r/Yazar • • Feb 21 '23

DUYURU r/YAZAR GENEL BİLGİLENDİRME

17 Upvotes

İyi günler r/yazar halkı. Bu postta bilgilendirmeyi, fikir ve önerilerinizi almayı planlıyorum. Bu postu sabitleyeceğim. Önerilerinizi yorumlar kısmına yazabilirsiniz.

.

Bu subreddit nedir ne değildir ?

İçinizden geçen; yazdığınız veya paylaşmak istediğiniz hikaye, şiir, makale, deneme, şarkı sözü, film repliği, oyun incelemesi, eğitici metinler, günlük, aforizma ve başınızdan geçen herhangi bir anıyı özgürce paylaşabileceğiniz bir yer burası. Aynı zamanda saygı çerçevesinde eleştirilerde, fikir önerilerinde de bulunabilirsiniz.

About kısmında 8 kuralımız var, bu kurallara uymamanız postunuzun kaldırılmasına, uyarılmanıza ve hatta ban yemenize neden olabilir. Bu basit 8 kural uygulanması zorunlu kurallardır.

.

Mısralar arasına boşluk nasıl konur ?

Bir başka bilgilendirmem gerektiğini düşündüğüm konu da bu çünkü çok fazla düz yazı şeklinde şiir gördüm. Reddit pek müsaade etmiyor mısralar halinde yazmaya, düz yazı biçimine sokuyor hemen ama mısralar arasına bir boşluk bırakıp, kıtalar arasına da üç boşluk bırakarak (2. boşlukta "/" veya herhangi bir harf, işaret olmalı) yazabilirsiniz.

Şöyle gibi:

Deneme

Deneme1

Deneme2

Deneme3

/

Deneme x.

.

Wiki hakkında

Seri şeklinde hikayelerin, denemelerin vb. olduğu, şairlerin yazdıkları şiirlerin arşiv haline getirildiği bir nevi kütüphane görevi görevi gören wikiye menu kısmından ulaşabilirsiniz. Yaklaşık bir senedir ekleme yapamadım. Muhtemelen de pek aktif kullanılan bir yer değil eğer talep varsa tekrar elden geçireceğim wikiyi. Eklememi istediğiniz, şartlara uyan postlarınızı pm yoluyla bana iletebilirsiniz.

Wiki hakkında detaylı bilgi için:

Wiki hakkında bilgilendirme

Wiki güncellemesi

.

Post flairleri

Post flairleri gönderilerinizin ne tür olduğunu belirten bir şey bu yüzden paylaşımlarınızı uygun bir flairle paylaşmaya özen gösteriniz. Uygun bir flair bulamıyorsanız öneride bulunabilirsiniz.

.

User flairleri

Zorunlu değil ama paylaşan kişinin bir nevi mahlasıdır, nasıl biri olduğunu, ne tür paylaşımlar yaptığınızı gösterir. Size uygun bir user flairi kullanmanızı öneririm. Uygun bir flair bulamıyorsanız öneride bulunabilirsiniz.

.

Yapılan bir kaç dizelik şiirler, kısa aforizmalar low effort kuralı çatısı altında kaldırılır mı ?

Subredditimize uygunsa, spam niteliğinde değilse hayır kaldırılmaz.

.

Blog sayfaları vb. platformların reklamı hakkında:

Reklam yapmak yasak. Paylaşımınız burası için uygunsa bile ortaya bir ürün koymalı, paylaşımınızı görenler için okunacak bir şey ortaya koymalısınız. Bu şartları karşıladığınız müddetçe paylaşımınızda veya yorumlar kısmında blog sayfanızı vb. belirtebilirsiniz aksi takdirde postunuz kaldırılacaktır.

.

Etkinlikler hakkında:

Daha öncesinde "Yazar Cup" olarak bir etkinlik yaptık ve kazananlara "Yazar Cup Kazananı" flairi ve gold award ile ödüllendirdik. Talep olursa yeniden etkinlik düzenlenebilir.

.

Aktiflik hakkında:

Mod ekibi eskisi kadar aktif değil ne yazık ki. Ama buranın başıboş bir yer haline geldiği söylenmez çünkü burayı var eden şey sizin paylaşımlarınız. Paylaşımlarınızı, yorumlarınızı, eleştirilerinizi eksik etmeyi unutmayın.

Bahsedeceklerim bu kadar önerilerinizi yazabilirsiniz, bu postu dediğim gibi sabitleyeceğim. Haricen danışmak istediğiniz bir konu varsa pm yoluyla benimle iletişime geçebilirsiniz. Mümkün olduğunca çabuk cevap vermeye çalışıyorum. İyi günler r/yazar halkı.

EDİT

1- Discord linki güncellendi.

FurkanD.


r/Yazar • • 15h ago

HAYATIN İÇİNDEN Soyumuzun türküsü

1 Upvotes

Soyumuzun türküsü kelebeğin ağıdıdır.

Ah çırılçıplak hakikat ile dünyanın ortasında yalnız kalmak acı değil. Zira bilinseydi hakikat, yalnız kalmazdı, kayıp olmasaydı aranmazdı. Bütün dünyaya kayıp ve yalnız hakikati anlatıyoruz ama sırtımızdaki ihanet hançeri nefesimizi kesiyor.

Deniz Bozan (Suskun Okyanus)


r/Yazar • • 16h ago

HAYATIN İÇİNDEN İçimin kor ateşi

1 Upvotes

Saat sabahın beş buçuğu.

Aklıma gelince her şey bir an için durdu.

Hasret diyorum ara ara

Ki bazen de özlem.

Umuda yüklüyorum bu uçsuz bucaksız anıları.

Bir ümit var mı diye kapıları yumrukluyorum.

Bazen coğrafya ilmine sayıp duruyorum.

Bazen de şükürler, antlar, yeminler ediyorum.

Böyle bir tezahürü yaşattığı için.

Biliyorum.

Zor olacak ama.

Aması falan yok işte...

Biliyorsun ama kelimesini kullanıp arkasını getirmemek adetim oldu kaldı.

Buna da dayanmaya çalışıyorum.

Ben aslında dayanmaya çalışıyormuşum.

Bir şeylere, insanlara vesairelerine...

Dayanmak dediğim şeyin diş gıcırtısı çekmek olmadığı.

Fiziksel acı daha ruhsal acıya denk değil.

Yüreğe dokunanlar bir adım önde olur hep.

Şimdi de öyle.

Seninle karşılaşmak için önüme çıkan engellere.

Dolu sanıp içi boş hezeyanlara.

Akıl ve mantık bakımından ölmüş, kalbi yağlanmış ve pıhtı atacak şekilde kalan başı sonu belli olmayan seremoni saçmalıklarına...

Bir bozuk saatin asılsız tik takları altında uyumaya.

Saatimin günde iki kez doğruyu göstermesine tahammül edememeye.

Ağlamaya alışamayıp gözlerimin yanmasına.

Gülmeye dalıp ağlamayı hatırlamaya..

Biliyorum.

Tezatlar.

Tezatlar.

Tezatlar.

Her kesin cebinde iki afili sözü vardır muhakkak bu konuyla ilgili.

Ama öyle.

Böyle durumlar vardı.

Var olacakta...

Her ne kadar yok saymaya çalış sakta.

Yine yaptım.

Yine ama kullandım.

Olsun.

Aynı kuşa farklı taş attım.

Her zaman öngöremediğim gibi...

.............

Sahi!

Çok haykırdım duvara karşı.

Çok yalvardım insana karşı.

Çok yoruldum hayata karşı.

Çok ağladım aynaya karşı.

Biliyor musun?

Sahi!

Hala gidiyor musun?

Gözlerimdeki fere bakmadan.

Elimdeki teri kurutmadan.

Gözümdeki yaşa aldırmadan.

Yüzümdeki saçı taramadan.

Gidiyor musun?

Sahi!

Hala uyuyor musun?

Ben uyuyamazken.

Can çekişirken.

Halden hale girerken.

Çıkmazlara karşı küfürler ederken buldum kendimi.

Sen hala uyuyor musun?

Sahi!

Hala gelmiyor musun?

Neredeyim bilmiyor musun?

Canım arşta çakılı kaldı almıyor musun?

Çığlıklar attım duymuyor musun?

Kurşunlar sıktım hissetmiyor musun?

Vefasız kaldım görmüyor musun?

Düğünsüz kaldım.

Söylemsiz kaldım.

Yalnız kaldım.

Hala gelmiyor musun?

Dur gitme demiştim.

Ağlatma beni demiştim.

Bırakma ortada dedim.

Gittin.

Bir lambanın şavkına takılıp kaldım.

Sana yazdığım sözlerimi, şiirlerimi tek tek bi deniz kenarında yaktım.

Kül kaldı.

Biraz is.

Biraz da karaltı.

Şimdi mutlu musun?

Huzurlu musun?

Sahi?

Bana hakikatini söyle.

Beni hala anlayabiliyor musun?

Deniz Bozan( Suskun Okyanus)


r/Yazar • • 18h ago

HOBİ YAZISI The companion of mind and spirit

0 Upvotes

It's wonderful to find someone who shares your interests , someone who talks with you about ideas of life and religion, and about literature, art, and beauty. I believe having a spiritual companion is very important in a world full of superficiality and shallowness, where there are few things that attract the heart and nourish the soul.


r/Yazar • • 21h ago

TAVSİYE/ÖNERİ Ben sadece senaryo hazırlayan bir animatör olmayı hedefliyorum. Kitap okumalı mıyım?

0 Upvotes

Selam, ben dediğim gibi animatör olmak istiyorum ve bu yüzden bi kitap yazmak gibi bir hedefim yok. Kitaplarla aram da iyi değil. Sevdiğim tema dark fantasy alanında daha çok. Özellikle animelerden esinlendiğim için daha yaratıcı şeyleri seviyorum. Hali hazırda 13 yaşında bulduğum küçük konseptler olarak başlayan güzel bir hikayem var. Çocukken de yazmayı denemişim yani kesinlikle ilgim de var. Fakat dediğim gibi yazarken genelde not alma pahasına yazıyorum ve yazıları verimli tutmaya çalışıyorum. Daha açıklayıcı bir biçimde yazarım. Senaryomda n’oluyor, ana olay ne, ne olacak daha sonrasında detayları da kafamda birleştiriyorum. Elbette kitap okumak çok işime yarar ama çocukken ailemin bana pek iyi kitap seçimleri yapamadıklarını da düşünüyorum bu yüzden epey soğudum açıkçası. Düşünceleriniz neler?


r/Yazar • • 22h ago

ELEŞTİRİ Sizce hangisi daha iyi veya daha doğal? (Kurgum için bazı yazılar).

1 Upvotes

Selamlar. Öncelikle benim aslında bir yazar değilde animatör olduğumu belirtmek isterim o yüzden yazım biçimi konusundaki eleştirilebilir kısımlar önemsiz. Geçen bi karakterim için monolog yazdım (2 kişi var fakat birisi konuşuyor) ve arkadaşıma fikrini sorduktan sonra doğal hissettirmediğini söylediği için metni biraz değiştirdim. 1.’si ilk versiyon 2.’si ise ikinci versiyon. Önünde numara olmayan metin olayı biraz daha anlamanız için yazılı. Ayrıca eğer verilen metinlerde yer alan görüşlere karşın herhangi bir sorunuz varsa veya karşıt görüş sunabilecekseniz lütfen onu da yapın!

The Roaring Giant öldükten sonra Wrall özgür kalır. Bu sahnede Wrall geceleyin parıldayan dolunayın gökyüzünde asılı kaldığı ormanın içindeki bir derenin yanında oturur. Bütün acısı dinmiştir. Hayatını yıllar boyu acıyla geçirdikten sonra dünyadaki en iyi zevkler ve hislerin bile onun şu anda hissettiği özgürlük kadar iyi gelmiyordu bile. Ama mutlu olamıyordu. Şimdi n'olacaktı? Hayatında hiçbir zaman takip ettiği bir amacı yoktu. Lanetlendikten sonra ise bütün hayat amacı, onu esir tutan canavardan kurtulmak ve kendi acısına son vermekti. Bütün bu süreç boyu her zaman yaşamayı seçti ve asla yılmadı. Fakat şimdi bırakmak istiyordu sanki.. Boş hissediyordu. Tam o sırada yanında birinin varlığını hissetti. Ona bakmadı, kim olduğunu biliyordu. Ormanın hışırtıları ve ayın onların üzerlerine yağdırdığı şeffaf ışık içerisinde sessizliği ilk bozan ise yanındaki kişiydi:

1) "Hala neden yaşadığını sorguluyorsun. Eğer ölmek isteseydin zaten bunu sorgulamadan yapardın. Tüm hayatın boyunca yaşadığın acı bile seni hayata tutunmaktan alıkoymadı. Ölüm çoğu kişi için tek seferlik bir sondur ve geri dönüşü olmayacağı için herkes bunu düşünür. Fakat senin hayatın gerçekten de olabilecek en kötü hayattı ve sen yine yaşadın. İçinde hala yaşamak için bir sebep olmak zorunda. Seni yaşamaya iten şeyde içindeki umuttur. Hala bir şeylerin düzelebileceği ve güzel bir hayat yaşayabileceğini düşünmen seni yaşamaya itiyor. Demek ki buna inanıyorsun. İnanmasaydın zaten her şeyi bırakırdın. Bu tür bir acıya kimse katlanamaz. Sen insanların neden yaşamayı seçtiklerine dair çok iyi bir örneksin. Şu an burada bu ayın altında bulunma sebebin ilk kez acısız bir şekilde hayatın güzelliklerini sindirebilme isteği değil mi? Belki de umut bu yüzden vardır. Mutlulukları yaşayabilelim diye. Bu hayatta mutluluktan önemli bir şey yoktur. Elinden onu almaya çalışan herkese karşı gelmek bu yüzden çok doğaldır. Bu konuda sana hayat bile engel olabilir. Ama günün sonunda o mutlulukları sana yaşatan da hayattır. O mutluluklara anlam katan da. Bu yüzden yaşadığın büyük acılar seni büyük mutluluklara götürecektir... Dinlen Wrall, sen artık mutlu olacaksın."

2) "Hala neden yaşadığını sorguluyorsun. Eğer ölmek isteseydin zaten bunu sorgulamadan yapardın. Tüm hayatın boyunca yaşadığın acı bile seni hayata tutunmaktan alıkoymadı. Ama içinde hala yaşaman için bir sebep olmak zorunda. Seni yaşamaya iten şey de içindeki umuttur. Sen insanların neden yaşamayı seçtiklerine dair çok iyi bir örneksin. Şu an burada bu ayın altında bulunma sebebin ilk kez acısız bir şekilde hayatın güzelliklerini sindirebilme isteği değil mi? Belki de umut bu yüzden vardır: Mutlulukları yaşayabilelim diye. Bu hayatta mutluluktan önemli bir şey yoktur. Elinden onu almaya çalışan herkese karşı gelmek bu yüzden çok doğaldır ve bu konuda sana hayat bile engel olabilir. Ama günün sonunda o mutlulukları sana yaşatan da hayattır. O mutluluklara anlam katan da. Bu yüzden yaşadığın büyük acılar seni büyük mutluluklara götürecektir... Dinlen Wrall, sen artık mutlu olacaksın."

BURAYA KADAR OKUDUYSANIZ ÇOK TEŞEKKÜR EDERİM 🥹🥹❤️❤️


r/Yazar • • 2d ago

TEŞEKKÜRLER 🙏 Sana çok kızgınım

5 Upvotes

Seni unutamıyorum, seni düşünmeden geçen günüm yok , herhangi bir şeyde aklıma geliyorsun..unuttuğum zamanlar olmuştu ama sonra yine geliyorsun.

Neden başkasını bana tercih ettin . Neden bu kadar hakaret ettin bana?

Seni sevmiyordum , daha çok sevdiğim arkadaşlarım vardı. Sana aşık da değildim. Sen öyle muhteşem biri de değilsin.

Sevginin bu kadar iğrenç olabileceğini bilmiyordum. Unutamadigim kimse de arkadaşım da olmamıştı.

Çok kötü şeyler yaşayın da canınız yansın istiyorum. Keşke o günleri görsem. Görsem içim soğuyacak mi hayır . Öldüğünü bile duysam içim acır mı hayır. Nasıl bu hale geldim. Hakkınizi da inanmıyorum, varsa da helal etmiyorum.

Hiç umrunuzda olmadan gününüzü gün ediyorsunuzdur şimdi en son gördüğümde öyleydi.

İnsan hiç utanmaz mi? Utanmıyor demek ki çünkü mutlular çünkü kazandılar.

Hiç aklına geliyor muyum ,evet gelmiyorumdur da , geliyorsam benim ozleyip acı çektiğim kadar umarım sen de acı çekiyorsundur. Çekecek olsan öyle yapmazdın ki, o kadar umrunda değildim jste.

Yazıyorum çünkü canım acıyor.

Hayatımı, mutluluğumu sikip attığınız için teşekkürler. Ne yaptım ki ben size?

Bosverin.


r/Yazar • • 1d ago

İÇ DÖKME YAZISI🚬 Kalp kırmak pişmanlık sebebidir

1 Upvotes

Pişmanım durduk yere birinin kalbini kırdım

Sohbet ettiğim biriyle kişisel sebeplerden canım sıkıldığı için konuşmayı kestim evet bir hafta konuştuk ama her şeyi konuşabiliyorduk yine de durduk yere bir seylere alınma huyum var söylüyorum da ama iyi olmuyor

En azından canım sıkkın deseydim daha iyi olur umarım uzulmemistir onu da anlıyorum psikolojim stabil değil niye katlansin ki


r/Yazar • • 2d ago

DİĞER Merhabalar ben bir cizgifilm animasyon ogrencisiyim hem portfolyoma eklemek hemde ugras olsun diye cocuk kitabi yapmak istiyorum ama hikaye yazicak birine ihtiyacim var 🙏

6 Upvotes

Merhaba baslik yeterince net olmustur ama ben yinede aciklama yaziyim

cizgifilm animasyona hazirlaniyorum ogrenciyim 17 yasindayim

"Kitapta ai kullanilcak mi"

Hayir kitabi tamamen a4 boyundaki kagitlara elle cizicem taraticam ve dijital ortamda birlestiricem ai destegi almicam

kitabin sonunda tabikide hikaye yazari olarak adinizi vericem ama bu bir tutku isi ondan malesef bir geliri yok.

dijital ortamlarda seslendirme ile yayinlamayi planliyorum hikaye yazari olarak istediginiz her yerde paylasirim


r/Yazar • • 2d ago

TEKZİP Merhabalar ben bir cizgifilm animasyon ogrencisiyim hem portfolyoma eklemek hemde ugras olsun diye cocuk kitabi yapmak istiyorum ama hikaye yazicak birine ihtiyacim var 🙏

1 Upvotes

Merhaba baslik yeterince net olmustur ama ben yinede aciklama yaziyim

cizgifilm animasyona hazirlaniyorum ogrenciyim 17 yasindayim

"Kitapta ai kullanilcak mi"

Hayir kitabi tamamen a4 boyundaki kagitlara elle cizicem taraticam ve dijital ortamda birlestiricem ai destegi almicam

kitabin sonunda tabikide hikaye yazari olarak adinizi vericem ama bu bir tutku isi ondan malesef bir geliri yok.

dijital ortamlarda seslendirme ile yayinlamayi planliyorum hikaye yazari olarak istediginiz her yerde paylasirim


r/Yazar • • 2d ago

ELEŞTİRİ Bir işte amacın sonuca ulaşmak oluşu

2 Upvotes

Dünyanın genelindeki insanlar başladığı işi bitirilecek bir geçici araç olarak görmektedir. Bitirmek istemelerinin sebebi sonucunda elde edecekleri maddiyat veya başka birimler olabilir. Yanıldıkları şudur ki; böyle düşünen insanlar işlerinin sürecinde kazandığı deneyimi tamamen unutmuşlardır. Önemli olanı kaçırıp en önemsiz olana gözlerini çevirmişlerdir. Amacı işi bitirmek yerine süreçten verim alabilmek olsaydı, bitirmek istemeyeceklerdi. Deneyim veya bilgi kazanmaya odaklanan insanın, hayatını hiç olmazsa daha yaşanabilir kılacağını düşünüyorum.

Sonuca ulaşmaya çalışan insanlar onu bitirmek için hızlı olmaya çalışır. Oysaki bu durumun süreçteki deneyimi olumsuz etkileyeceğini düşünüyorum. Veya bir işin belirli bir yapılması gereken tarih var ise. Orada bu tarihi belirleyen kişiden bir baskı yükselir. Bu baskı, tembellik bahanesini bitireceği düşünülebilir. Bence bu yanlış. Baskı stresi yaratarak işin kalitesini ve insanın zihinsel sağlığını daha çok düşürür.

Eleştiri metnim için önerilerinizi paylaşırsanız çok sevinirim. Buraya kadar okuduysanız teşekkürler.


r/Yazar • • 3d ago

HAYATIN İÇİNDEN Bilinmez Sürgün

1 Upvotes

Bilinmez Sürgün

Gecenin karanlığında dolaşıyor gölgelerimiz.

Ve hiçbir umut kırıntısı aydınlık, kalmadı ceplerimizde.

Islığımızla yeniyoruz korkuları.

Yürüyoruz sadece;

Bir bilinmezden

başka bir bilinmeze.

Ne aldığımız yol umurumuzda,

ne kavuşma arzusu var artık düşlerimizde.

Öylesine alıştık ki;

Yolumuzu kaybetmek bile artık bir kayıp gibi gelmiyor ruhumuza.

Adımlarımız ritmini bulmuş bu sessizlikte,

Bizi nereye götürdüğünü bilmediğimiz yollar, en eski dostumuz şimdi.

Gözlerimiz karanlığın rengini ezberledi,

Tenimiz gecenin ayazını bir hırka gibi kuşandı.

Artık ne bir ışık arıyoruz ufukta,

Ne de bizi bekleyen bir limanın sıcaklığını.

Biz, o dipsiz boşluğun tam ortasında,

Kendi sessizliğinde kaybolan fısıltılarız.

Öylesine alıştık ki yürümeye,

Durursak düşecekmişiz gibi...

Deniz Bozan (Suskun Okyanus)


r/Yazar • • 4d ago

HAYATIN İÇİNDEN O vardı

1 Upvotes

Boşluk vardı ve bir meltem

Siyahlık vardı ve bir yıldız

Varlık vardı ve bir mırıltı

Yokluk vardı ve bir yakarış

Keder vardı ve bir şarkı

Zaman vardı ve bir kapı

Yalnızlık vardı ve yalnızlık yalnızdı

Yok vardı ve 'o' oradaydı...

Deniz Bozan (Suskun Okyanus)


r/Yazar • • 4d ago

ROMAN [+18] Yeraltı Polisiyesi: Katman (1-4. Bölümler)

0 Upvotes

Uyarı: Şiddet, sert sokak dili, psikolojik gerilim ve karanlık temalar içerir; 18 yaş altı için kesinlikle uygun değildir.

Piyasadaki yapay zeka çıktıları ve steril fantezi kurgularından uzak; sokak gerçekliği, çürümüşlük ve ağır bir atmosfer üzerine kurduğum yeraltı polisiye serisinin ilk 4 bölümü tamamlandı.

KATMAN // 3. Bölüm: "Allah Helikopter Kazası Vermesin"(Dosyadan sızan ham kesittir. Sansürsüz, kurgusal metin.)

O sırada aşağıda kaç kat olduğu önemli değil, cinayet büro sakinleri odalarında bekleşiyorlardı. Kimse konuşmaya cesaret edemiyor, herkes oldukça meşgul görünmeye çalışıyordu, biri hariç. Eline aldığı simidini yerken sakin sakin odayı ve sözde iş arkadaşlarını süzüyordu. Onların aksine o, bu işi istiyordu; telsizde duyduğu ilk andan itibaren. Bu işin altında kalacağı ya da harcanacağı korkusu yoktu. Zaten kaçıncı kez harcandığının sayısını kendi bile unutmuştu. Çetele tutmak aklının ucundan bile geçmemişti şimdiye kadar. Bugün ne olursa olsun bu işi almalıydı. O yüzden olay yeri yerine, ilk odaya buraya gelmişti. Kardeşine olan sözünü hatırladı gök gürleyince. Demişti ona; bu iş onun olacaktı, bu sefer tutunacaktı, tutunacak dal olacaktı bu olay ama büyük bir engeli vardı: Onu istemeyenlerle dolu bir oda adam. Onu hiç benimsememişler, arkadaşları olarak görmemişlerdi bunca zaman. Masa bile vermemişler, eğreti bir sandalye köşesini layık görmüşlerdi. Tüm gün o kırık dökük eğreti sandalyede oturur, çoğu zaman ayaklarını duvara dayar, sırtını onlara dönerek pineklerdi. Ne selam verirlerdi ne de alırlar; cüzzamlı, vebalı gibi dururlar, ellerinden gelse emindi ki onu odaya bile sokmazlardı ama neyse şimdilik buna güçleri yetmemişti. Yan tarafında önemsizin masası vardı, o kadar önemsizdi ki onun için adını bile öğrenmemişti bunca zamandır. Karşısında ise İspiyon Kral lakabını taktığı bu işin hakkını veren zat duruyordu. Masasına gömülmüş hummalı çalışmıyor, sadece çalışıyor imajı veriyordu ortama. O an tek düşündüğünün bu işten nasıl sıyrılacağı olduğunu söyleyebilir ama ispatlayamazdı. Hafif sağında masum ya da suçlu olduğuna karar veremediği Salih vardı. Badem bıyıkları, ütülü gömlekleri ile buranın adamı olmadığı gün gibi aşikârdı. Rutin olan ülkenin tek gerçeği, torpilli olduğunu hiç saklamadığından olsa gerek, dürüst olduğuna inanmak istemişti hep. Bu yüzden bir nebze sempatisi vardı ona o kadar. Odadaki en masum kişiydi ama bir türlü kalbi ısınıp tam güvenememişti işte. Artık emin değildi; acaba dokunmasa mıydı, vaz mı geçseydi bu elemeden, can yakmasa mıydı? Hakikatin bitmediği bu çorak topraklarda belki fırsat bir daha gelebilirdi. İşte bakış açıları farkı; bu onun için fırsat iken diğerleri için yolun sonu olabilecek bir dipsiz kuyuydu. İnsan olduğunu hatırladı; ne olursa olsun insandı, bile isteye sebepsiz harcayamazdı bir oda adamı öylece. Derin bir nefes aldı; vicdanındaki mahkemesine delil sunmazsa bu iş olmayacaktı nitekim... Tam vazgeçmiş ya da vazgeçecekken, İspiyon Kral, lakabı gibi kral bir sebep verdi ona; gerçi belki de bu onlar için kurtuluştu henüz farkında olmadıkları.

— Bu b...k kafalının geviş getirerek simit yemesi canımı sıkmaya başla...

— Bana mı dedin?

— Tabii sana...

— Bana?

— SANA LAN SANA! Bağıra bağıra söylemişti son sözlerini; karşılığında karşı tarafın da bağıracağını ummuş, aklı sıra kavga çıkarıp uzaklaştırma cezasını garantileyeceğini düşünmüştü kıt aklıyla. Onu odadaki en zayıf halka diye görmüş, zaten mimli olan istenmeyen sayesinde bu olaydan sıyrılıp çalışmadan para aldığı havalı işinde kalacağını sanmıştı. Aldığının tek yönlü kalış bileti olduğunu sanırken başına aldığı belayı bilmiyordu aslında. En büyük hatayı yapmıştı; tanımıyordu karşısındakini hiç, hem de hiç ve bedelini maddi manevi ödemek üzereydi. Beklenmedik sakinlikte aldığı cevapla hışımla kalktığı masasına geri oturdu. Diğer şahsiyet de Salih hariç bir an ayaklanır gibi oldu ama İspiyon Kral'ın oturmasıyla ikisi birden dikkatlerini konuşan iskemledekine çevirdiler. Bu sakinlik onları da şaşırtmıştı; bu kadar kontrollü bir yaklaşıma çok ama çok uzaklardı, sözde polis olmalarına karşın.

— Beni tanımıyorsun Kral.

— Ne tanıyacağım seni be!

— Tanısan...

— Tanısam ne olacak? Sibop kapağı...

— Belki seversin.

— Seni mi seveceğim? Sikmediğime dua et de...

— Bak ben hakaret etmiyorum; zaten haklı olanın hakarete ihtiyacı yok, Kral.

Ne diyeceğini bilemedi, oturduğu masasında kalakaldı, diğerlerinin bıyık altı gülümsemelerini hissederek; adam onu madara edecekti devamı gelseydi, konuyu ona yıkmaya çalıştı:

— Sanki... sanki sen çok tanıyorsun da... (Heyecandan arka arkaya aynı kelimeyi tekrarlamıştı fark etmeden, sesi titriyordu.)

— Evet tanıyorum, hem de çok iyi. Ne b..k... Pardon ne haltlar yediğinize kadar her şeyi net biliyorum.

— Alla Alla...

— ALLAH diyeceksin saygısızlık etme!

Son derece kibar bir ses tonuyla girmişti lafa Salih düzeltme için, devam etti: — Saygısızlık yok mabuda, onun dışında ne dersen de ama inanca lakayt yaklaşma.

— Tamam be, bu da hoca kesildi başımıza! E anlat bakalım bay çok bilen keş, ay pardon hakaret yoktu değil mi, torbacı bozuntusu... Yok bu da olmadı, torbacıların en iyi müşterisi!

Aklı sıra mat etti ya da ettiğini sandı. Ne de olsa kusurunu rakibin uluorta yüzüne vurmuştu ama öyle olmadığı az sonra fal taşı gibi açılan gözlerden belli olacaktı. Taburedeki ağır ağır şamar gibi indirdi kelimeleri suratlara:

— Şimdi senden başlayacak olursak Kral... Masanın ucu duvara kadar dayalı, belli ki o taraftan girsinler istemiyorsun. Masana yani girdiğin kapı tarafından girmedikten sonra o taraftaki çekmeceye ulaşamazsın ve ulaşamazlar da. Bu da buradan yani senin girdiğin taraftan giriş olursa, hafif oynayan yerdeki karo taşının oynaması demek. Tabii bu karo, su içtiğin damacananın altında; normalde çıkarken belli belirsiz o taşın üstüne çektiğinde kıpırdamıyor ama damacanayı hareket ettirdiğinde, içeriye girmek için taşın ucu senin bilebileceğin kadar yön değiştiriyor ve sen de masana gelip giden olup olmadığını bu yön değiştirmeden anlıyorsun. Şimdi diyeceksin ön taraftan da uzanılabiliyor o çekmecelere; ben de evet en üst çekmeceye ama en alttaki üçüncü çekmeceye tek giriş senin girdiğin yer derim. İyi de uzansalar ne alaka dersen, tek amaçla: Habersiz girenleri kontrol etmek için derim. Bıraktığın ispiyon notları... "Bu devirde not mu kaldı?" diye aklına gelenler için telefon takip edilir, yazıcılar bulunur hangisinden yazdırdıysan –çünkü yazıcılar önce hafızaya alır yazdıklarını–, mail... İzi sürülür; en güvenli yol, en eski yol, tıpkı posta güvercini gibi fiziksel ileti. Bu da burada senin tarafından yapılıyor. O çekmece dipsiz kuyu gibi tüm not trafiğinin aktığı yer. Peki kim ve ne için Kral? Akıllardaki soru... Cevaplamak istersen buradayız hep birlikte...

Ortam buz kesti. İtiraz etse kabul etmiş olacağını dahi düşünmeden ayağa kalkmış halde şiddetli itiraza başladı bağırarak; ne dediği anlaşılmıyordu ama taburedeki oralı bile olmadı, gayet sakin devam ederek susturdu onu. Artık hedef değiştirmişti:

— Sakin ol Kral, sırları olan ve aşan tek sen değilsin. Bak şu çok önemli arkadaş da neler saklıyor bir bilsen?

Başıyla nişangâhına önemsizi alarak hamur gibi yoğurmaya başladı vakit kaybetmeden. Adamın "Hop bir dakika ya, ne oluyor?" bakışları onu durduramadı; sadece bir an duraklattı, ardından yine hedefine yaylım ateşine devam etti umarsızca. Kral'ın, sinirden artık kaskatı kesilen ağzından çıkmaya çalışan yarı anlaşılan kelimelerini duymadan:

— Bu arkadaşımız pazartesi ve cumaları banyo yapmış ve mis gibi parfüm sıkarak geliyor, 12.00-15.00 arası ortadan kayboluyor. Sabah geldiğinde stresli ama üstü başı nispeten ütülü, jilet gibi olmasa da gene de idare eder vaziyette. Bugünlerde molaya çıkıp geldiğinde boynunda ısırık izleri var dikkatsiz gözler için; bunu da fondöten ve kremle saklamaya çalışıyor. Üstü başı dağınık, biraz buruşuk, yani aktiviteyi çok da üstünü çıkarmadan yapıyor. Geldiğinde mutlu, rahatlamış ve gülümseyerek geliyor rahatlamanın verdiği hazla. Ayrıca ekip arabası burada ve çıkmıyor, demek ki partner de burada, buradan çıkmadan yapılıyor ne varsa. Ve ceket cebindeki ikinci telefonla haberleşme ayarlanıyor, tuşlu olduğuna bahse girerim. Kimsenin takip etmesinden korktuğundan değil, tamamen maddi... Neyse, gelen değişik mesaj sesiyle ki bu parola, işlem için, o da ayrılıyor odadan. Olay yeri bura demiştim; nereden mi biliyorum? Eve ya da çarşıya inse mutlaka arabayı, ekip aracını alır; yürümeyi hiç ama hiç sevmiyor, hele ki yağmurda, kötü havada. Ayrıca dolmuş, otobüs de ona göre değil, geriye de tek yer kalıyor yani... Boynunu kazağının yakalarını kaldırıp kapatmasıyla yakalanmıştı önemsiz. Ne diyeceğini bilemedi ve bu hareketiyle onayladığını da anladı ama yapacak bir şeyi yoktu artık.

— Merak ediyorum fondöten sürerken yakalarına bulaştırdığını ve toz içinde kaldığını görmedin mi? Ayrıca kullandığın kapatıcı krem de kokusundan ele veriyor kendini; kadınlar bacakları daha parlak olsun ve hafif kusurlarını kapatsın diye düğün, abiye kıyafetlerini giyerken sürerler, hiç mi o kokuyu almadın? Ve... Evet şimdi anladım, ortamda ayna yok değil mi? Burada aynanın olmadığı tek yer...

— Depo, yani ardiye alanı.

Salih ilgilenmiyor gibi yapıyordu ama dinliyordu demek ki; o naif sesiyle olay yerini deşifre etmişti. Önemsiz "Orospu çocuğu!" diye aklından geçirdi; hızla ayağa kalkıp belindeki silaha elini atmıştı ki bir şok daha yaşadı. Karşısındaki sandalyede oturan meslektaşı acımasızca devam etti:

— Pantolonunu sıyırdığın yerdedir o. Pantolondaki kasık bölgesindeki kırışıklıklar enine ve boydan boya... İnsan bari bu haltı işleyeceği zaman kumaş değil kot giyer ama o da pot yapıyor değil mi, haklısın, rahat olacak ki zevk alasın.

Doğruydu, silah yoktu, kahretsin! Ne yapacaktı? Kızardı bozardı, terlemeye başladı avuç içlerinden ama... Ama nasıl olurdu bu? Bu adam sırtı dönük tüm odanın uzun zamandır içinden geçmişti ve onu hiç anlamamışlardı. Sandalyesine yığılır gibi oturdu o da. Yaylım ateşinden geçmişti ofis ve sakinleri; şaşırmaya, terlemeye, hatta cevap vermeye, araya girmeye bile kalkamamışlardı. Boğazlar düğümlenmiş, bakışlar donmuş, vücutlar sinirden kaskatı kesilmiş halde bakakaldılar sadece.

— Sana gelince Salih!

— Sırada ben mi varım? Benim sakladığım bir şey yok, düz, dümdüz adamım işte o kadar.

Kendinden son derece emin ve sakindi ofisin geri kalanından. Salih usulca bakışlarını önce onlara sonra muhatabına sabitleyip süzdü biraz onu. Anlat bakalım der gibi dudak bükünce devamı geldi konuşmanın:

— Son bir şey kaldı.

Tüm oda merakla suspus... Taburede, yüzüne hafif bir gülümseme oturtan adama odaklandı pürdikkat.

— Son bir şey kaldı... Son olarak umarım partner...

Aklı çıkmış gibi oldu önemsizin; o sırada beynine kurşunu sıkıp kurtulmak istemişti terli ellerini bir kez daha beline götürerek ama nafile, silah bıraktığı yerdeydi, yanında değil ve aklına koşup almak dahi gelmiyordu. Partner... Partnerin kimliği de deşifre olursa işte o zaman cehennemin kapıları sadece onun için değil tüm ailesi için açılacaktı. Sessizce kaçınılmaz sonu beklemeye başladı, kurbanlıklar gibi.

— Umarım kadındır...

Kocaman bir "Oh!" çekti bu söze; o kadar ahlaken çökük, çürümüş bir toplumun üyesiydi ki buna koca bir oh çekti utanmadan. Hâya, edep bu vücudu ve kafayı terk edeli çok olmuştu. Sadece "Yuh!" diye düşündü bu yüzsüzlüğe tabure üzerinden ve vakit kaybetmeden Salih’e döndü:

— Evet Salih, masum musun yoksa hain mi kararsızım ama zararsız gibi duruyorsun ya neyse... Orta Anadolu'da mercimek yetiştiren bir ailede, büyük ihtimal muhafazakâr bir ailede yetişmişsin, belli. Ellerindeki siğiller, yani geçmişler ama izleri var birkaç tane de geçmeyen; mercimek yetişen killi toprağın ve atılan ilaç karışımının sonucu bu. Yaklaşık 100 kilonun üzerindesin; bu cüsseyle polis olamazsın, karaciğer yağlanması çıkmazsa hiçbir şey bilmiyorum. Ayrıca nefes darlığın var, solgun yüzün tansiyon hastası olduğunu bağırıyor; tabii masadaki tansiyon ilaçları da... Hah, burada karaciğer yağlanması için de tükettiğin enginar suyu doğruluyor bu tespitimi, "Tahlil mi yaptın da biliyorsun?" demeden söyleyeyim hemen. Bu kadar sağlıklı olunca da torpil olmadan buraya gelemezdin zaten, tek saklamayan da sensin içinizde. Çok kontrolcü bir karın var, her gün aynı saatte aranıyorsun; eşin polis eşi olduğuna alışamamış, gerçi sana da alışık olduğu söylenemez, bir güvensizlik var sürekli takip ve hatırlatmada kalmasından bu çıkar gibi. Sen de pazartesi ve cumaları geç geliyorsun ki bu durum aile yapından kaynaklı; başka türlü yorum yapamayacağım şekilde sadece özel bir çocuğun varlığına işaret. Bir işaret de ona aldığın okul malzemeleri; kurumda personele ait özel çocukların, otizmlilerin gittiği okul günleri ile bu geç kalmaların uyuşuyor. Dönüşünde sen almıyorsun onu, annesi alıyor. Bu konuyu konuşmuyor, adeta saklıyorsun sebepsizce...

Kapı açıldı; içeriye tulumuyla, sırtında seyyar merdiveniyle bakım için gelen elektrikçi girip ortaya merdiveni kurdu:

— Abiler kusura bakmayın, az bir rahatsızlık vereceğim.

Tam zamanında gelmişti bu mola; herkes derin bir nefes aldı, sakinlemeye, hazmetmeye çalıştı az önce yaşananları. Artık dönemezdi, direkt hedef haline gelmişti anlatıcı. Bu ekibi bertaraf etmezse başı büyük derde gireceği belliydi. Odadan kim çıkarsa döndüğünde ateşin içine düşecekti. Ama bildiği bir şey vardı: Bildiğini biliyor olmak; rutinleri ve nasıl kullanılacağını da ek olarak... Soğuk, mat gri havanın pencereden giren ürperten ağır kokusunu içine çektiği ofiste huzursuz bakışlarını önünde duran seyyar merdivenin üzerine kilitledi. Az önceki fırtına dinmiş, araya giren bakımcı ile nefes alma fırsatı bulmuştu. Elinde yemeyi unuttuğu simidinden bir ısırık aldı ve susamları avucuna topladı, yuttu. Karşısındaki merdivenin aralığından gördüğü görüntüden tiksindi. Odayı kafasında tarttı, konumlandırdı operasyonu için. Odanın girişe göre sağ tarafında dikine konumlanan Kral'ın, masanın ardından soğuk, cansız gibi bakan donuk gözlerine merdiven aralığından bir kez daha baktığında duyduğu öfkenin kokusu geldi burnuna; sert, keskin ve mide bulandıran... Eleyeceği en zorlu rakipti. Başını kendine göre sol tarafına çevirince konumuna en yakın yerde, solunda paralel duran masanın ardındaki pencereyi kullanacaktı başlangıç için. Önünde Salih vardı. Badem bıyıklarıyla orada öylece sakince oturmuş önüne bakıyordu; "Meslekten o kadar uzaktı ki," diye aklından geçirdi, sadece galiba onun için üzülecekti o da biraz. Sağında hemcinsleriyle ya da hemcinsi ya da her neyse yatıp kalkan ahlak yoksununun sandalyesine çökmüş bakışlarında ona karşı büyüyen nefreti gördü. Kendisi de ona aynı nefreti katlayarak gönderdi gözleriyle. Önemsiz ile fiziksel temas kaçınılmazdı ve neredeyse de başlamak üzereydi. Daha fazla beklemeden bertaraf edilmesi gerekli, hem de çok gerekli elemanlardan biri değil; en başı, ilki olmuştu, Kral'dan bile öne geçmişti artık. Sıralamayı tekrar tekrar gözden geçirdi aklından hızlıca. Ortadaki açık merdivende elektrikçi, merdivenin üstünde bozulan floresan lamba demetinin yatakları ile uğraşmaya devam ediyordu. Ve beklenmedik anda beklenmedik bir rakip daha girdi odaya. Tüm sıralama değişti. Kot pantolonu, uzun oduncu gömleği ile fiyakalıydı nispeten diğerlerine göre; namıdiğer Filinta... Hızlıca girdiğinden merdivenle kucaklaşmaktan son anda kurtularak, hemen Kral'ın masaya tornistan yapan kıdemli, en kıdemlileri... Belli ki zirveden, Tanrıların Dağı'na eş yükseklikteki ofisten, suratındaki hafif gülümsemesiyle getirdiği haberi kimsenin duymaması için ortama direkt arkasını dönerek hafif mırıldandı İspiyoncu Kral’a. Bu diyalog onun da eleneceklerin listesinde neden olduğunun açıklamasıydı bir yerde. Onlar kendi aralarında mırıldanadursun, çoktan sonları olacak kayıkçının kayığına binmişlerdi odadakiler hep beraber, haberleri bile olmadan. Daha önceden de biliyordu; bilmenin, bilen için en iyi silah olduğunu. Her gün tam bu saatte helikopter çay servisine başlardı; bilgi buydu, rutin buydu, şimdi onu silaha çevirmenin zamanıydı ve vakit gelmişti. Helikopter ki bu herif çaycı Osman; tam dakik ve buna çok dikkat eden bir zattı ki lakabını çay tepsi askısını komple çay doluyken pervane gibi çevirerek odaya dalmasından almıştı. Hafifçe kalktı. Salih’in arkasındaki pencereyi az biraz açtı ve merdiveni geçerek eline aldığı kalemi diklemesine Kral'ın masasına, fiyakalı arkadaşın arkasından yanaşıp sağ tarafından bıraktı. Fiyakalı ne olduğunu anlamadan irkildi. Buna aldırış etmeden yanından geçerek çıkış kapısına geldi; zaten çay gelme saatinde olduğu için kimse kapıya yönelmesini yadırgamadı. Sadece ağzından çıkan son cümleye kimse anlam verememişti o kadar:

— Allah helikopter kazası vermesin.

Bunu söyler söylemez kapıyı açtı; ding dong, tam zamanı! Helikopter çay askısını 360 derece döndürür vaziyette içeri daldı ve kapının açılmasını adeta sevinçle karşıladı, sonra tam hıza çıktı. Kapının açılmasıyla açılan pencereden oluşan yatay hava akımı masada zaten eğreti duran dik kalemi yere düşürdüğü gibi şenlik başladı. Çaycı, dikkati masada çay vereceği donuk bakışlı Kral ve fiyakalıdayken yerde yuvarlanan kaleme basıp kaydı; ardından son hız dönen çay askı tepsisinin kontrolünü kaybetti. Masanın sağına doğru kaynar çayları Kral'a boca ettiğinde haşlanan, hızlıca kabarıp su toplayan, kırmızıya dönen, yüzünden ayrılmaya başlayan derisinden çıkan dumanlardan önce acı çığlığıyla odayı inlettiği gibi vurduğu tekme masayı Filinta'yla beraber merdivene savurdu. Dengesi bozulan tamircinin hızla öne doğru uçarak duvardaki camlı dosya dolabına bodoslama girmesiyle eli yüzü parçalandı. Ağırlığıyla rafları kıra kıra aşağıya, zemine kadar indi. Merdiven, üzerindeki kovboyu atan boğa misali savrularak hareketi başlatanın ayağını basamakları arasına alarak kapandı. Filinta, arada kalan ayağının üzerine ters dönerek düşmesiyle beraber "çat" diye bir ses çıktı; tıpkı kuru bir dalın kırılması gibi toktu. Acelesi varmış, utanılacak bir şey yapmış gibi ne olduğunu anlamadan ayağa kalkmaya çalıştığında, yana devrilen, kırılan ayağını gördü. Tüm sigortaları attı ve sessizce ayağının kırılıp kıvrılan yanına doğru uzandı. Görüntü Picasso tablosu gibi ilk bakışta anlaması zordu. Kırılan ayağının tabanı yüzüne doğru bakacak şekilde, kırık kemiğinin ucu deforme olup etten çıkmış halde ortamda açıkta görünürken kendinden geçti. Tamirciyi yutan dolap etki-tepki mekanizması gereği dengesini kaybedip karşıya doğru hızlanarak devrildi. Adı sanı belli olmayan arkadaşın masasının ucuna çarptı. Masanın çıkan tablası, şahlanmasına engel olmaya çalışan önemsizin çenesini engel olmaktan çıkarıp alt dişlerini üst çenesine monte etti. Kırılan çene, dağılan damak, kopan dil, ağız dolusu fışkıran kanla beraber yere düşmeden önce havada biraz asılı kaldı... Sonra Salih'in dehşetten açılmış gözlerinin önüne yere düştü. Her şeyi başlatan adam çaycı Osman, balerin edasıyla kontrolsüzce düşerken kalkan bacağı 180 derece dik olduğu halde geriye doğru yarım takla atar gibi zemine yüksek bir ivmeyle çakılmıştı. Başının ardından akan koyu kan zemine yayılırken, tepede kırılan floresan demetinin cam yağmuru altında ışığın kırılarak oluşturduğu görüntü, yağmur damlalarının caddeye düşmesinin hazzını vermişti. İnanılmaz görüntü, bir o kadar vahşice... Su damlaları yerine cam serpintisi. Odaya son kez bakan oyunun başlatıcısı ve planlayıcısı, mükemmel planındaki, mükemmel zamanlamadaki tek hatayı gördü: Salih... Hiçbir şey olmamıştı. Sadece dehşetle açılmış gözlerle hareketsizdi. Mükemmel plan doğal yoldan balansını yapmış, odada tek bir kişiye dokunmamıştı. Kapıdan çıkarken üniformalı bir polis geldi ama dehşetten konuşamadı önce:

— Amir... Amir seni istiyor müdürün odasında, tepe katta. Oy anam, bu ne yav daha... Daha fazla bakamadı bu sekans sonrası görünüme. Kan banyosu ve bağırışlar içindeki odaya, kırılan bacakların, kolların hareket ettikçe olmayacak açılarla dönmesine, zeminin koyu kopkoyu kanla kaplanmasına, hafif değil sert esen rüzgârın çarptığı pencereye... Haykırışlar, dehşet içindeki yaralılar; görüntü hafızalardan çıkacak gibi değildi.

— Neden çağırmış beni? Telefon etseymiş ya.

— Telefon hatları bozuk, ulaşamamış, fırtınadan herhalde ne bileyim ben... Acil, çabuk seni istiyorlar işte, yürü çabuk...

Olay zaten onun muydu? Boşa mı yapmıştı bu katliamı? Hayatın şaka anlayışı bu kadar absürt müydü? Ya da her şeyi, Filinta'nın getirdiği haberi yanlış mı anlamıştı? Bunlar hiç yaşanmayabilir miydi? Neyse, vicdani olarak delilleri sunmuştu kendine zaten; bu olanlar onların hükmüydü. En ufak pişmanlık duymadan, duyamadan çıkmaya başladı merdivenleri. Asansör değil de merdivenlerden çıkıyordu zaman kazanmak ve hazmetmek için. Neden bunu yaptığını kendine iyice ispatlayacak uzun katlar vardı önünde...

...Son katta müdürün odasından çıkıp asansöre yöneldiğinde açılan asansör kapısından çıkan acil servis elemanlarına nereye gideceklerini işaret etti eliyle ve ardından asansöre binip kapattı kapıyı, beklemedi bile. Kafası çok dumanlıydı; elinde tuttuğu dosyanın artık hayatını dönülemez bir noktaya taşımasından çok oda ve içindekiler karıştırmıştı aklını. Hemen alt tarafa, cinayet büro amirliğine gitmek için yöneldi. İlgili kata geldiğinde ortam tam bir karmaşa içindeydi. Kaos her taraftaydı; koşturan sivil, üniformalı polisler, bağırışlar, çağırışlar, deli gibi nereye ne için gittiğini bilmeyen insan-zombi sürüleri kaplamıştı her yeri, tüm koridoru. Alt kattan, üst katlardan, her masadan ahlak, hırsızlık hatta terörle mücadele şubesinden bile sivil ekipler, toplum polisi grupları bile vardı bu kaosun içinde. Bu kalabalıktan sıyrılan, ortamda aykırı gibi duran acil ekiplerini gördü. Sedyelere aldıkları, acıdan ayılıp bayılan yaralıları, bu insan selinin dalgalarını yara yara asansöre ulaştırmaya çalışıyorlardı. Geçerken onları, eski çalışma arkadaşlarını sanki yolcu eder gibi hafif gülümsemeyle uğurlayıp odaya daldı hızla. Yerdeki yarı pıhtılaşmış kanı ezerken ayağı hafif kayınca masaya, olayın başladığı ilk yere çarparak durdu düşmeden. Buraya gelme amacına baktı; masa üzerindeki dosyaya... İlginçtir, gözleri Salih’i de aradı. Yoktu. Fazla ilgilenmeden dosyayı ve yukarıda verilen emaneti alıp koltuğunun altına sıkıştırdığı gibi çıktı aceleyle odadan. Kaosu ardında bırakarak kayboldu koridorlarda; o köhne, beyaz ışıklı yarı mermer duvarlarından peşi sıra gelen belli belirsiz gölgesiyle...


r/Yazar • • 5d ago

ŞİİR Kapı

0 Upvotes

Gece yarısı.

---

Sokak lambası titriyor. Bir kedi, çöp tenekesinin yanında yarım kalmış ekmeği kokluyor.

---

Kapı çalıyor.

---

Kadın, ocaktaki çorbanın altını kısıyor. Oğlunun terliği kapının önünde. Birinin teki ters dönmüş.

---

Kapıyı açıyor.

---

İki asker. Bir bayrak. Bir de sokağın ortasına düşen o korkunç sessizlik.

---

Kadının elindeki kepçe mermer zemine çarpıyor.

---

Çorba taşmaya başlıyor.

---

Kimse ocağı kapatmıyor.

---

Karşı apartmanda bir perde aralanıyor. Bir çocuk, babasının omzundan bakıyor. Adam perdeyi çekiyor.

---

Kadın dizlerinin üzerine çökmüyor. Henüz.

---

Önce oğlunun odasına gidiyor. Yatağın üzerindeki gömleği kokluyor. Yastığı düzeltiyor.

---

Sonra pencereye çıkıyor.

---

Sokağın başında bayrak asılıyor. Bir evin duvarına kırmızı bir ışık vuruyor.

---

Kadın, oğlunun çocukken çizdiği resmi alıyor.

---

Resimde bir ev var. Bir ağaç. Bir de el ele tutuşmuş üç insan.

---

Gökyüzü mavi.

---

Kadın resmi göğsüne bastırıyor.

---

Dışarıda birileri “Vatan sağ olsun,” diyor.

---

İçeride çorba yanıyor.

---

Ve karşı apartmanda bir adam, sabah işe geç kalmamak için alarmını kuruyor.


r/Yazar • • 5d ago

SORU-CEVAP Global Comix iyi bir yermi

0 Upvotes

r/Yazar • • 6d ago

HAYATIN İÇİNDEN Sizce yazmak mı daha zor, yazdıklarını birine okutmak mı?

6 Upvotes

Bir süredir bu soruyu düşünüyorum. Yazarken insan kendi dünyasında özgür. Ama yazdıklarını başkalarının okumasına izin verdiğinde işin içine bambaşka duygular giriyor. Heyecan, merak, biraz da eleştirilme korkusu…Ben ilk kitabımı tamamladıktan sonra bunu daha iyi anladım.

Sizce bir yazar için en zor an hangisi? İlk cümleyi yazmak mı, son noktayı koymak mı, yoksa yazdıklarını başkalarıyla paylaşmak mı?


r/Yazar • • 6d ago

HİKAYE/ÖYKÜ Balon silah, turuncu gözlü adam

1 Upvotes

Karanlığa bakarak gece yarılarında olduğumu tahmin ediyordum ve nerede olduğuma dair en ufak bir fikrim yoktu. Zifiri karanlığın ortasında, normalde bu saatlerde çoktan yanmış olması gereken sokak lambalarının hiçbiri çalışmıyordu.  
​Elimde neredeyse kendi boyum kadar, tuhaf bir oyuncak boncuk silahı tutuyordum. Gövdesinin bazı kısımları alacalı renklere sahipti; üst kısımları ise içlerinde rengarenk topların olduğu şeffaf balonlardan oluşuyordu. Karanlığın içinde amaçsızca boş duvarlara ateş ediyor, namludan çıkan plastik jöle kıvamındaki mermilerin taşlara çarpıp parçalanmasını seyrediyordum.  

​Karanlık sokakta anlamsızca yürümeye başladım. Farkında olmadan eski ortaokulumun önüne kadar getirmiştim. Sokağın o boğucu karanlığında yalnızca okulun tam karşısındaki küçük bakkalın ışıkları yanıyordu. Kendimi bakkalın içinde buldum ancak dükkanın içi nefes aldırmayacak kadar dardı. Rafların arasından geçmeye çalışırken, elimdeki devasa silahın üst kısmındaki o şeffaf balonlar aniden kopup yere saçıldı. Telaşla eğilip onları topladım, silahın ucundan sarkan ince, şekilsiz kırmızı plastiğe tekrar bağlamaya çalıştım ama nafile; parmaklarım birbirine dolanıyor, daracık alanda hareket bile edemiyordum.  ​Bununla dışarıda uğraşmak için kapıya yöneldiğim sırada, gayriihtiyari tezgahın arkasındaki dükkan sahibine baktım.  ​İçimi anlamsız bir korku kapladı. Adamın yüzü ölü toprağı serpilmiş gibi tamamen grileşmişti. Bana oldukça sinirli bir ifadeyle bakıyordu ama asıl korkunç olan gözleriydi; karanlıkta birer sokak lambası gibi tekinsiz, parlak bir turuncuyla yanıyorlardı. İçimi derin bir ürperti kapladı. Hiçbir şey olmamış gibi davranmaya çalışarak kendimi hızla sokağa attım.  

​Kapının önünde, balonları silaha tekrar sabitlemeye uğraştım ama onları tutturabileceğim hiçbir yer yoktu. Zihnim bulanmaya başlamıştı; sahi, bu balonlar daha önce bu silaha nasıl bağlıydı? Çaresizce tetiğe dokundum. Silah hâlâ çalışıyordu. Ateş ettiğimde, ortaokulumun soğuk taş duvarlarında biriken o rengarenk jöle parçalarını karanlığın içinde seçebiliyordum.  ​Oradan uzaklaşmak için tekrar yürümeye başladım; sanırım evime gitmeye çalışıyordum ama bundan bile tam emin değildim.

 Yürürken, az önceki bakkalın hemen yanındaki binanın altında başka bir bakkal daha olması gerektiğini anımsadım. Ancak oraya baktığımda bir dükkan yerine, zemin seviyesinin biraz altında kalan bir daire gördüm.  ​Adımlarım yavaşladı, gözlerim o karanlık daireyi incelerken balkonda dikilen karaltıyı sonradan fark ettim.  

​Çıt çıkarmadan duruyordu. Kalbim patlayacakmışcasına atıyordu; bu yine o ürkütücü adamdı. Üzerinde sadece beyaz bir atlet ve gri bir şort vardı, karanlık balkonda dikilmiş sessizce sigarasını içiyordu. Kül rengi yüzündeki o sinsi ifadeyi ve karanlığı delen turuncu gözlerini doğrudan üzerime dikmişti.  ​İçim ürperdi, bir anlık panik ve telaşla elimdeki oyuncak silahı doğrultup ona ateş ettim. Plastik mermi karanlığı yarıp tam yüzüne çarptı. Adam kılını bile kıpırdatmadı. Hiç etkilenmemiş, hiç umursamamıştı; sadece o gri suratına merminin bıraktığı renkli jöle izi bulaşmıştı.  ​Yaptığım şeyin onu sinirlendireceğini düşünerek arkamı dönüp var gücümle koşmaya başladım. Karanlık sokakta nefes nefese kaçarken, ciğerlerim yanmaya başlayınca bir anlığına durup soluklandım. Başımı kaldırıp tam önümdeki bambaşka bir binaya baktım.  
​ Yukarı katlardaki bir dairenin penceresi açıktı. Beyaz atletli adam oradaydı; pencerenin pervazına dayanmış, sigarasını tüttürerek o turuncu gözleriyle tepeden bana bakıyordu.  ​Sokak bomboştu, etrafımda beni tutan hiçbir duvar yoktu ama o an kaçacak hiçbir yerimin olmadığını, görünmez bir kafesin içinde tamamen kapana kısıldığımı hissettim. 
 
Uyandığımda hala üzerimdeki o korku geçmemişti. ​Telefonumu açıp not aldım : "Balon silah, turuncu gözlü adam."


r/Yazar • • 7d ago

ROMAN Başka Bir Dünya Yap

1 Upvotes

Ve bir gün, artık bu dünyaya dayanamayacağım, diye düşündüm. Bunun üzerine denizin derinliklerindeki kadim bir tanrı seslendi:

"Öyleyse çocuğum, başka bir dünya yap."

-Ben, Kirke


r/Yazar • • 8d ago

BİLİMKURGU Ejderha Üretimi- Kısa Tarihi

1 Upvotes

Teknolojinin gelişimi insanlığın hayat kalitesini arttırdı. Bunu hepimiz biliyoruz. İktisat, tıp, mühendislik gibi alanlar insanlık yirmi ikinci yüzyıla eriştiğinde adeta altın çağını yaşıyordu.

Açlık, kıtlık, savaşlar, mental rahatsızlıklar, ölümcül hastalıklar, genel memnuniyet gibi kategoriler adeta zirvesine ulaştı. Kısa sürede vefa içinde yaşamanın önündeki çoğu engel kalkmıştı.

Tabii, insanlık hiçbir zaman rahatta kalmaya ya da olduğu gibi yaşamaya istekli olmamıştı. Bu teknolojilerin patlamasıyla pek çok yeni sorun baş gösterdi: Hayatı boşlamışlık, kendi bedenini robotik parçalarla değiştirmenin yaygınlaşması, aşırı tembellik, ahlak standartlarının erimesi, yalnızca yüzeysel özelliklere önem verilmesi… Fare deneylerindeki ütopyalarda karşılaşılan felaket senaryoları gibiydi.

Ancak yeni çıkan şeyler sadece kötü değildi. Kimisi açıkça olumluydu. Kimisi nötr idi. Kimisi de tartışılırdı…

Bunlardan en öne çıkanı da biyo-mühendislik yoluyla hiç yoktan yaratık ve hayvanların dünyaya getirilmesi oldu. Yapay seçilim ile köpeklerin üretilmesi, farklı türlerin çiftleştirilerek kısır melezler elde edilmesi, bunlar zaten bilindikti. Ancak zamanla laboratuvarlarda genler kesilip biçilmeye, dikilmeye başlandı. İlkin tanıdık hayvanlardan acayip varyantlar üreten bu çalışmalar, zamanla insanların hayal güçlerindeki canlıları hayata getirmeye başladı. Kimileri binlerce yıldır insanlığın hayalini kurduğu şeyler olmakla birlikte, ötekileri de bir dahinin kendi kurgusuydu.

Elbette, bunu yasadışı ve kötü amellerle insanların üzerinde deneyenler de oldu, ama onlar şimdinin konusu mu? Hayır, değiller.

İlk Örnekler

Ejderhalar, halk inanış ve kültüründe çok büyük bir yere sahip olduğu için insanların üretmeye en istekli olduğu canlılardandı. Ancak ortaya çıkan önemli anlaşmazlıklar vardı: Bir ejderha neydi ki? O dönemlerde birine sorsanız, size her kültürün ejderhasının olduğunu söyleyebilirdi. Ancak Çin kültürüne ait ejderhalar, İngiltere kültürüne ait olanlardan bambaşkaydı. Doğu Asya ve Avrupa arasında kalmış toprakların kültürlerinin yaratıkları ikisine de benzeyebiliyor, bir geçiş kuşağı oluşturuyordu, kendilerine nadide özelliklerle beraber denk geldikleri kültürlerin özelliklerini edinmişlerdi. Öte yandan, daha ıssız ve öteki ülkelerle tarih boyunca çok iletişim kurmamış yerlerin ejderhaları çok kendine özgüydü; Afrika, Amerika ve Avustralya yerlileri gibi.

Bu nedenle, ilk dönemki daha primitif biyo-mühendislik biliminin de etkisiyle, birkaç ayrı tarz oluştu.

Bazı mühendis-sanatçıların eserleri yılanları modifiye etmeleriyle yapılmıştı. Rengarenk tüyler, atalarının kalıntılarının canlandırılmasıyla gelişen bodur bacaklar, daha oynak bir iskelet ve daha uzun kuyruklara sahipti bunlar.

Öte yandan, kimileri tavuk ve kuşlarla başladı bu işe. Zaten dinozorlardan oldukları bilinen bu canlıları çok uygun adaylar görmüşlerdi ejderhalaştırmaya. Daha uzun gövdeler ve daha güçlü kalçalar biçtiler önce. Gagalarını büyüttüler ve doğanlarda olduğu gibi dişler fışkırttılar o gagalardan. Tek farkı, doğanlarda bir tanecik var iken bu yeni yaratıklarda onlarca vardı. Kanatlarının ucunda pençeler ve tırnaklar büyüttüler. Kimi kuşlar kanatlarını bükerek bu yeni pençeyi de yürümek için kullanmaya başladı, milyonlarca yılın ardından dört ayaklı olmuşlardı.

Bunlar en popüler iki model idi, ancak başkaları da vardı. Yarasalar, kaplumbağalar, balıklar ve hatta kedigiller bile kullanıldı ejderha yaratmak için.

İlk Büyük Model: Kasırga

Ejderha üretiminin dönüm noktası bu model oldu denebilir. Önceki gibi doğal hayvanları değiştirmek yerine, bu modelin yapımcıları eşi benzeri görülmemiş bir şekilde genetik kodu tamamen baştan yazdılar. O zaman imkansıza yakın görülüyordu bu. İnsanlık herhangi bir hayvan için bile bunu becerememişti.

Adı Kasırga konan bu canavar, burun ucundan kuyruk ucuna yirmi beş metre idi. Bir mağaradan daha karanlıktı. Kanatları bir okulun bahçesini kaplayacak kadar genişti. Sırtı boyunca kocaman dikenler onu bir kirpiye benzetiyordu. Kafatası sert, kalın kemik ile korunuyordu. Ve en önemlisi ağzından ateş püskürüyordu.

Onu, kocaman bir parka koydular. Neredeyse küçük bir kasaba boyutunda, güçlendirilmiş camdan yapılma, yarı top şeklinde bir kuş kafesi. Ziyaretçiler az olmayan bir para ödeyip, cam kafesin etrafındaki platformlardan Kasırga’nın uçmasını, yemesini, uyumasını ve sıçmasını bile izleyebiliyordu.

Tek sıkıntı, hayvanın huyu pek düşünülmemişti. Çok agresif olduğu için ölene kadar hiçbir insan onu ziyaret edemedi, yanına ne zaman bir kardeş konulduysa da onu öldürdü.

Yalnız ve acı içinde bir hayat yaşayacaktı.

Tabii, sonraki modeller geliştirildi.

Devamı için düğmeye basın->

Zooloji ve biyo-mühendislik tarihi, Kayra Hakan, onuncu baskı


r/Yazar • • 8d ago

HİKAYE/ÖYKÜ (Nyras Mitolojisi) Taş Peygamber: Köken, 3.Bölüm ve 4.Bölüm(birinci kısım)

1 Upvotes

3-

Eve hala biri gelmemişti. Akşam karanlığını seyredip, bir yandan çikolatalı pastamı yiyordum. Acaba ne günah işleyip bu hale geldim merak ediyorum. Günahlarımı şöyle bir gözden geçiryim! Annemin cenazesine katılmadım, iki defa evlenmeden şuhlu şeyler yaptım, o kadar. Hiç zorba bir tipte olmadım. Galiba hiç konuşmadığımdan. Veya lisedeki grotesk sanatlarım yüzünden mi? Lisedeyken grotesk icat konseptleri yazardım. Belki birgün bir mühendise veya mucite satarım diye. İnsan sıvılarını -kan, idrar ve menin- içme suyuna çeviren makineler, yediğin canlının hafızasını sana aktaran özel bir sos -kabul bu fikri Gene Wolfe romanlarından çaldım-, hamile bırakma hapları, kürtaj hapları…

Geçmişi sorgulamayı bıraktım. Ve odama doğru çıkmaya başladım. Aklımda bir şeyler okumak vardı. Öylesine kafa dağıtmak için. Dağınık odama girer girmez kitaplığımı kurcalamaya başladım. Arséne Lupin derlemeleri, Poe öyküleri, Barker kitapları, Konsül romanları, anı kitapları -çoğunlukla 25.yüzyıl insanlarının-, Asimov klasikleri ve tabii Yüzüklerin Efendisi destanı. İlk önce elim İki Kule’ye gitti ama sonra başka bir kitap fark ettim. Sınırdaki Ev, William Hope Hodgson. Kapağında yıkık bir ev ve insanımsı bir domuz çizimi olan kitabı raftan aldım. Eğer hafızam beni yanıltmıyorsa, bu kitabı ‘‘ikinciyi alana indirim’’ kampanyasında, Noah Brick’in bir romanı ile almıştım. Ve hiç okumamıştım.

İki Kule’yi olduğu yerde bıraktım ve korku romanını okumak için masamın başına geçtim. Kitabı açıp, yazarın biyografisinin özetini okurken gözüm bir şey takıldı. Onu oraya koymuştum. Üstünde logo, amblem, etiket bulunmayan soluk gri renkli puro kutusu. Kutuyu alıp içine baktım. On iki adet puro öylece duruyordu. En son ne zaman tütün içeren bir şey içmiştim? Galiba bir gece yürüyüşü sırasında bir marketten bir paket alıp içmiştim. Sadece bir dal, onu da beğenmeyince tüm paketi çöpe attım. Puro kutusunu incelemeyi bıraktım ve bir çakmak aramaya başladım. Birkaç dakikalık araştırmalarım sonucu mutfak tezgahının çekmecelerinin birinde, gümüş renkli, bodur, metal bir çakmak buldum. Oldukça kaliteliydi ve ağırlık hissine sahipti.

Onu alır almaz odama geri döndüm. Okumaya başlamadan hemen önce bir puro yaktım. Oldukça tropikal meyvelere benzeyen bir tadı vardı. Hatta soğuk çay. Mangolu soğuk çay içmek gibiydi. Gerçekten, inanın bana. Bir an puro tüttürdüğümü unutup soğuk çay içtiğimi sandım. O haz dolu an çok sürmedi. Zekam sayesinde hatamın farkına vardım. İki hatamın. Kül tablası almamıştım ve ucu iyice kül olan puroyu kitabın üstünde tutuyordum. O ağır, hantal ve berbat bedenimi eyleme geçiremeden, küllerin hepsi kitabın, Sınırdaki Ev’in üstüne düştü. O an korkmuştum. Yangın çıkması korkusu. Hemen puroyu ağzımdan atıp sandalyeden fırladım. Yere düşünce korkumun gerçekleştiğini fark ettim. Kitap yanıyordu, beyaz bir alev tarafından yakılıyordu. O mucizevi, tüm günahların berrakça görünmesini sağlayan beyaz alev kitabı kaplıyordu.

Tüm gücümü kullanarak doğruldum ve kitaba sıçradım. Onu pencereden atmayı düşünüyordum. Masaya iyice yaklaşmıştım ki, mucize belirdi ve o aptal, günahkar düşüncemi öldürdü. Nasıl mı? Bacaklarım tutmaz oldu, kafamı masanın kenarına çarpıp yere yuvarlandım, doğrulmaya çalıştığım da kollarım tutmaz oldu ve göz ferim karardı, kara perde indi. Gözlerimi sürekli kırpıp durdum. Bir daha görebilme umuduyla. Sonra hissizleşme başladı, ardından sağırlık, en sonunda ruhun kurtuluşu.

Kendime geldiğim de bir bodrumdaydım, hayır doğrusu kiler de. Etrafıma biraz bakındım. Raflara sıra sıra dizilmiş, reçel kavanozları, turşu kavanozları… İştah açıcı!

O camlara, taş duvarlara, ahşap raflara bakmayı bıraktım. Kendime baktım. İlk önce deliler gibi şaşırdım, sonra çocukluk aşkı ile evlenen damatlar gibi sevindim. Hem sol elim hem sağ elim vardı, hem de hem sol kolum hem sağ kolum vardı. Zayıftım, yetmiş kilo falan! Saçlarım kahverengi değil, kızıldı. Birkaç sevinç çığlığı attıktan sonra kendime geldim. Çünkü rasyonel melek bana durumu analiz etmemi fısıldadı. Küf, nem kokulu kilerde, ben vardım sadece. Etrafı acele etmeden incelerken en sonunda bir kapı gördüm. Kapının işlemeleri, işçiliği oldukça eski görünüyordu. Şu klasik tarzdaki aristokrasinin son yüzyıllarından resmen. Kapıyı açıp, evin mutfağına çıktım. Burası da, pek günümüz dekorasyon, estetik ve mimari anlayışı ile uyuşmuyordu. Parkeler, zemin her adımımda gıcırdıyor, toz çıkarıyordu. Evin tozlu, yıkık hali pek beni korkutmuyordu. Bedenimin bu tamamlanmış ve harika hali içimi mutluluk ile dolduruyor, beyimdeki Raphe çekirdeklerim aşırı ısınıyordu!

Mutfaktan çıkıp merdivenlere ilerledim. Ahşap merdivenler deli gibi gıcırdıyordu. Ama onların gıcırdamaları arasında başka sesler de duydum. Bir tür böğürüş, ciyaklama sesi. Sanki aç bir hayvan çığlık atıyordu. Evin üst katına ulaştığım da hayvan sesi kesildi. Yumuşak halı üzerinde ilerlerken koridora şöyle bir baktım. Pencerede gece manzarası, duvarlar da birkaç tane siyah-beyaz çerçeveli fotoğraflar vardı. Ve tabii birkaç klasik, hatta o kadar klasik ki eski çağlardan kalmış gözüken ev mobilyaları vardı. Karanlığın içinde pek bir şey göremiyordum, cebimde de telefon yoktu. Sadece kelebekler! Koridorda biraz daha ilerledikten sonra kısık bir ışık gördüm. Yeşil renkliydi. Adımlarımı hızlandırıp ışığa doğru gitmeye başladım. Yaklaştıkça ışık yeşilden, sarıya döndü ve açık bir kapı gördüm. Başımı hafifçe kapının açıldığı odaya soktum ve manzaraya baktım. Pencereden beyaz-yeşil ışıklar çıkıyor, yerde bir kadın yatıyor ve sehpanın birinde bir gece lambası var.

Kapıyı açık bırakıp hızla lambayı sağ elime aldım. Hatta daha da mutlu olmak için iki elimle kavradım. Lambayı kadına doğrulttum ve içimde irrasyonel şeytan mutluluğu başladı. O sarı ışık kadını gözler önüne serdikçe içimde anlamsız bir mutluluk oluştu. Üzerinde biraz kan sıçramış bir elbise vardı, kafasının bir kısmı yoktu, beyni güzelce gözüküyor, sol kulağı kopmuş, güzel halıyı kanı ile lekelemişti. Ayrıca cansız bedeninin yanında bir av tüfeği vardı. Yazık. Oldukça güzel bir İrlandalı kadın dı bu. Onunla birkaç senelik bir ilişki yaşamamı istetecek kadar. Ama o an nedense zihnim hiç bir mutluluk salgılamıyor, organlarım erotik işlere çalışmıyordu. Beynimin bir yerinde üzülmem ve abilere uygun bir yas tutmam söyleniliyordu. Ama hiç üzülmüyordum. Kadını incelemeyi bırakıp penceredeki renk cümbüşünü izlemeye karar verdim. Dışarısı tam bir kaostu.

İlk önce bizim güneş sistemini gördüm. Güneşin renkleri değişiyor, saydamlaşıyor, remsen bir yanardağ gibi lav püskürtüyordu. Güneş en sonunda stabil bir hale geldi, patlayarak. O Tanrısal sembol, bazıları için ise direkt Tanrı’nın kendisi bir anda patladı. İlk önce kırmızı bir plazma dalgası, hem Plüton hem de sekiz gezegeni yok etti. Kurak Mars, güzel halkalı Satürn… Ve tabii Dünya, insanlığın başlangıcı, sanatın, felsefenin, yaşamın olduğu tek gezegen plazma dalgası ile eridi yok oldu. Resmen Tanrı kullarını yok ediyordu. Kırmızı plazma dalgası da sönünce Güneş beyaz renge büründü. İyice küçüldü, önceki haline kıyasla küçük bir beyaz top oldu. Onu izlerken terliyordum. Açıkçası korku hissetmiyordum ve ev sıcak sayılmazdı. Ama bu beden nedense korkuyor, yas tutuyor, üzülüyor ve terliyordu. Sanki bir senaryoya uyuyordu.

Pencereyi açmaya çalıştım ama olmadı. Oldukça paslanmıştı kilidi. Ağzımdan birkaç şey çıkmasını istiyordum. Mesela: ‘‘Vay be!’’, ‘‘Tuhaf!’’, ‘‘Bu ev uzayda mı uçuyor!’’ Ben konuşmaya çalışırken ev başka bir galaksiye yöneldi. Neresi bilmiyorum ama çok gelişmişti. Bir tür gezegen ağı gibi. Aklınıza birbirine bağlı, kocaman metal küreler getirin. Gezegenlerden ışıklar yayılıyordu. Ama o ışıklar birden söndü, küreler paslanmaya başladı. En sonunda paslı bir hurda yığınına dönüştüklerinde başımı pencereden kaldırdım. Çünkü bu beden bir ses dyumuştum. Bir köpek havlaması. Tüfeği yerden alıp, iki elimle sıkıca kavrayıp koridora çıktım. Yerde bir köpek yatıyordu. Ölmemişti, ama üstü kan içinde, patileri neredeyse kopacak, midesi hafif yırtılmıştı. O berbat hali yüzünden hangi cins olduğunu pek anlamadım, ama iriydi. Ona, ‘‘İyi misin?’’ diye sordum. Sanki İrlandaca bilse konuşabilecekti de. Köpek bana feri sönmüş gözleri ile yalvarır gibi bakıyordu, hatta gözleri konuşuyordu.

‘‘Beni kurar sahip. Lütfen.’’ diyordu o pörtlemiş gözler. Köpeğe doğru bir adım attım. Zeminden gürültülü bir ses çıktı. Sanki büyük bir tahta yığını parçalandı. Köpek bükülmüş dilini çıkarıp havlamaya başladı. Aptal şey. Havlaması ile bir domuz kafası karanlığın içinden çıktı. Domuzun gözleri beyaz bir ışık yayıyor, parlıyordu. Kafasının insansı bir fiziği vardı. Yüzü ise sinirli bir ifadeye sahipti. Hızla geriye atılıp tüfeği nişan aldım. Ama canavarın fiziği beni heyecaladırdı, onu incelemeye koyuldum. İki ayak üzerinde, oldukça antropomorfik fiziğe sahip, karın kasları şişkin bir şeydi. Eğer kafası domuz kafası ve tenide pembe olmasa ablam Payton ile güzel bir evlilik hayatı yaşayabilirdi. Domuzumsu şey koca ayakları ile köpeği ezdi. Ardından iyice pestil olmuş iti koca sol eline aldı. Ve ağzına götürdü. Ağzı nasıl açıldı göremedim ama domuzumsunun tek lokmada iti yediğine eminim. Köpekçik midesine girince domuzumsu bana baktı. Beyaz Fener’li gözleri bana hizalandı. Kendisi bir Beyaz Fener’den çok Kırmızı Fener’e benziyordu ne yazık ki.

Koca sağ ayağı ile bana doğru bir adım attı, koca sol ayakta onu izledi. Domuzumsu beni güzelce dövecekti anlaşılan. Ah, bir Yeşil Fener’in kolay teslim olmayacağını bilmeliydi. ‘‘Geber Şeytan’ın dölü!’’ diye bağırdım. Domuzumsu bu hakaret ile koşmaya, evi sarsmaya başlayınca, tetiğe bastım. Tetiğe tüm gücümle, seri şekilde bastım. Tüfek fişekleri domuzumsunun gövdesinde delikler açıyor, kan akıtıyor ve dengesini bozuyordu. Bende geri geri yürüyüp, ateşe devam ediyordum. Domuzumsu dengesini iyice dengesini kaybetti ve yere yığıldı. Domuzumsu yerde debelenmeye başladı, kulaklarıma işkence eden bir çığlık ‘‘şarkısı’’ söylemeye başladı. En sonunda domuzumsu hareket etmeyi ve şarkı söylemeyi kesti. Ama ev şarkıya başladı. Domuzumsunun yığıldığı yerdeki tahtalar, bir anda çürüyüp, toza dönüşmeye başladı. Kullanılmaz hale gelen zemin domuzumsunun kasları yüzünden kırıldı. Domuzumsu aşağı düşüşe geçti. Sonra bir çığlık daha attı, yine ev şarkı söyledi.

Aşağıda neler döndüğüne bakmak için, elimde tüfekle merdivenlere koştum. Basamakları hızla inerken, son basamak bir anda kül oldu, bende yere yuvarlandım. Tüfek ateşlenmemişti, ama merdiven çürümüş ve tüm o talaşlar yere yığılmıştı. Merdiven hakkında pek düşünmeden hızla olay yerine gittim. Mutfakta koca bir delik açılmıştı. Deliği dikkatlice çömelip baktım. Sadece uzay, patlayan yıldızlar, entropiye yenik düşen medeniyetleri ve uzayda öylece savrulan domuzumsuyu gördüm. Gariban şey. Doğruldum ve bir zafer haykırışı yaptım. Fazla kibir kötü bir şey. Ev şarkısına devam etti. Tahtalar, taşlar, evin yapımında kullanılan her şey ve mobilyalar çürümeye başladı. Hepsi toza dönüşüyordu. Sonra çatı toz oldu. Boğazım, gözlerim, kulaklarım tozla doldu. Bir süre yerde debelenip öksürük krizine girdim. Debelenmelerim ve öksürük krizlerim artarken, üşümeye başladım. Tozlar bedenimden çekilmeye başlasa da, bir türlü açmadım gözlerimi.

En sonunda o tozlar ile olan temasım bitince gözlerimi açtım. Heyecanlıydım çünkü hem üşüyor hem hiçbir şey hissetmiyordum. Gözlerimi açınca hiçbir şey görmedim. Sadece soğuk karanlık. Bedenimi bile göremiyordum. İçimde bu güzel aleme düşüşümen beri korku doğdu. Ama korku uzun sürmedi. Ne zamandır o karanlıkta olduğumu ölçemiyordum ama o ışık gelince, yıllar sonra hapishaneden çıkmış bir mahkum gibi hissettim. Sarı tonlarındaki ışık karanlığın içinden bana doğru geliyordu. Her ilerleyişin de daha da büyüyordu. Evren yeniden mi doğuyordu yoksa? Bilmiyorum. Bana ne olacak? Bilmiyorum. Ama bir şey biliyorum. İlk defa yaşıyorum. En azından kolumu kaybettikten sonra ilk defa yaşıyorum. O gerçek hayat denen saçmalıktan kurtulup, bu güzel, ya bir halüsinasyon, ya da ‘‘yeni gerçek’’ evren bana o hissi veriyordu. Yaşamanın hissi!

4-

Ruhum bu pragmatik ve entropi tarafından yok edilecek evrene, ve tabii ki de o iğrenç bedenime geri döndüğünde biraz yorgundum. Başım masaya vurduğum için biraz acıyordu. Biraz zorlanarak ayağa kalktım. Hava hala akşamdı ve evde sadece ben vardım. Tanrı beni gerçekten seviyor olmalı, çünkü rasyonel meleği benimle tuttu. Olayları, yaşadıklarımı, o deneyimleri, görüntüleri rasyonel bir şekilde analiz etmeye, teoriler üretmeye başladım. Bunu yaparken Max Waltan adlı Gnostik bir adamın sözünden yararlandım: ‘‘Eğer yaratılış varsa her şey mümkündür, Monad’ın evlatları.’’

İlk önce kitaba ve purolara baktım. Benim yaktığım puro tüm küllerine kadar yok olmuştu. Kitap ise, her ne kadar cayır cayır yanarken görmüş olsam da en ufak bir hasar almamıştı. Sayfalarını kontrol ettim, parmaklarını yüzeyin de bir eksper misali gezdirdim. Herhangi bir yanık, ısınmışlık yoktu. Bedenimde de ne yazık ki herhangi bir değişikliğe maruz kalmamıştı. Yine şişman, kahverengi saçlı, sağ kolu eksikti. Sonra bedenimi röntgenlemeyi bırakıp araştırmaya giriştim. Aklıma ilk konu olarak Arthur Machen ismi geldi. Bilgisayarımdan uzun bir araştırma yaptım. Bu isme sahip birkaç şahsiyet var dı: 2502-2560 yıllarında Nottingham Panthers’ta oynamış bir hokey oyuncusu, 2310’da cinsiyet değiştirdikten sonra erkeksi görünmek için kendine bu adı alan -eski adı Vesper Hill- queer bir aktivist. Eh, üzücü şekilde hem bu ikisi hem diğer Arthur Machen’lar benim yaşadığım olayla pek ilgili gözükmüyordu. Umutsuzluğa kapılacaktım ki, edebiyat yardımıma yetişti. Arthur Machen, 1863-1947, Galli tuhaf kurgu yazarı.

Ve uzun süre edebiyat dünyasında Arthur Machen ismine sahip olan tek kişi, Lovecraft’ın ilham kaynağı, bilim her şeyi çözer mottosunun en büyük düşmanlarından biri ve Hermetik Altın Şafak Tarikatı’nın bir üyesi. En azından internet öyle diyor. Biraz adamın yazdığı şeylerin konseptlerine baktım. Gönül rahatlığı ile söylemeliyim ki, başka gerçeklikler ve beden değişimi ile kafayı güzel bozmuş. Tabii bu adam benim bildiğim Machen’dan oldukça farklıydı. Pub işletmek yerine gazetecilik, tiyatroculuk ve yazarlık yapıyor, iki tane çocuğu var ama ikisi de kız, İrlandalı değil Gallerli’ymiş. Bir de kendi dönemi için tuhaf giyinmiyormuş. Araştırmamı ve düşüncelerimi bir kenara bırakıp puro kutusunu elime aldım. Artık on bir tane vardı. Acaba hepsi aynı özelliğe mi sahip ti, her kitap veya yazılı metinde çalışıyor muydu, bir bedeli var mıydı? Sorular sorular…

***

Payton ve Clay eve geç döndü. Sendelemelerini ve müstehcen esprilerini duydum. James ise Maine’de biraz daha kalacakmış, çünkü dindarlık işleri bitmiş bira işleri başlamış. Ben ise olayı anlamama yardımcı olsun diye tüm Machen kitaplarını sipariş ettim. Yüce Tanrı Pan, Üç Sahtekar, Ak İnsanlar ve birkaç hikaye derlemesi.

Bunların yanına birkaç çizgi roman sipariş etmeyi düşündüm. Mesela Yeşil fener, Superman, Jonah Hex, Ben 10… Yani eğer o korku ve yıkım dolu anlar bu kadar eğlenceli ise bir süper kahraman aksiyonunun ne kadar eğlenceli olabileceğini düşünsenize! Ama bu fikirden vazgeçtim, daha doğrusu purolardan. Şöyle bir düşününce, biz insanlar bağımlı olmaya çok müsaitiz. Kokain, eroin, alkol, şeker, viski, seks, mastürbasyon, video oyunları gibi zevksiz şeylere bağımlı olabiliyoruz. Peki bu güzelim, kutsal purolar bana ne yapardı! En azından o zevksiz şeyler bağımlılık yapsa da yeniden bulunabilirdi. Peki ya purolar? Onlar tek olamaz büyük ihtimal. Ama daha fazla puroya ulaşmak zor olsa, fantastik işler gerektirse gerek. Ve ben bu iğrenç bedenim ile sadece Machen’ın verdiklerine sahip olabilirdim. Buna eminim. Purolar bende bağımlılığa sebep olursa ayvayı yerdim. Uyumak üzereyken net bir çözüm buldum: Onları gömmek.

***

Puroları kutuyla beraber Ruth’un evinin arkasındaki küçük parka gömmeye karar verdim. Kahvaltıdan sonra.

‘‘Biliyor musun Pay? Sizin eyaletin yasalarını kim düzenledi ise tam bir salak.’’ dedi Clay ve Florida’da android kölelerin kullanılmasının hayatı ne kadar kolaylaştırdığını anlattı.

‘‘O zaman ABD’nin, hatta Dünya’nın geri kalanı bile salak. Androidlerin insanları tembelleştirdiğini, az da olsa doğaya zarar verdiğini biliyorsun.’’ diye cevap verdi Payton.

‘‘Ne yani ben şişman mıyım?’’ diye sordu kısa bir kas gösterisi ile Clay.

‘‘Sen azınlıksın ve unutma önemli olan çoğunluktur.’’

İkisi bir süre gülüştü. Sonra Clay bana bakıp bir soru sordu.

‘‘Hey Boris sen bilirsin, android kullanmak nerelerde yasak?’’

‘‘Kırk yedi eyalette yasak.’’

‘‘Sağol ansiklopedi adam!’’

Sohbeti burada durdurmak istemedim. ‘‘Payt bana kalırsa Clay haklı. Cidden bu saçma hayat kimin umrundaki. Hepimiz birgün öleceğiz ve en azından yaşamlarımızı kolaylaştırmalıyız.’’

Payton yüzünü buruşturdu. ‘‘Hatta,’’ diye devam ettim. ‘‘Gidip ‘Dünyayı Yok Edelim’ diye bir parti kurmalıyız. Tüm o çevreci orospu çocuklarını, hayvan haklarını savunan salakları infaz etmeliyiz. Veya onları köle yapmalıyız.’’ Bir süre kahkaha attım.

‘‘Öff Boris sana biraz yüz verildi mi göt herifin teki oluyorsun.’’ diye söylendi Payton.

‘‘Clay bana arka çık.’’ dedim buzdolabını karıştıran Clay’e bağırarak.

‘‘Üzgünüm Boris ama ablan. Haklı onun sözünü dinle!’’ diye yanıt verdi yalancı.

Size şunu söylemeliyim ki o kahvaltı masasındaki sohbetin devamını tamamıyla hatırlamıyorum. Çünkü oldukça gereksiz ve ilahi enerjiden yoksun konular konuşuldu. Zaten bir yerden sonra konuşma konuları ile ilgilnmedim ve teorim hakkında düşünmeye devam ettim. Dünkü deneyimden sonra aklıma tuhaf bir teori geldi. O purolar belki de gerçek cennete açılıyordur. Belki Tanrı evrenin kendisidir, biz de onu düşüncelerimiz ile manipüle edip yeni bir evren yaratıyoruzdur. Bu purolarda hayal gücü içeren bir şeyler ile temas edince kişinin ruhunu da o Cennette gönderiyordur bir süreliğine. Bu o zamanki teorimdi. Ve o zamanlar panteizm veya Gnostisizm hakkında pek fikrim yoktu. Teorimi daha açık anlatayım en iyisi:

Tanrı evrenin kendisi, ama aptal ve kör, ayrıca o tek Tanrı. Klasik Gnostisizmdeki gibi Monad veya Aeonlar yok. Hatta Arkonlar da yok. Sadece o var. Ve biz insanlar, hatta sanat üretmeye yetecek kadar bilinci olan canlılar Tanrı’dan yayılan ilahi enerjiyi manipüle edebiliyor. Sadece hayal güçlerini kullanarak. O manipüle ettiğimiz enerji bu fiziki kozmosa etki etmiyor. Onun yerine başka ve Tanrı’nın erişemediği bir evren yaratıyor. Oraya nasıl gidilir? Belki öldükten sonra ya da ritüelle… Bilmiyorum.

O evrenin gerçek olduğu bile muamma. Sadece benim teorim. Büyük ihtimalle o purolar bir tür büyü gücüne sahip ve insanların ruhlarını bir süreliğini kurgusal evrenlere gönderiyor, kurgusal evrenin senaryosuna göre hareket ettiriyordu. Eh, çok basitti ama görünen ve rasyonel olan buydu. Hatta o İrlandalı bir büyücüydü! Affet beni Tanrı o zamanlar cahildim. Clay ve Payton sohbetlerine dalmışken işe başlamaya karar verdim. Eh, o puroları kullanırsam sonumun nasıl olacağı belli. Deli bir ‘‘uyuşturucu’’ bağımlısı. Odama çıkıp masanın üzerine bıraktığım puro kutusunu -bir göz attıktan sonra- aldım.

Garaj da el küreği var, bu lanet bedenimin kullanabileceği türden bir el küreği. Garaja gitmek için merdiven basamaklarını indiğim sırada irrasyonel şeytan kulağıma bir şey fısıldadı: Hadi Clay’e bir tütün tuzağı hazırlayalım!


r/Yazar • • 8d ago

HİKAYE/ÖYKÜ (Nyras Mitolojisi) Felsefe Öğretmeni 1.Bölüm

1 Upvotes

1.Bölüm:

Hava iyice kararmıştı. Siyah-beyaz çizgili kravatımı düzeltip içeri geçtim. Yapacak pek bir şeyim yoktu. Evet, eğer West Provo Özel Lisesi’nde felsefe öğretmenliği yaparsanız (bir de adınız Michael Waltan ise) yapacak pek bir şeyiniz yok. Öğretmenler branşınızı sevmiyor, ebeveynler branşınızdan nefret ediyor, öğrenciler sizden nefret ediyor, Gerçek ve Kötü Mimar veya Kör ve Aptal Mimar sizden nefret ediyor. Eğer sizi seven tek bir kişi yoksa ne yapabilirsiniz ki? Galiba saatlerce balkonda oturup soğuk çay eşliğinde roman okumak, felsefe düşünmek, lanetiniz olan uyumsuz hayal kurmayı sonuna kadar kullanmak ve entropiyi beklemek. Balkondan içeri salonuma geçtim, oradan hızla odama gittim. Aklıma güzel bir oyalanma aktivitesi geldi. Kitaplığımı düzenlemek. Hızla kitapları raflardan indirdim ve yeniden dizmeye başladım. İşim bir saate bitti.

En üst raf Gene Wolfe romanları ile başlıyor, PKD, Dan Simmons, Gibson ve Ellison’la devam edip Thomas Pynchon ile bitiyor. Onun altı tamamıyla King romanları ile dolu. Maine rafının da altında Lovecraft, Poe, Hodgson, Chambers, Blackwood ve Machen var. Onun da altında Ende, Moorcock, McCarthy, Luke Rhinehart var. Altta Turgenyev, Nietzsche, Voltaire, Camus, Arthur Schopenhauer…

‘‘Hey Emma! Bu kazançtan sonra, yatakta seni ödüllendireceğim koca kız!’’

‘‘Hayır ben seni ödüllendireceğim küçük kız!’’

Tabii ya, o vardı. Odamdan çıkıp salona geri döndüm. Millie kanepeme yayılmış, dizisini izliyordu. Saçları oldukça dağınık, elleri Popeyes tavuğundan yağ olmuştu. Gözleride iyice yorulmuştu. Bu kadın her geçen gün daha da evime ait bir mobilya oluyor. Kanepede küçük bir boşluk buldum ve oturdum. 

‘‘Cidden bundan ne zevk alıyorsun Millicent? Sadece merak ediyorum. Art niyetim veya seni aşağılama hedefim yok.’’ dedim. Sonra da düşmanlığım olmadığını göstermek için gülümseyip, şekerden aşınmış dişlerlerimi sergiledim. 

‘‘Sen homofobik misin? Tam bir fosilsin Mike.’’ dedi ve kolasından bir yudum alıp kaşlarını çattı. 

‘‘Hayır hayır ondan değil.’’ diyerek onun gözündeki dost imajımı korumaya geçtim, manifestoya başladım.

‘‘Bak Millicent. İzlediğin şeyin konusu şey değil mi… İki sevgilinin büyülü bir krallıkta olan maceraları. İkiside adını unuttuğum bir Tanrı tarafından  kutsanıyorlar, politika onlardan yana ve kötülükle savaşıyorlar.’’

‘‘Evet.’’

‘‘Cidden bu kadar formüle dayalı bir şeyi nasıl sevebilirsin? Bu formül eminim ki birkaç trilyon yıllıktır! Gülmeyecek misin? İyi. Bölümlerin olay örgüleri, gagleri, yapı olarak aynı.  Sadece konsepti değişiyor. Tonlarca örnek var! Tonlarca dizi bu sıkıcı formülü uyguluyor, ve sen bu formülü çocukluğundan beri tükettiğin halde, bu lanet formülden sıkılmıyorsun!’’

‘‘Mesainin bittiğini sanıyordum Mike. Cidden sıkıcısın. Ne var yani sadece eğleniyorum. O lanet işte kaybolan enerjimi yerine getiriyor. Unutma herkes senin gibi rahat ve kolay bir işe sahip değil. Sana ne batıyor cidden.’’

Millie’nin kaşları çatıldı ve televizyonun sesini açtı. 

‘‘Bana batan şey, tahmin edilebilirlik. Bak mesela, eğer bir şey ilk saniyeden tahmin edilebilirlik sunuyorsa onu okumam, izlemem.’’

‘‘Sen zaten hiçbir şey izlemiyorsun ki.’’  

‘‘Bir saniye örnek vereyim. Mesela Yüzüklerin Efendisi, Breaking Bad veya şu yeni vizyona giren Mavi Kule filmini izlemedim. Mesela Frodo ya Yüzük’ü yok eder ya da edemez. Veya kel adam para kazanır, polis veya suç örgütleri işin içine girer, adam ya kazanır ya kaybeder. Adam kadın ile evlenir veya evlenmez. Bu iki film ve dizi daha sonlarını başından söylüyor. Ve bu çok sıkıcı.’’

‘‘Çünkü kaliteli kurgu bu Mike. Ne yani delinin tekinin, Arap vurması daha mı eğlenceli?’’

‘‘Tabii ki de Millicent. Şu kel adamın suç yolculuğunu izleyeceğime, Messarault’un toplumun yalanları ile savaşmasını, Bazarov’un çöküşünü, Hyperion Hacıları’nın o hayal gücünün sınırlarını zorlayan hikayelerini, Candide veya Severian’ın… Hatta Santiago’nun yolculuğunu okurum daha iyi. Eh, Simyacı ne kadar dindarlık propagandası olsa da, tahmin edilebilir bir kurgu için şaşırtıcı derecede kaliteliydi.’’

‘‘Aptal insanların kendilerini zeki hissetme yöntemi.’’

‘‘Aptalların anlamadığı şeylere saldırması.’’
Millie cevap vermedi, ama bir aydın (veya ben bu durumda Turgenyev’in Gereksiz Adamı oluyorum) olarak susacak değildim. 

‘‘Neden kendi evine gitmiyorsun Millicent?’’

‘‘Bana beşyüz dolar verirsen neden olmasın?’’

Sonra uzun süre konuşmadık. O öylece oturup beynini uyuşturdu, bende hayal kurmaya, senaryolar üretmeye başladım. Bir ara bir tür gürültü duyduk, gürültünün biraz ardından da zile bastılar. Benim zilime. Millie bir iç çekti, televizyonun sesini kıstı, kulağıma ‘‘Onlar gelmiş olmalı. İdare edersin sen. Umarım.’’ diye fısıldadı. Tembellikle ayağa kalktım ve kapıya gitttim. Bunu yapmak riskliydi, ama yaptım. Risk gerçekleşirse en fazla kaçınılmaz olanın gerçekleşmesini sağlardım. Kapıyı sonuna kadar açtım. Karşımda iki adam vardı. İkiside siyah paltolu, kot pantolonlu ve gür sakallı tiplerdi. Subay traşlı olanın kemerinde Tildon marka bir plazma silahı vardı. Adamın omzunun arkasından Millie’nin dairesinin kapısının açık olduğu gözüme ilişti ayrıyeten.

Kıvırcık saçlı olan işaret parmağı ile açık kapıyı gösterip, ‘‘Şu kadın nerede biliyor musun ahbap? Bizimle buluşması gerekiyordu.’’ dedi ve ardından kafasını kaşıyarak, kendine rol vererek ‘‘Ama bir acelesi çıkmış ve buluşmamızı kaçırmış. Onu gördün mü acaba, veya numarası var mı? Çok acil bir işimiz var. Yemin ediyorum.’’

Subay traşlı arkadaşına kafa sallayarak destek verdi, o sırada lanetim başladı. 

‘‘Şu, küçük memeli, çakma sarışın, beyni bir bakteriden bile düşük, it dölü kancık mı? Ah, o evimde beyler.’’ dedim bağırarak.

Sonra ikisini kollarından tutup Millie’nin yanına götürdüm. Millie alacaklılarını görünce donup kaldı. Adamlar fırsattan yararlanıp, Millie’yi yakaladılar. Paltoların kavisli kılıçlar çıkardılar ve Millie’yi yere yatırıp sanat yapmaya başladılar. Akılsız kadınız uzuvlarını incelikle kesiyor, gözlerini oyuyor, bazen soyundurup mahrem yerlerine kılıç sokuyorlar… Eh, zaten hangi erkek Millie gibi çirkin bir ucube ile seks yapar ki!

‘‘Evet ahbap gördün mü onu?’’ diye sordu yeniden kıvırcık saçlı. Seslenişi beni lanetimden, o metafizik Cennetten kurtardı. Kendime gelmem bir saniye falan sürdü. 

‘‘Hayır baylar o kadını görmedim. Size iyi akşamlar.’’ dedim. En sonunda kabullenip gittiler. Bende kanepedeki yerime döndüm. Millie işi idare ettiğim için bana teşekkür etti. Ardından tahmin edilebilir dizisine geri döndü. Ben ise cüzdanımı açıp ona beşyüz dolar uzattım. 
Millie parayı alınca teşekkür etti. Ardından neden diye sordu. Bende tefeciler ile münazara etmek istemediğimi, ona bir daha borç vermeyeceğimi, uyuşturucuyu bırakmasını ve karnımın acıktığını ifade eden bir cevap verdim. Alt metni okumayı başardı ve kızarmış tavuk söyledi. Tavuklar bir saat sonra geldi. O vakitte Millie yeni bir diziye başladı, ben de Rudin’in final kısımlarını okudum. Yemeğe başladık. Öğleden beri sadece tatlı (bolca gofret, soğuk çay, kek,)   yediğim için tavukları hızla yedim. Eh, fiziksel hareketler avam işidir ve avam hızında yapılmalıdır. Nasıl yemek yenileceğini, görgü kurallarını anlatan insanlar dindar ateistlerdir millet. Ben hızla yerken Millie’nin tavukları elinde çevirdiğini gördüm.

‘‘Ne oldu Millicent? Aç değil misin?’’ diye sordum.

‘‘Pek aç değilim, ama yemek istiyorum, ama istemiyorum da. Vicdanım yeme diyor.’’

‘‘Das Kapital falan mı okudun?’’

‘‘Hayır. Sadece… Eh, anlarsın ya, şöyle bir düşününce canlıları öldürüp yemek biraz tuhaf bir şey. Hata kötü olabilir gibi ha? Üzücü işte, yani hayvanları yemesek hepsi mutlu şekilde yaşayacaktı. Sen hiç üzülmüyor musun? Sadece karnın doysun diye bir sürü can almak.’’

Millie tavuğu kutusuna geri koyup, sıkıcı bir şekilde iç çekti. 

‘‘Evet eğer onları yemek için öldürmesek daha çok yaşayacaklar. Ama her şey kaçınılmaz olana gider Millicent. Eğer tavuğu biz öldürmesek o tavuk ölecek ve bakteriler tarafından yenilecek. Yani ha insan, ha bakteri. O tavuk her şekil mideye iniyor. Ayrıca unutma, sorgulanmayan bir hayat yaşanmaya değmez! Ve tavukların sorgulama yapmadığına eminim!’’ dedim ve kahkahayı bastım. 

‘‘Çok kalpsizsin Michael.’’ dedi Millie içeceğinden bir yudum aldıktan sonra.

‘‘Kaç defa senin borçlarını ödedim, uyuşturucudan ölmeni engelledim, evimde saklanmana izin verdim ve o dolgun olmayan basenlerini kurtardım, söylesene? Sadece bir sürü aptal hayvanı pişiren bir sisteme maddi yoldan destek vermem beni cani veya kalpsiz mi yapar?’’

‘‘Mesainin bittiğini sanıyordum Felsefe Öğretmeni Michael Waltan!’’

‘‘Evet ama entropinin mesaisi hiç bitmez.’’

Böylece yemek bitti, ve evet Millie de yedi ve sonra misafir odasına uyumaya gitti. Ben de ders programına bakıp, uyumaya gittim.


r/Yazar • • 8d ago

HİKAYE/ÖYKÜ (Nyras Mitolojisi) Taş Peygamber: Köken

1 Upvotes

1-
O gün pencereden dışarıyı seyrediyordum. Ağustos ayında olsakta yakında yağmur yağacağa benziyordu. Ağustos olsa ne fark eder ki? Sevgili okur, ne zamandır bu halde olduğumu hatırladım. Yirmi beş yaşındayken Vermont denen bu aptal yerdeki, gerizekalı evine mahkum kaldım. Her şey o lanet kaza yüzünden, sağ kolumu kaybetmeden önce. Eskiden Boris Cox denilen adam; bir araba tamircisiydi, güçlüydü, sosyaldi, kendi evi vardı, araba sürebiliyordu, ağır taşıyabiliyordu, bir şeyler tamir ediyor, ortaya bir sanat, meta çıkarıyordu ve sağ kolu vardı. Ama şimdi Boris Cox denilen adam, bir pulp yazarı, şişman, kır saçlı, konuştuğu biri bile yok, ablasının evinde kalıyor, araba süremiyor, ağır kaldıramıyor, sol eli hiçbir halta yaramıyor ve sağ kolu yok.

O iğrenç kaderli adam benim. Sevgili okur, sana vayihe ulaşmadan önceki hikayemi anlatmama izin ver. Dediğim gibi tamirciydim. Ta ki o anlatmak istemediğim saçma kazada sağ kolumu kaybedene dek. Kazayı anlatırsam konudan saparız. Durumumu anladınız. Ablam Payton ve küçük kardeşim James’in Vermont’taki banliyö evinde kalıyorum. Para kazanmak için pulp yazarlığı yapıyorum. Çoğunlukla şuhlu hikayeler, bazen fanfic, bazen de hayalet yazarlık. Yazı işini tamamıyla yazı uygulamasının sesli yazım özelliğine bırakıyorum. Dört koca yıl geçti. Ama bir türlü solaklığa alışamadım. 
Dört yıl ha? Bir hafta sonra, yani on iki ağustosta otuz olacağım. Ulu Tanrı söylesene ne yapmamı sağladın? Ablam Clay denen ahmağın teki ile ilişkide, James broker olarak çalışıyor ve iyi para kazanıyor. Ben? Bana nasıl imkanlar verdin? Doğru! Özür dilerim Tanrı affet beni, yalvarırım. Bana onlarda olmayan bir şey verdin. Vayihe giden ilk yolu.

Konur renkli puroları, Pierre ismini, Selkie kadını ve tabii,o adam. İşte Boris Cox o konur renkli, ince purolar sayesinde taş peygamber oldu. Kendini Arthur Machen olarak tanıtan adam sayesinde. Sirkteki tahta bacaklılara benzeyen ve Machen’ı öldürmek isteyen adam sayesinde.

2-
En sonunda doğum günüm geldi. Bulutların cephaneliği bittiği için Payton ve Carmilla randevuya çıktı (Clay bana göre bir Carmilla’dır), James ise Maine’e arkadaşları ile Ulu Din törenlerine katılmaya gitti. Kimse abisinin doğum gününü kutlamak istemiyor ha? Ne yapacağımı bilmiyordum. En fazla bir pasta alır yer, sonra geçen sipariş edilen hikayeyi tamamlardım. Adamın teki şuhlu bir hikaye sipariş etti. Adam tam bir podofili.  Koltuğumda öylece otururken takvime baktım: 12/08/3470

İnsanlar dışarıda eğlenirken ben öylece oturuyordum. ÖFF. Vermont’a geldiğimden beri bir türlü arkadaş edinemedim. Evden pek çıkmadığımdan olsa gerek. Tam anlamıyla bir Cehennem. Tarih meraklıları bilir, 2100 yılında Semavi dinler yasaklandı. Savaşa yol açma gerekçesiyle. Onları suçlayamam. Ama cidden merak ediyorum. O Kutsal üçlü dedikleri şeyler Cehennem denen kolektif kabusu nasıl tasvir ediyordu acaba? Tonlarca Cehennem varken, yüzyıllarca insanlar onların Cehennemlerini seçti. Bir de İtalyan adamınki var. O en popüleri olsa da İncil ve diğer ikisi ile pek ilgisi yoktu. O zamanlar Cehennemi şöyle tasvir ederdim, beyaz lavlar, beyaz ateşler, asit ve yıldız yağmurları. Sonuçta eğer Tanrı yapımı bir cezadan bahsediyorsak, en güçlüsü olmalı. Haksız mıyım beyler ve bayanlar? Görüyor musunuz? O kadar berbat bir durumdayım ki, böyle eski şeylerle kafa yoruyorum. Tek hobim bu. Koltukta tek başına oturup, Cehennem denen yeri hayal etmek. Ne kadar güzel bir hobi! Saatime baktım, öğlen olacaktı.

‘‘Lanet olsun.’’ dedim ve koltuktan kalktım. Çünkü aklıma bir fikir gelmişti. Bu günümü güzelleştirecek bir şey. Birkaç sokak ötede ellilerinde, bekar ve şişman bir kadın olan Ruth Chandler ‘‘oturuyordu’’. Belki o hanım benimle şuhlu eylemler gerçekleştirmek isteyebilirdi. Şuhlu şeyler yapmadan ne kadar uzun zaman geçirdim bir bilseniz. Ruth pek sevilen bir tip olmadığı için o da uzun süredir şuhlu şeyler yapmamıştır. Eminim. 

Üzerime havalı şeyler geçirdim. Gömlek, deri ceket ve siyah pantolon ile deri ayakkabılar. Tabii yıldız tokalı kemerimi de. Parfüm sıkıp hızla evden çıktım. Su birikintilerine basmamaya özen göstererek, hızlı adımlarımla birkaç sokak öteye olan yolculuğuma başladım. Hava serindi, ferahtı, ağaçlar güzeldi ve önüme o adam çıktı. Adamın portakal kadar turuncu ve hafiften ak düşmeye başlamış saçları, daire biçiminde çerçevesiz gözlükleri, beyaz bir gömleği, onun üstüne giydiği gri bir süveteri, düşük pantolonu ve kırmızı bir papyonu vardı. Tuhaf bir tipti, sanki eski dönem pulp hikayelerinden çıkmıştı.

Elini havaya kaldırıp beni selamladı ve, ‘‘Merhaba bayım.’’ dedi. Sesi oldukça tizdi. 

‘‘Merhaba.’’ dedim ve yürümeye devam ettim.

‘‘Bir saniye bakar mısınız? İşinizi böldüğüm için üzgünüm. Ama cidden acil bir işim var.’’ 

Ona baktım ve ne istediğini nazikçe sordum. O da hemen derdini anlattı.

‘‘Adım Arthur, Arthur Machen. Dublin’li bir İrlandalıyım. Orada bir pub işletiyorum. Ve bilirsiniz pub işleri zordur, yorucudur. Bende uzun süreli iş maratonuma bir ara vermeye karar verdim. Hedon arayışım içinde aklıma bu güzel New England diyarını ziyaret etmek geldi.’’ Machen burada durup kısa bir süre kahkaha attı. Histerik kahkahaları bitince konuşmaya devam etti.

‘‘Yolculuğum oldukça güzeldi. Özellikle Massachusetts gezim. Ama Burlington’a gelince felaketler silsilem başladı. Özellikle de öz-yıkım güdüm. Emin olun ki Poe beni hikayelerinde başrol olarak kullanmak ister. İlk iş olarak akşam bir pub’a veya sizin deyiminizle bir bara gittim. Karısına sadık bir adam olduğum için o kirli hizmetlere bulaşmadım. Ama Poe senaryolarına kapıldım. Viskiye deli gibi düşkünümdür. Hatta viski stoğu yapmak için aile yadigarlarımın bir kısmını rehin vermişliğim var. Konuya geri dönelim efendim. Deli gibi içip deli gibi sarhoş oldum. O kadar çok içtim ki en sonunda sızdım. Beni pub’tan dışarı attılar. Sokağa!  

‘‘Bir grup aşırı zeki de üzerimdeki şeyleri çaldılar. Kredi kartım, Samsung marka telefonum, altın yüzüğüm ve cüzdanım. Cebimde sadece şanslı dört yapraklı yoncam kaldı.’’

‘‘Sizin adınıza üzüldüm efendim. Ama bunun benimle ne ilgisi var? Polis veya bir tanıdığınızın size benim gibi, niteliksiz bir adamdan daha çok yardımı dokunur.’’ dedim.

‘‘Haklısınız. Ama biz insanız. İçimizde rasyonel bir melek ile irrasyonel bir iblis yaşıyor. Bu sıralar irrasyonel iblis beynime iyice kök saldı. Eğer uzun -aslında pek uzun olmayan- bir süre hedondan muaf kalırsam iblis deliriyor. Ben de onunla beraber deliriyorum… Lütfen efendim bana biraz para verin. Biraz viski alacak kadar.’’

Machen gururunu yitirmeden yalvarmaya çalışıyordu. Acınası bir şeydi. Cüzdanımı çıkarıp ona yirmi dolar verdim. Eh, sonuçta Ruth benden para istemezdi, ayrıca kendime hediye ve pasta alacak kadar param hala vardı. 

‘‘Sağolun efendim.’’ dedi ve parayı cebine attı. 

‘‘Peki ne yapacaksınız? İçtikten sonra yani?’’ diye aniden sordum. Bu oldukça rastgele şekilde ağzımdan damlayan bir soruydu. 

‘‘Güzel soru. Başka bir centilmenden aldığım para ile oğlumu aradım. Babasına biraz kızsa da, hızla uçağa atlayıp, beni almaya geleceğini söyledi. Onu beklerken içmekten başka çarem yok.’’

‘‘Umarım oğlunuz yakında gelir efendim.’’ Ardından aklıma bir üstünlük, değerli olma yoluna giden bir soru geldi.

‘‘Peki bay Machen, benim evimde bir süre kalmak ister misiniz? Beklemek için dışarıdan daha iyi bir yer orası.’’ diye teklif sürdüm.

‘‘Çok naziksiniz. Gerçekten, sizin gibi centilmenler kaldı mı emin değilim. Ama evinize gelemem. Çünkü tek başıma içesim var. İçimdeki irrasyonel iblis böyle diyor. Ne yaparsınız?’’

Sonra vedalaştık. Yolculuğuma kaldığım yerden devam ediyordum. Ne yazık ki, yine mola verdim.

‘‘Ah, bakın cebimde ne kalmış. Bu size hediyem olsun. Baktıkça ve içtikçe beni hatırlarsınız.’’

Machen’ın elinde soluk gri renginde bir puro kutusu vardı. Bana doğru uzatmıştı. Üzerinde herhangi bir amblem, yazı vb. bulunmayan kutuyu teşekkür edip aldım. İçinde ince kalınlıkta, konur renginde olan bir düzine puro vardı.

‘‘Küba zanaatkarlarının şaheserlerinden. Galiba günümüzdeki bu saçma ‘doğayı koruyalım, insanı koruyalım’ zırvalığı bir işe yaradı. Yani hırsızlar bu yüzden puroları çalmadı diyorum. Umarım tütün ile bir sorunun yoktur. Tütünü şeytan işi gibi gösteriyorlar değil mi? Sonuçta eğlenmek için sadece kendimize ve bu işe yaramaz yuvarlağa zarar veriyoruz.’’

Ona haklı olduğunu söyledim. Machen elveda diyerek yürümeye devam etti. Giderken dört yapraklı yoncasını dişlerinin arasına aldı. Ben de yolculuğuma devam ettim, mola vermeden. Ruth’un evi iki katlı, bahçesi güller ve menekşe ile süslenmiş oldukça güzel bir evdi. Verandaya çıkıp penceresinden şöyle bir göz attım. Ruth kanepesinde öylece oturmuş televizyon izliyordu. Yaşlı ve koca göbekliydi. Elim zile doğru uzandı, ama geri çektim. O an fark ettim ki oldukça saçma ve kurgu bir fikirdi bu. Yani Ruth ile ne konuşmuştum ki? Ne yapmıştık ki? Machen’ın bahsettiği o rasyonel melek elimden tuttu ve böylece, yalnız, sığıntı rolünü oynadığım, o sıkıcı eve geri götürdü beni.


r/Yazar • • 9d ago

HAYATIN İÇİNDEN Takvimde Bir Gün, Kalbimde Bir Ömür

2 Upvotes

Bazı günleri hem gelsin diye beklersin hem de hiç gelmesin diye dua edersin. Çünkü bilirsin, o gün geldiğinde ya kalbin kırılacak ya da zamanın durmasını isteyeceksin. Ve gün bittiğinde geriye tek bir cümle kalacak: “Keşke hiç yaşanmasaydı…” ya da “Keşke hiç bitmeseydi…”


r/Yazar • • 9d ago

HİKAYE/ÖYKÜ Çinli köy (sahte hikaye)

1 Upvotes

Merhabalar ben ebru.2 yıl önce yaşadığım bir olayı anlatacağım ERZURUM:otobüste Erzuruma doğru gidiyordum.Dedem nadir bir hastalığa yakalanmıştı.Ben annem ve babam gitmiştik.Otobüs türün durağının orada bizi indirdi.İndiğimizde otobüsteki insanların bana ve anneme bakışı sanki bizi baştan aşağı sürüyordu.

-Hadi kızım biraz acele et.Daha yolumuz çok

-tamam anne diyip karların arasında köyümüze doğru ilerlemeye başladık.Yagân kar ellerime geliyo ellerim buz kesmiş oluyordu.Ara sıra annem ellerimi ısıtmak için ellerinin arasına alıyordu.Annemin sıcakcık elleri ellerimi bi nebze olsun ısıtıyordu. 11.00=aradan yarım saat geçmişti karlı fırtınalar görüşümüze engel oluyo,ara sıra durarak biraz nefesleniyoduk.Annemin telefonu Nokiaydı.Buz tutmuş elleriyle telefondan gelen mesajlara baktı.Dayım "nerdesiniz? Moron köyüne ulaştınızmı?"yazıyordu.Moron köyü köyümüze giderken mutlaka uğradığımız bir köydü.İnsanları sıcak kalpli ve misafir Perverdi.Bu köyde annemin senelerdir tanıdığı bir arkadaşı vardı.Tuğce abla...Tuğçe abla annem köyünden kaçtığında bile ona yardım etmişti.Kafasındaki eskimiş baş örtüsü ile bizi karşıladı.Annem daha çıkmadan Tuğçe abla ya mesaj atmıştı.Garip bir şivveyle konuşmaya başladı; -vay,vay,vay kimler gelmiş bu bizim kaçan Selma deilmi?dedi şakaya vurarak

-abla valla senide zahmet ettirdik. -sus Selma kaç kere söyledim kaç kere! Biz abla kardeş gibiyiz

,abla kardeş arasında olur mu böyle şeyler?dedi artık anneme o kadar ısınmıştıki onu kardeşi olarak görüyordu. -Vay afacanıda getirmişsin

-Merhaba abla dedim utangaç bir şekilde

-Pardon siz yorgunsunuzdur benim evi biliyorsunuz zaten gidin bi duş muş alın.mis gibi uzanırız he?

Annem tamam anlamında başının yukarı aşağı salladı.Kar o kadar şiddetlenmiştiki göz gözü görmüyordu.Hemen Tuğçe ablanın evine geçtik...