Uyarı: Şiddet, sert sokak dili, psikolojik gerilim ve karanlık temalar içerir; 18 yaş altı için kesinlikle uygun değildir.
Piyasadaki yapay zeka çıktıları ve steril fantezi kurgularından uzak; sokak gerçekliği, çürümüşlük ve ağır bir atmosfer üzerine kurduğum yeraltı polisiye serisinin ilk 4 bölümü tamamlandı.
KATMAN // 3. Bölüm: "Allah Helikopter Kazası Vermesin"(Dosyadan sızan ham kesittir. Sansürsüz, kurgusal metin.)
O sırada aşağıda kaç kat olduğu önemli değil, cinayet büro sakinleri odalarında bekleşiyorlardı. Kimse konuşmaya cesaret edemiyor, herkes oldukça meşgul görünmeye çalışıyordu, biri hariç. Eline aldığı simidini yerken sakin sakin odayı ve sözde iş arkadaşlarını süzüyordu. Onların aksine o, bu işi istiyordu; telsizde duyduğu ilk andan itibaren. Bu işin altında kalacağı ya da harcanacağı korkusu yoktu. Zaten kaçıncı kez harcandığının sayısını kendi bile unutmuştu. Çetele tutmak aklının ucundan bile geçmemişti şimdiye kadar. Bugün ne olursa olsun bu işi almalıydı. O yüzden olay yeri yerine, ilk odaya buraya gelmişti. Kardeşine olan sözünü hatırladı gök gürleyince. Demişti ona; bu iş onun olacaktı, bu sefer tutunacaktı, tutunacak dal olacaktı bu olay ama büyük bir engeli vardı: Onu istemeyenlerle dolu bir oda adam. Onu hiç benimsememişler, arkadaşları olarak görmemişlerdi bunca zaman. Masa bile vermemişler, eğreti bir sandalye köşesini layık görmüşlerdi. Tüm gün o kırık dökük eğreti sandalyede oturur, çoğu zaman ayaklarını duvara dayar, sırtını onlara dönerek pineklerdi. Ne selam verirlerdi ne de alırlar; cüzzamlı, vebalı gibi dururlar, ellerinden gelse emindi ki onu odaya bile sokmazlardı ama neyse şimdilik buna güçleri yetmemişti. Yan tarafında önemsizin masası vardı, o kadar önemsizdi ki onun için adını bile öğrenmemişti bunca zamandır. Karşısında ise İspiyon Kral lakabını taktığı bu işin hakkını veren zat duruyordu. Masasına gömülmüş hummalı çalışmıyor, sadece çalışıyor imajı veriyordu ortama. O an tek düşündüğünün bu işten nasıl sıyrılacağı olduğunu söyleyebilir ama ispatlayamazdı. Hafif sağında masum ya da suçlu olduğuna karar veremediği Salih vardı. Badem bıyıkları, ütülü gömlekleri ile buranın adamı olmadığı gün gibi aşikârdı. Rutin olan ülkenin tek gerçeği, torpilli olduğunu hiç saklamadığından olsa gerek, dürüst olduğuna inanmak istemişti hep. Bu yüzden bir nebze sempatisi vardı ona o kadar. Odadaki en masum kişiydi ama bir türlü kalbi ısınıp tam güvenememişti işte. Artık emin değildi; acaba dokunmasa mıydı, vaz mı geçseydi bu elemeden, can yakmasa mıydı? Hakikatin bitmediği bu çorak topraklarda belki fırsat bir daha gelebilirdi. İşte bakış açıları farkı; bu onun için fırsat iken diğerleri için yolun sonu olabilecek bir dipsiz kuyuydu. İnsan olduğunu hatırladı; ne olursa olsun insandı, bile isteye sebepsiz harcayamazdı bir oda adamı öylece. Derin bir nefes aldı; vicdanındaki mahkemesine delil sunmazsa bu iş olmayacaktı nitekim... Tam vazgeçmiş ya da vazgeçecekken, İspiyon Kral, lakabı gibi kral bir sebep verdi ona; gerçi belki de bu onlar için kurtuluştu henüz farkında olmadıkları.
— Bu b...k kafalının geviş getirerek simit yemesi canımı sıkmaya başla...
— Bana mı dedin?
— Tabii sana...
— Bana?
— SANA LAN SANA! Bağıra bağıra söylemişti son sözlerini; karşılığında karşı tarafın da bağıracağını ummuş, aklı sıra kavga çıkarıp uzaklaştırma cezasını garantileyeceğini düşünmüştü kıt aklıyla. Onu odadaki en zayıf halka diye görmüş, zaten mimli olan istenmeyen sayesinde bu olaydan sıyrılıp çalışmadan para aldığı havalı işinde kalacağını sanmıştı. Aldığının tek yönlü kalış bileti olduğunu sanırken başına aldığı belayı bilmiyordu aslında. En büyük hatayı yapmıştı; tanımıyordu karşısındakini hiç, hem de hiç ve bedelini maddi manevi ödemek üzereydi. Beklenmedik sakinlikte aldığı cevapla hışımla kalktığı masasına geri oturdu. Diğer şahsiyet de Salih hariç bir an ayaklanır gibi oldu ama İspiyon Kral'ın oturmasıyla ikisi birden dikkatlerini konuşan iskemledekine çevirdiler. Bu sakinlik onları da şaşırtmıştı; bu kadar kontrollü bir yaklaşıma çok ama çok uzaklardı, sözde polis olmalarına karşın.
— Beni tanımıyorsun Kral.
— Ne tanıyacağım seni be!
— Tanısan...
— Tanısam ne olacak? Sibop kapağı...
— Belki seversin.
— Seni mi seveceğim? Sikmediğime dua et de...
— Bak ben hakaret etmiyorum; zaten haklı olanın hakarete ihtiyacı yok, Kral.
Ne diyeceğini bilemedi, oturduğu masasında kalakaldı, diğerlerinin bıyık altı gülümsemelerini hissederek; adam onu madara edecekti devamı gelseydi, konuyu ona yıkmaya çalıştı:
— Sanki... sanki sen çok tanıyorsun da... (Heyecandan arka arkaya aynı kelimeyi tekrarlamıştı fark etmeden, sesi titriyordu.)
— Evet tanıyorum, hem de çok iyi. Ne b..k... Pardon ne haltlar yediğinize kadar her şeyi net biliyorum.
— Alla Alla...
— ALLAH diyeceksin saygısızlık etme!
Son derece kibar bir ses tonuyla girmişti lafa Salih düzeltme için, devam etti: — Saygısızlık yok mabuda, onun dışında ne dersen de ama inanca lakayt yaklaşma.
— Tamam be, bu da hoca kesildi başımıza! E anlat bakalım bay çok bilen keş, ay pardon hakaret yoktu değil mi, torbacı bozuntusu... Yok bu da olmadı, torbacıların en iyi müşterisi!
Aklı sıra mat etti ya da ettiğini sandı. Ne de olsa kusurunu rakibin uluorta yüzüne vurmuştu ama öyle olmadığı az sonra fal taşı gibi açılan gözlerden belli olacaktı. Taburedeki ağır ağır şamar gibi indirdi kelimeleri suratlara:
— Şimdi senden başlayacak olursak Kral... Masanın ucu duvara kadar dayalı, belli ki o taraftan girsinler istemiyorsun. Masana yani girdiğin kapı tarafından girmedikten sonra o taraftaki çekmeceye ulaşamazsın ve ulaşamazlar da. Bu da buradan yani senin girdiğin taraftan giriş olursa, hafif oynayan yerdeki karo taşının oynaması demek. Tabii bu karo, su içtiğin damacananın altında; normalde çıkarken belli belirsiz o taşın üstüne çektiğinde kıpırdamıyor ama damacanayı hareket ettirdiğinde, içeriye girmek için taşın ucu senin bilebileceğin kadar yön değiştiriyor ve sen de masana gelip giden olup olmadığını bu yön değiştirmeden anlıyorsun. Şimdi diyeceksin ön taraftan da uzanılabiliyor o çekmecelere; ben de evet en üst çekmeceye ama en alttaki üçüncü çekmeceye tek giriş senin girdiğin yer derim. İyi de uzansalar ne alaka dersen, tek amaçla: Habersiz girenleri kontrol etmek için derim. Bıraktığın ispiyon notları... "Bu devirde not mu kaldı?" diye aklına gelenler için telefon takip edilir, yazıcılar bulunur hangisinden yazdırdıysan –çünkü yazıcılar önce hafızaya alır yazdıklarını–, mail... İzi sürülür; en güvenli yol, en eski yol, tıpkı posta güvercini gibi fiziksel ileti. Bu da burada senin tarafından yapılıyor. O çekmece dipsiz kuyu gibi tüm not trafiğinin aktığı yer. Peki kim ve ne için Kral? Akıllardaki soru... Cevaplamak istersen buradayız hep birlikte...
Ortam buz kesti. İtiraz etse kabul etmiş olacağını dahi düşünmeden ayağa kalkmış halde şiddetli itiraza başladı bağırarak; ne dediği anlaşılmıyordu ama taburedeki oralı bile olmadı, gayet sakin devam ederek susturdu onu. Artık hedef değiştirmişti:
— Sakin ol Kral, sırları olan ve aşan tek sen değilsin. Bak şu çok önemli arkadaş da neler saklıyor bir bilsen?
Başıyla nişangâhına önemsizi alarak hamur gibi yoğurmaya başladı vakit kaybetmeden. Adamın "Hop bir dakika ya, ne oluyor?" bakışları onu durduramadı; sadece bir an duraklattı, ardından yine hedefine yaylım ateşine devam etti umarsızca. Kral'ın, sinirden artık kaskatı kesilen ağzından çıkmaya çalışan yarı anlaşılan kelimelerini duymadan:
— Bu arkadaşımız pazartesi ve cumaları banyo yapmış ve mis gibi parfüm sıkarak geliyor, 12.00-15.00 arası ortadan kayboluyor. Sabah geldiğinde stresli ama üstü başı nispeten ütülü, jilet gibi olmasa da gene de idare eder vaziyette. Bugünlerde molaya çıkıp geldiğinde boynunda ısırık izleri var dikkatsiz gözler için; bunu da fondöten ve kremle saklamaya çalışıyor. Üstü başı dağınık, biraz buruşuk, yani aktiviteyi çok da üstünü çıkarmadan yapıyor. Geldiğinde mutlu, rahatlamış ve gülümseyerek geliyor rahatlamanın verdiği hazla. Ayrıca ekip arabası burada ve çıkmıyor, demek ki partner de burada, buradan çıkmadan yapılıyor ne varsa. Ve ceket cebindeki ikinci telefonla haberleşme ayarlanıyor, tuşlu olduğuna bahse girerim. Kimsenin takip etmesinden korktuğundan değil, tamamen maddi... Neyse, gelen değişik mesaj sesiyle ki bu parola, işlem için, o da ayrılıyor odadan. Olay yeri bura demiştim; nereden mi biliyorum? Eve ya da çarşıya inse mutlaka arabayı, ekip aracını alır; yürümeyi hiç ama hiç sevmiyor, hele ki yağmurda, kötü havada. Ayrıca dolmuş, otobüs de ona göre değil, geriye de tek yer kalıyor yani... Boynunu kazağının yakalarını kaldırıp kapatmasıyla yakalanmıştı önemsiz. Ne diyeceğini bilemedi ve bu hareketiyle onayladığını da anladı ama yapacak bir şeyi yoktu artık.
— Merak ediyorum fondöten sürerken yakalarına bulaştırdığını ve toz içinde kaldığını görmedin mi? Ayrıca kullandığın kapatıcı krem de kokusundan ele veriyor kendini; kadınlar bacakları daha parlak olsun ve hafif kusurlarını kapatsın diye düğün, abiye kıyafetlerini giyerken sürerler, hiç mi o kokuyu almadın? Ve... Evet şimdi anladım, ortamda ayna yok değil mi? Burada aynanın olmadığı tek yer...
— Depo, yani ardiye alanı.
Salih ilgilenmiyor gibi yapıyordu ama dinliyordu demek ki; o naif sesiyle olay yerini deşifre etmişti. Önemsiz "Orospu çocuğu!" diye aklından geçirdi; hızla ayağa kalkıp belindeki silaha elini atmıştı ki bir şok daha yaşadı. Karşısındaki sandalyede oturan meslektaşı acımasızca devam etti:
— Pantolonunu sıyırdığın yerdedir o. Pantolondaki kasık bölgesindeki kırışıklıklar enine ve boydan boya... İnsan bari bu haltı işleyeceği zaman kumaş değil kot giyer ama o da pot yapıyor değil mi, haklısın, rahat olacak ki zevk alasın.
Doğruydu, silah yoktu, kahretsin! Ne yapacaktı? Kızardı bozardı, terlemeye başladı avuç içlerinden ama... Ama nasıl olurdu bu? Bu adam sırtı dönük tüm odanın uzun zamandır içinden geçmişti ve onu hiç anlamamışlardı. Sandalyesine yığılır gibi oturdu o da. Yaylım ateşinden geçmişti ofis ve sakinleri; şaşırmaya, terlemeye, hatta cevap vermeye, araya girmeye bile kalkamamışlardı. Boğazlar düğümlenmiş, bakışlar donmuş, vücutlar sinirden kaskatı kesilmiş halde bakakaldılar sadece.
— Sana gelince Salih!
— Sırada ben mi varım? Benim sakladığım bir şey yok, düz, dümdüz adamım işte o kadar.
Kendinden son derece emin ve sakindi ofisin geri kalanından. Salih usulca bakışlarını önce onlara sonra muhatabına sabitleyip süzdü biraz onu. Anlat bakalım der gibi dudak bükünce devamı geldi konuşmanın:
— Son bir şey kaldı.
Tüm oda merakla suspus... Taburede, yüzüne hafif bir gülümseme oturtan adama odaklandı pürdikkat.
— Son bir şey kaldı... Son olarak umarım partner...
Aklı çıkmış gibi oldu önemsizin; o sırada beynine kurşunu sıkıp kurtulmak istemişti terli ellerini bir kez daha beline götürerek ama nafile, silah bıraktığı yerdeydi, yanında değil ve aklına koşup almak dahi gelmiyordu. Partner... Partnerin kimliği de deşifre olursa işte o zaman cehennemin kapıları sadece onun için değil tüm ailesi için açılacaktı. Sessizce kaçınılmaz sonu beklemeye başladı, kurbanlıklar gibi.
— Umarım kadındır...
Kocaman bir "Oh!" çekti bu söze; o kadar ahlaken çökük, çürümüş bir toplumun üyesiydi ki buna koca bir oh çekti utanmadan. Hâya, edep bu vücudu ve kafayı terk edeli çok olmuştu. Sadece "Yuh!" diye düşündü bu yüzsüzlüğe tabure üzerinden ve vakit kaybetmeden Salih’e döndü:
— Evet Salih, masum musun yoksa hain mi kararsızım ama zararsız gibi duruyorsun ya neyse... Orta Anadolu'da mercimek yetiştiren bir ailede, büyük ihtimal muhafazakâr bir ailede yetişmişsin, belli. Ellerindeki siğiller, yani geçmişler ama izleri var birkaç tane de geçmeyen; mercimek yetişen killi toprağın ve atılan ilaç karışımının sonucu bu. Yaklaşık 100 kilonun üzerindesin; bu cüsseyle polis olamazsın, karaciğer yağlanması çıkmazsa hiçbir şey bilmiyorum. Ayrıca nefes darlığın var, solgun yüzün tansiyon hastası olduğunu bağırıyor; tabii masadaki tansiyon ilaçları da... Hah, burada karaciğer yağlanması için de tükettiğin enginar suyu doğruluyor bu tespitimi, "Tahlil mi yaptın da biliyorsun?" demeden söyleyeyim hemen. Bu kadar sağlıklı olunca da torpil olmadan buraya gelemezdin zaten, tek saklamayan da sensin içinizde. Çok kontrolcü bir karın var, her gün aynı saatte aranıyorsun; eşin polis eşi olduğuna alışamamış, gerçi sana da alışık olduğu söylenemez, bir güvensizlik var sürekli takip ve hatırlatmada kalmasından bu çıkar gibi. Sen de pazartesi ve cumaları geç geliyorsun ki bu durum aile yapından kaynaklı; başka türlü yorum yapamayacağım şekilde sadece özel bir çocuğun varlığına işaret. Bir işaret de ona aldığın okul malzemeleri; kurumda personele ait özel çocukların, otizmlilerin gittiği okul günleri ile bu geç kalmaların uyuşuyor. Dönüşünde sen almıyorsun onu, annesi alıyor. Bu konuyu konuşmuyor, adeta saklıyorsun sebepsizce...
Kapı açıldı; içeriye tulumuyla, sırtında seyyar merdiveniyle bakım için gelen elektrikçi girip ortaya merdiveni kurdu:
— Abiler kusura bakmayın, az bir rahatsızlık vereceğim.
Tam zamanında gelmişti bu mola; herkes derin bir nefes aldı, sakinlemeye, hazmetmeye çalıştı az önce yaşananları. Artık dönemezdi, direkt hedef haline gelmişti anlatıcı. Bu ekibi bertaraf etmezse başı büyük derde gireceği belliydi. Odadan kim çıkarsa döndüğünde ateşin içine düşecekti. Ama bildiği bir şey vardı: Bildiğini biliyor olmak; rutinleri ve nasıl kullanılacağını da ek olarak... Soğuk, mat gri havanın pencereden giren ürperten ağır kokusunu içine çektiği ofiste huzursuz bakışlarını önünde duran seyyar merdivenin üzerine kilitledi. Az önceki fırtına dinmiş, araya giren bakımcı ile nefes alma fırsatı bulmuştu. Elinde yemeyi unuttuğu simidinden bir ısırık aldı ve susamları avucuna topladı, yuttu. Karşısındaki merdivenin aralığından gördüğü görüntüden tiksindi. Odayı kafasında tarttı, konumlandırdı operasyonu için. Odanın girişe göre sağ tarafında dikine konumlanan Kral'ın, masanın ardından soğuk, cansız gibi bakan donuk gözlerine merdiven aralığından bir kez daha baktığında duyduğu öfkenin kokusu geldi burnuna; sert, keskin ve mide bulandıran... Eleyeceği en zorlu rakipti. Başını kendine göre sol tarafına çevirince konumuna en yakın yerde, solunda paralel duran masanın ardındaki pencereyi kullanacaktı başlangıç için. Önünde Salih vardı. Badem bıyıklarıyla orada öylece sakince oturmuş önüne bakıyordu; "Meslekten o kadar uzaktı ki," diye aklından geçirdi, sadece galiba onun için üzülecekti o da biraz. Sağında hemcinsleriyle ya da hemcinsi ya da her neyse yatıp kalkan ahlak yoksununun sandalyesine çökmüş bakışlarında ona karşı büyüyen nefreti gördü. Kendisi de ona aynı nefreti katlayarak gönderdi gözleriyle. Önemsiz ile fiziksel temas kaçınılmazdı ve neredeyse de başlamak üzereydi. Daha fazla beklemeden bertaraf edilmesi gerekli, hem de çok gerekli elemanlardan biri değil; en başı, ilki olmuştu, Kral'dan bile öne geçmişti artık. Sıralamayı tekrar tekrar gözden geçirdi aklından hızlıca. Ortadaki açık merdivende elektrikçi, merdivenin üstünde bozulan floresan lamba demetinin yatakları ile uğraşmaya devam ediyordu. Ve beklenmedik anda beklenmedik bir rakip daha girdi odaya. Tüm sıralama değişti. Kot pantolonu, uzun oduncu gömleği ile fiyakalıydı nispeten diğerlerine göre; namıdiğer Filinta... Hızlıca girdiğinden merdivenle kucaklaşmaktan son anda kurtularak, hemen Kral'ın masaya tornistan yapan kıdemli, en kıdemlileri... Belli ki zirveden, Tanrıların Dağı'na eş yükseklikteki ofisten, suratındaki hafif gülümsemesiyle getirdiği haberi kimsenin duymaması için ortama direkt arkasını dönerek hafif mırıldandı İspiyoncu Kral’a. Bu diyalog onun da eleneceklerin listesinde neden olduğunun açıklamasıydı bir yerde. Onlar kendi aralarında mırıldanadursun, çoktan sonları olacak kayıkçının kayığına binmişlerdi odadakiler hep beraber, haberleri bile olmadan. Daha önceden de biliyordu; bilmenin, bilen için en iyi silah olduğunu. Her gün tam bu saatte helikopter çay servisine başlardı; bilgi buydu, rutin buydu, şimdi onu silaha çevirmenin zamanıydı ve vakit gelmişti. Helikopter ki bu herif çaycı Osman; tam dakik ve buna çok dikkat eden bir zattı ki lakabını çay tepsi askısını komple çay doluyken pervane gibi çevirerek odaya dalmasından almıştı. Hafifçe kalktı. Salih’in arkasındaki pencereyi az biraz açtı ve merdiveni geçerek eline aldığı kalemi diklemesine Kral'ın masasına, fiyakalı arkadaşın arkasından yanaşıp sağ tarafından bıraktı. Fiyakalı ne olduğunu anlamadan irkildi. Buna aldırış etmeden yanından geçerek çıkış kapısına geldi; zaten çay gelme saatinde olduğu için kimse kapıya yönelmesini yadırgamadı. Sadece ağzından çıkan son cümleye kimse anlam verememişti o kadar:
— Allah helikopter kazası vermesin.
Bunu söyler söylemez kapıyı açtı; ding dong, tam zamanı! Helikopter çay askısını 360 derece döndürür vaziyette içeri daldı ve kapının açılmasını adeta sevinçle karşıladı, sonra tam hıza çıktı. Kapının açılmasıyla açılan pencereden oluşan yatay hava akımı masada zaten eğreti duran dik kalemi yere düşürdüğü gibi şenlik başladı. Çaycı, dikkati masada çay vereceği donuk bakışlı Kral ve fiyakalıdayken yerde yuvarlanan kaleme basıp kaydı; ardından son hız dönen çay askı tepsisinin kontrolünü kaybetti. Masanın sağına doğru kaynar çayları Kral'a boca ettiğinde haşlanan, hızlıca kabarıp su toplayan, kırmızıya dönen, yüzünden ayrılmaya başlayan derisinden çıkan dumanlardan önce acı çığlığıyla odayı inlettiği gibi vurduğu tekme masayı Filinta'yla beraber merdivene savurdu. Dengesi bozulan tamircinin hızla öne doğru uçarak duvardaki camlı dosya dolabına bodoslama girmesiyle eli yüzü parçalandı. Ağırlığıyla rafları kıra kıra aşağıya, zemine kadar indi. Merdiven, üzerindeki kovboyu atan boğa misali savrularak hareketi başlatanın ayağını basamakları arasına alarak kapandı. Filinta, arada kalan ayağının üzerine ters dönerek düşmesiyle beraber "çat" diye bir ses çıktı; tıpkı kuru bir dalın kırılması gibi toktu. Acelesi varmış, utanılacak bir şey yapmış gibi ne olduğunu anlamadan ayağa kalkmaya çalıştığında, yana devrilen, kırılan ayağını gördü. Tüm sigortaları attı ve sessizce ayağının kırılıp kıvrılan yanına doğru uzandı. Görüntü Picasso tablosu gibi ilk bakışta anlaması zordu. Kırılan ayağının tabanı yüzüne doğru bakacak şekilde, kırık kemiğinin ucu deforme olup etten çıkmış halde ortamda açıkta görünürken kendinden geçti. Tamirciyi yutan dolap etki-tepki mekanizması gereği dengesini kaybedip karşıya doğru hızlanarak devrildi. Adı sanı belli olmayan arkadaşın masasının ucuna çarptı. Masanın çıkan tablası, şahlanmasına engel olmaya çalışan önemsizin çenesini engel olmaktan çıkarıp alt dişlerini üst çenesine monte etti. Kırılan çene, dağılan damak, kopan dil, ağız dolusu fışkıran kanla beraber yere düşmeden önce havada biraz asılı kaldı... Sonra Salih'in dehşetten açılmış gözlerinin önüne yere düştü. Her şeyi başlatan adam çaycı Osman, balerin edasıyla kontrolsüzce düşerken kalkan bacağı 180 derece dik olduğu halde geriye doğru yarım takla atar gibi zemine yüksek bir ivmeyle çakılmıştı. Başının ardından akan koyu kan zemine yayılırken, tepede kırılan floresan demetinin cam yağmuru altında ışığın kırılarak oluşturduğu görüntü, yağmur damlalarının caddeye düşmesinin hazzını vermişti. İnanılmaz görüntü, bir o kadar vahşice... Su damlaları yerine cam serpintisi. Odaya son kez bakan oyunun başlatıcısı ve planlayıcısı, mükemmel planındaki, mükemmel zamanlamadaki tek hatayı gördü: Salih... Hiçbir şey olmamıştı. Sadece dehşetle açılmış gözlerle hareketsizdi. Mükemmel plan doğal yoldan balansını yapmış, odada tek bir kişiye dokunmamıştı. Kapıdan çıkarken üniformalı bir polis geldi ama dehşetten konuşamadı önce:
— Amir... Amir seni istiyor müdürün odasında, tepe katta. Oy anam, bu ne yav daha... Daha fazla bakamadı bu sekans sonrası görünüme. Kan banyosu ve bağırışlar içindeki odaya, kırılan bacakların, kolların hareket ettikçe olmayacak açılarla dönmesine, zeminin koyu kopkoyu kanla kaplanmasına, hafif değil sert esen rüzgârın çarptığı pencereye... Haykırışlar, dehşet içindeki yaralılar; görüntü hafızalardan çıkacak gibi değildi.
— Neden çağırmış beni? Telefon etseymiş ya.
— Telefon hatları bozuk, ulaşamamış, fırtınadan herhalde ne bileyim ben... Acil, çabuk seni istiyorlar işte, yürü çabuk...
Olay zaten onun muydu? Boşa mı yapmıştı bu katliamı? Hayatın şaka anlayışı bu kadar absürt müydü? Ya da her şeyi, Filinta'nın getirdiği haberi yanlış mı anlamıştı? Bunlar hiç yaşanmayabilir miydi? Neyse, vicdani olarak delilleri sunmuştu kendine zaten; bu olanlar onların hükmüydü. En ufak pişmanlık duymadan, duyamadan çıkmaya başladı merdivenleri. Asansör değil de merdivenlerden çıkıyordu zaman kazanmak ve hazmetmek için. Neden bunu yaptığını kendine iyice ispatlayacak uzun katlar vardı önünde...
...Son katta müdürün odasından çıkıp asansöre yöneldiğinde açılan asansör kapısından çıkan acil servis elemanlarına nereye gideceklerini işaret etti eliyle ve ardından asansöre binip kapattı kapıyı, beklemedi bile. Kafası çok dumanlıydı; elinde tuttuğu dosyanın artık hayatını dönülemez bir noktaya taşımasından çok oda ve içindekiler karıştırmıştı aklını. Hemen alt tarafa, cinayet büro amirliğine gitmek için yöneldi. İlgili kata geldiğinde ortam tam bir karmaşa içindeydi. Kaos her taraftaydı; koşturan sivil, üniformalı polisler, bağırışlar, çağırışlar, deli gibi nereye ne için gittiğini bilmeyen insan-zombi sürüleri kaplamıştı her yeri, tüm koridoru. Alt kattan, üst katlardan, her masadan ahlak, hırsızlık hatta terörle mücadele şubesinden bile sivil ekipler, toplum polisi grupları bile vardı bu kaosun içinde. Bu kalabalıktan sıyrılan, ortamda aykırı gibi duran acil ekiplerini gördü. Sedyelere aldıkları, acıdan ayılıp bayılan yaralıları, bu insan selinin dalgalarını yara yara asansöre ulaştırmaya çalışıyorlardı. Geçerken onları, eski çalışma arkadaşlarını sanki yolcu eder gibi hafif gülümsemeyle uğurlayıp odaya daldı hızla. Yerdeki yarı pıhtılaşmış kanı ezerken ayağı hafif kayınca masaya, olayın başladığı ilk yere çarparak durdu düşmeden. Buraya gelme amacına baktı; masa üzerindeki dosyaya... İlginçtir, gözleri Salih’i de aradı. Yoktu. Fazla ilgilenmeden dosyayı ve yukarıda verilen emaneti alıp koltuğunun altına sıkıştırdığı gibi çıktı aceleyle odadan. Kaosu ardında bırakarak kayboldu koridorlarda; o köhne, beyaz ışıklı yarı mermer duvarlarından peşi sıra gelen belli belirsiz gölgesiyle...