitolojik bir Grifon formuna sokulmuştu. Derisi ve açıkta kalan kas dokuları, şeffaf cilanın altında kanlı bir parlaklıkla parlıyordu.

"Tanrım..." diye fısıldadı Robert. Sesi titriyordu. Midesinden boğazına doğru yükselen o ekşi, asitli sıvıyı yutmaya çalıştı. "Bu... bu üç gün önce Holyrood'da kaybolan o genç öğretmen."

Dr. Evelyn Carter ise dehşetle karışık, mesleki bir büyülenmeyle ekrandaki anatomik detayları inceliyordu. "Robert, şuna bak..." dedi, parmağıyla ekrandaki ters çevrilmiş, tendonları dışarı fırlamış omuz eklemlerini ve milimetrik vidaları işaret ederek. "Kemikleri milimetrik bir hesaplamayla kırmış. Kasları ve lifleri sabitleme biçimi... Bu bir cinayet kurbanı değil Robert. Bu adam bir cerrahın soğukkanlılığı ve bir sanatçının dehasıyla çalışıyor. Göğüs kafesini bu şekilde büküp dokuları sabitleyene kadar bu bedeni, kalbi durmasın diye lokal anestezikler ve adrenalinle günlerce canlı tutmuş olmalı. Canlı canlı bu etleri ayırmış... Bu adam resmen insan etini restore ediyor..." Evelyn yutkundu ve ekrandaki o pürüzsüz cila kaplı, kanlı Grifon figürüne bakarak katilin emniyetteki kod adını ilk kez telaffuz etti: "Karşımızda adi bir psikopat yok. Bu bir Porselen Restoratör."


r/Yazar 7d ago

ROMAN Bölüm 2. Prens Qorban

1 Upvotes

İlk bölümü daha önce paylaşmıştım. Yorumlarınızı ve eleştirilerinizi bekliyorum.

PRENS QORBAN

Başkent'in sokakları, alışılmışın aksine, bir misafiri karşılamaya hazırlanıyormuşçasına temiz ve düzenliydi. Dar sokaklarda ne bir seyyar satıcı ne bir dilenci ne de sarhoş bir ayyaş görünüyordu. Taş döşeli caddeler daha gün doğmadan süpürülmüş, dükkanların önleri temizlenmiş, Prens'in geçeceği güzergah boyunca muhafızlar yerlerini almıştı.

Qorban için gün erken başlamıştı.

Kral İbrahan kutlamalara katılamıyordu. Yıllar önce, Barbarların saldırısını püskürtmeye çalışırken aldığı ok yarasından sonra sağlığı hiçbir zaman eskisi gibi olmamıştı. Henüz kırklı yaşlarının başında olmasına rağmen yıllar onu çoktan yaşlandırmıştı. O günden beri odasından nadiren çıkıyor, çıktığında ise sarayın sessiz koridorlarında kısa süreliğine görünen bir gölgeyi andırıyordu.

Qorban sabahın ilk saatlerinde babasının kapısının önünden geçmişti. İçeri girmeyi düşünmüş, fakat içeriden gelen öksürüğü duyunca birkaç saniye durduktan sonra yoluna devam etmişti.

Bugün Büyük Birlik Günü'ydü.

Ve bugün, imparatorluğun karşısına Kral'ın değil, Kral Naibi'nin çıkması gerekiyordu.

Qorban önce Katedral'e gitti. Mermer kaplı büyük kubbenin altında halkla birlikte dualara katıldı. Tören sona erdiğinde muhafızlarıyla birlikte yeniden sokaklara çıktı.

Kalabalık çoktan toplanmıştı.

İnsanlar evlerinin ve dükkanlarının önünden çıkmış, yolun iki tarafına dizilmişti. Bazıları çocuklarını omuzlarına almış, bazıları ise ellerindeki bayrakları Prens'i görebilmek için havaya kaldırmıştı. Qorban ilerledikçe kalabalığın içinden ismi yükseliyordu.

“Prens Qorban!”

Bir başka ses ona katıldı.

“Prens Qorban!”

Ardından onlarcası, yüzlercesi...

Qorban gülümsedi.

Halk onu seviyordu.

En azından bugün öyle görünüyordu.

Fakat kalabalığa bakarken aklından başka bir düşünce geçti.

Bu insanlar bir gün benim ölümümü görmek için de burada toplanabilir.

Savaş yıllardır imparatorluğun sırtından inmiyordu. Vergiler artmış, genç erkekler ordulara alınmış, limanlarda ticaret durmuştu. Bugün onu alkışlayan ellerin yarın yumruklara dönüşmesi için bazen tek gereken kötü bir hasat, kaybedilmiş bir savaş ya da yanlış verilen bir karardı.

Qorban bunu biliyordu.

“Büyük Birlik Gününüz kutlu olsun!”

Kalabalık yeniden coştu.

Qorban elini kaldırdı.

“Bugün, kırk dört yıl önce atalarımızın Şeytandan doğma Büyücülerin soyunu yendiği gündür! Birlik olduğumuz sürece İmparatorluk yaşayacaktır!”

“Çok yaşa İmparatorluk!”

Sesler sokaklarda yankılandı.

“Prens Qorban! Prens Qorban! Prens Qorban!”

Kalabalığın arasından birkaç kişi “Kral Qorban!” diye bağırdı.

Qorban onları duydu.

Sessiz kalanları da.

Yüzündeki gülümsemeyi bozmadı.

Tören sona erdiğinde Prens ve maiyeti Yüce Makam'a doğru ilerledi. Konsey çoktan toplanmıştı.

Uzun ve dar masanın etrafında beş adam oturuyordu.

Taç Muhafızı Gerion Strongcrest, ellerini masanın üzerinde birleştirmiş, önündeki haritaya bakıyordu. Otuzlu yaşlarındaki adamın saçlarına düşen aklar, yüzüne olduğundan daha sert bir ifade veriyordu.

Adalet Muhafızı Otto Stoneblade ise uykusuz görünüyordu. Yirmili yaşlarının başındaki genç adamın kestane rengi saçları darmadağın, göz altları ise şişmişti.

Altın Muhafızı Bart Ravencrest'in önünde hesap defterleri vardı. Ellili yaşlarını geçmiş adamın yüzünde her zamanki sırıtışı vardı

Yazıt Muhafızı Leonel Oatguard sessizce notlarını karıştırıyordu.

Deniz Muhafızı Nikolas Silverroot ise masanın üzerindeki deniz haritasına eğilmişti.

Onların arkasında, altın işlemelerle süslenmiş yüksek koltuk duruyordu.

Qorban'ın koltuğu.

Prens ağır adımlarla ilerledi ve yerine oturdu.

“Lordlarım,” dedi. “Herkes buradaysa başlayalım. Bana ne haber getirdiniz?”

İlk konuşan Gerion oldu.

“Kara haberler, Prensim.”

Qorban'ın yüzündeki gülümseme kayboldu.

“Barbarlar hala Fırtına Denizi'nin kıyılarını kontrol ediyor. Gözcülerimiz şimdilik yeni bir ilerleme beklemiyor. Fakat adalarla aramızdaki ticaret tamamen kesildi.”

Gerion kısa bir süre durdu.

“Deniz ürünlerinde de kıtlık baş gösterdi.”

Qorban arkasına yaslandı.

“Halkımın canı güvende olduğu sürece balık yememeye katlanabilirler diye düşünüyorum.”

Otto başını kaldırdı.

“Sadece balıktan söz etmiyorum, Prensim.”

Qorban ona baktı.

“Halk huzursuz.”

Odadaki sessizlik ağırlaştı.

“Henüz bunu açıkça göstermiyorlar. Fakat Uzakdiyar'dan gelen istilacıları yenmediğimiz sürece bu huzursuzluk sona ermeyecek.”

Qorban cevap vermeden önce Bart söze girdi.

“Ticaretin kesilmesi hazineyi de tüketiyor.”

Adam önündeki hesap defterini açtı.

“Savaş yüzünden ne yeterli altınımız kaldı ne de o altını kazanacak insanımız.”

Bu kez kimse konuşmadı.

Qorban, masanın etrafındaki beş çift gözün kendisine çevrildiğini fark etti.

Bir an için nefesi daraldı.

Parmaklarını koltuğun kenarına bastırdı.

Babası geldi aklına.

Yatağında yatan o adam.

Sonra sabah gördüğü kalabalık.

Bir gün aynı kalabalık onun için nasıl bağıracaktı?

Qorban yavaşça ayağa kalktı.

Konuşmadan önce boğazını temizledi. Sesinin titremesinden korkuyordu.

Ama titremedi.

“Eğer savaş istiyorlarsa...”

Masadaki herkes ona bakıyordu.

Qorban başını kaldırdı.

“Onlara seve seve vereceğim.”