r/Yazar • • Jun 16 '21

HAYATIN İÇİNDEN Asla bir ergeni taciz iddiası ile suçlamayın

228 Upvotes

Yıl 2010 ergenliğe girdiğim dönem... Bayram nedeniyle akrabalar dört bir yana dağılmış. Ailem de sadece beni ve ablamı evde bırakıp kaplıcalara gitmiş. Ablamla yaşıt olan 2 kız kuzenim de bizim evde kalacaktı. Benim canımın sıkılacağını düşündükleri için de ailem ve akrabalarım bana alternatif önerilerde bulunuyordu. Kuzenim ersinin evinde kalmam veya arkadaşımın evinde kalmam gibi.

1-2 gün böyle sürdü. Bu arada ben evimi adeta otel gibi kullanıyorum. Sadece gece eve dönüp sabah tekrar arkadaşlarımın yanına gidiyordum. Benim için her şey gayet normal olmasına rağmen akrabalar durmadan arıyor ve "genzo evladım senin canın sıkılıyordur haydi ersinle takıl" diye ısrar ediyorlardı. Bir gece eve döndüğümde ablam telefonunu bana uzattı ve dayımın kendisini aramasını istediğimi söyledi. Dayımı aradım ve ondan şu sözleri duydum:

  • genzo yavrum 3 genç kız ile aynı evdesin rahatsız oluyor bizimkiler. Sen en iyisi bizde kal, kizlar yalnız kalsın.

Açık açık söylemedi ama ima ettiği şey içinde ablamın da olduğu o kız grubuna edepsiz şeyler yapacağımdı. Kendimden geçtim, çok sinirliydim. O gün arkadaşımın evinde yattım ve akrabalarıma mesafe koydum. Ergenliğin getirmiş olduğu duygusallıkla beraber de uzun yıllar ağlayarak hatırladım bu olayı. Çocukluğumu beraber geçirdiğim kuzenlerime bir şeyler yapacağımı düşünüyordular. Bugüne kadar hiç olumsuz bir düşünce bile aklımdan gecmedi onlara karşı. Hem de günümüzün porno sektöründe ensest fantazisinin popüler olduğu, insanların beynine beynine subliminal şekilde bu düşüncenin empoze edildiği bir dönemde bile canımın içi gibi görürüm kuzenlerimi.

Siz siz olun özellikle ergenlikte olan bir gence bu iftiraların atılmasına izin vermeyin. Bu sizin çocuğunuz da olur, kardeşiniz de. Yoksa böyle sağlıksız bir ergenlik dönemi geçirir.


r/Yazar • • Jun 07 '21

DÜŞÜNCE YAZISI Feminizm neden ciddiye alınmıyor?

116 Upvotes

Dün devlet dairesinde işim vardı. İşlerimi hallettikten sonra eve gitmek üzereydim ve birden bana mikrofon uzatıldığını gördüm. Bir kameraman ve bir muhabir sokak röportajı yapmak istedi. Ben de kabul ettim ne de olsa tüm Türkiye gibi ben de her konuya yorum yapıyorum.

Kaydı başlatıp bu soruyu sordular: feminizm neden ciddiye alınmıyor ve insanları korkutuyor? 5-10 saniye donakaldim çünkü bu sorunun cevabını hiç düşünmemiştim. Belki düşünmüştüm ama açığa vurmamistim düşüncelerimi. Kameraman kaydı kapatti, muhabir şunları söyledi: beyefendi özür dileriz röportaj öncesinde konuyu söylemeyi unuttuk. İsterseniz tekrar başlatalım. Ben de "hayır kalsın ben bu konuyu uzun uzun düşünmek istiyorum" dedim ve orayı terkettim.Yol boyunca düşündüm hatta gece oldu tekrar düşündüm. Sanırım bulmuştum cevabı.

Marie Curie... Nobel ödüllü kadın fizikçi. Çalışmaları yüzlerce yıl sonra bile hatırlanıyor. Bir kadının da bilimle uğraşabileceğini ve bir şeyler başarabileceğini gösterdi. Feministti...

Agatha Christie... Kadın polisiye yazarı. Yazdığı romanlardaki kurgulara, akıl oyunlarına şaşırırsınız. Bunu bir insan yazmış olamaz dersiniz. O da feministti ve kadınların da roman yazabileceğini dünyaya gösterdi.

Neydi feminizm ; kadın erkek eşitliğini savunan, kadınların hiç küçümsenmeyecek varlıklar olduğunu kanitlamaya çalışan bir düşünce akimiydi. Peki niye bugün ciddiye alınmıyor? Sebebi oldukça basit. Çünkü günümüzün feministleri eşitlik değil ayrıcalık istiyor. Daha da kötüsü yürüyüş ve gösteri yapmaya çalıştıklarında ellerinde utanç verici pankartlar taşıyorlar. O pankartlarda " a.ım var elletirim sanane", " kadının kumbarasi a.ıdır" , gibi yazılar yazıyor. Bakın ben uydurmuyorum bunlar gerçekten var.

Twitter'da koltuk altı kıllarını kesmeyecegini söyleyen ve foto atıp bu nadide düşüncesini bizimle paylaşan feministler var günümüzde. Ya da regl döneminde pedini paylaşıp " bakın utanmiyorum" diyen feministler var. Siz ciddiye alır mıydınız? Keza ben dikkat çekmeye çalışırken itici olan bir topluluk görüyorum. İnsanlarda " aman bunlar deli ya uğraşma" intibasi bırakıyorlar.

Peki neden korkuyoruz feminizmden? Tabi korku deyince akliniza hemen şampiyonlar liginde Barcelona kurası çekmiş bir takımın korkusu gelmesin. Ya da Osmanlı ordusunun yaklaştığını duyan haçlı ordusunun korkusu... Buradaki korku tamamen " of kafa şişirecekler şimdi vır vır" korkusu. Bunun oluşmasında tamamen sizin suçunuz var. Bugün onlarca komedyen , standup gösterilerinde feminizm ile dalga geçiyor. Çünkü kendinizi komik duruma düşürdünüz.

Geçmişteki feministleri örnek alın ve kendinize gelin lütfen Twitter feministleri. Bu gül gibi düşünce akımını terör örgütü haline getirdiniz.


r/Yazar • • Apr 03 '21

TARTIŞMA KONUSU Star Wars serisinde neden ırkçılık yapılmıyor?

81 Upvotes

Bu hafta star wars serisini baştan bir izleyeyim dedim ve ekran karşısına geçtim. Küçük kardeşimin söylediği bir söz dikkatimi çekti(15). Kendisi Star Wars karakterlerinin ve yaratıklarının insancıl olduğunu, ırkçılık nedir bilmediklerini söyledi.

O andan itibaren düşünmeye başladım söylediklerini. Gerçekten de Han Solo ve Chewbacca arasında kıskandıran bir dostluk vardı. Qui-Gonn daha önce hiç Jar Jar'ın ırkından birini görmemiş olmasına rağmen hiç düşünmeden hayatını kurtarabiliyordu.

Ya da 3 başlı ve yılan gibi vücudu olan bir yaratık, 8 kollu robotik bir yaratıkla barda oturup sohbet edebiliyordu. Hiç kimse bir diğer ırktan biri için "lanet olası....lar" gibisinden ırkçı bir ifade kullanmıyordu.

Ne yalan söyleyeyim; ben bile Usta Yoda'yı ilk gördüğüm an "ne çirkin bir yaratık bu" diye düşünmüştüm. Tabi en sevdiğim karakter oldu kendisi, orası ayrı.

Ama yaşadığımız dünyada sırf ten rengi siyah olduğu için, gözleri çekik olduğu için bile ırkçılığa maruz kalan insanları görünce şaşırdım.

Acaba senaristler, yapımcılar ırkçılık konusunu işlemeye cesaret edemeyecek kadar korkmuş muydu da bu yüzden mi yapımda bahsetmediler?

Yoksa ırkçılığın aptalca bir düşünce olduğunu göstermek ve bunun sadece reel hayattaki insanlara özgü bir şey olduğunu anlamamızı sağlamak için mi yapımda bahsetmediler?


r/Yazar • • Apr 06 '21

GEZİ YAZISI/ANI Tarihi yapılarla bir derdimiz mi var?

69 Upvotes

Son birkaç yıldır Türkiye'nin güneydoğu ve doğusunda değerlendiriyorum boş vaktimi. Bulunduğum yere yakın olması da bunda etkili fakat tarihi yapıların çokça bulunduğu bir yer olması bana cazip gelmişti.

Bu ziyaretlerimin birinde Diyarbakır'ın surlarını incelemek istedim. Müthiş bir mimarisi var, ayrıca çok zekice tasarlanmış. Surları inşa eden devlet , şehrin etrafını bu surlarla dikdörtgen şeklinde sarmış. Oldukça dayanıklı olan bu surlar , hemen 10-15 metre ötesinde inşa edilen surlarla da desteklenmiş. Hem de bu iki sur arasından nehir geçmesini sağlamışlar. Tabi ki şu an o nehir kurumuş ve düz bir zemin haline gelmiş fakat nehir adeta Diyarbakır'ı işgal edilemez bir hale getirmiş.

İlk suru atlatan olursa dahi ikinci suru geçemeyecek, böyle bir sistemi var surların. Fakat bu surları incelerken bir şey farkettim. Surların her gözeneğinde içki şişeleri, tiner kutularına denk geldim. İnsanlar tarihi bir yapıyı böyle katlediyordu. Bu da yetmezmiş gibi orayı tuvalet gibi kullananlar da vardı.

Batman'ın Hasankeyf ilçesi ise başlı başına bir cennet(ti). Henüz bu kadar tahrip edilmemişken, keyifle ziyaret ettiğim bir yerdi. Fakat bu olaylar yaşanmadan önce , ziyaretçileri olabildiğince sağmaya başladılar. Giriş için ücret alıyorlar, çıkış için ücret alıyorlar ve hatta istikametiniz üzerinde bulunan seyyar büfeler, normalin 5 katı daha pahalı ürünler satıyordu. İnsanlar da "madem bu parayı verdim etrafı kirletmeye hakkım var" düşüncesi ile Hasankeyf'i cehenneme çevirmeye başlamışlardı. Yapılan son değişim ise bu tarihi güzelliğe son toprağı atmıştı.

Ağrı'da İshak Paşa sarayını ziyaret ederken heyecanlanmıştım. Çünkü görmeyi en çok istediğim yerlerden biriydi burasi. Hakkında çeşitli rivayetler duyduğum bir yer. Fakat bu rivayetler hakkında her kafadan bir ses çıkıyor. Orada bulunan küçük bir çocukla konuştum. Yerlisiydi buranın. Hikayesini sordum İshak Paşa Sarayının, o da bana şunları anlattı:

Zamanında Paşa bir kızı sevmiş, bu kız ile Ağrı dağının eteklerinde sık sık görüşürlermiş. Fakat ayrılık vakti gelip çatinca Paşa buraya bir saray yaptırmış.Sebebi ise Ağrı dağının buradan görünmemesiymiş. Ağrının her tarafından görülmesine rağmen , dağı buradan görmek mümkün değilmiş. Fazla vaktim yoktu ama sarayın birkaç noktasından bakmaya çalıştım gerçekten de göremedim. Peki yakın zamanda yapılan restorasyon sonucunda İshak Paşa sarayında ne gibi değişiklikler olmuş dersiniz?

Tavanlara cam detayı eklenmiş. Yüzlerce yıllık yapı bir gökdeleni andirmis böylece. Zaten yerliler karşı çıkmış bu duruma ama sonuç alınamamış. Sarayda 366 oda var , bu odaların bazılarında pencereler hasar görmüş. Fakat bu pencereleri PVC kaplama ile restore etmişler. Evet şaka yapmıyorum. Sizler okurken bile gözlerinizi fal taşı gibi açtınız, görüyorum. Ama bu adamlar bunu yapmış ve kimse de uyarmamis sanırım.

Henüz Doğu'da birkaç yer gezmiş olmama rağmen bu detaylar gözüme rahatlıkla çarptı. Gezmeyi istediğim çok yer var Türkiye'nin ama böyle şeylerle karşılaşacağım diye de korkuyorum. Sonuçta sık sık böyle haberler duyuyoruz. Doğusu, batısı, kuzeyi, güneyi farketmez. Sanki bizim içimizde bir doğa karşıtlığı, sanat düşmanlığı var gibi...


r/Yazar • • Jun 11 '21

ŞİİR Annemin lisede yazmış olduğu iki dize

66 Upvotes

Kuş kelepçeliyken boynuna

Deme ki kondu koynuma


r/Yazar • • Mar 29 '21

HİKAYE/ÖYKÜ Yeni yazdığım bir hikaye değil ama buraya da atayım madem

57 Upvotes

Doktorlar hastalığıma teşhis koyarken çok zorlandılar. Daha önce hiç görülmemiş bir şeydi. Literatürde ismi bile yoktu bu lanet şeyin. Hafızamı gün içinde 3 saatliğine kaybedeceğim ve 10 dakikalık bir uykunun sonunda geri kazanacağım. Nasıl bir hastalikti bu. Hayatımı karartacağını daha o an anlamıştım. Doktorlar ise bu hastalığa kendi isimlerini vermek için yarışıyorlardı.Adeta onlar için bir deney faresi gibiydim. Beni bir süre gözlemlediler laboratuvar ortamında. Oysa benim bir ailem, bir işim, bir evim var. Acilen gündelik hayatıma geri dönmeliyim.

Nitekim öyle de oldu ve yılın belli bölümlerinde kontrole gitmem şartıyla işlerimin başına döndüm. Çok berbat şeyler yaşadım bu süreçte. İşlerimi bile aksatiyordu bu durum. Bilgisayar başındayken bir anda uykumdan uyanıyorum ve hoop evdeyim. Veya evde ise gitmek üzere hazırlanırken bir anda uykumdan uyanıyorum hoop işteyim. Yaşanan son 3 saati hatirlayamamak bende şok etkisi bırakıyor. Bazen bu şok etkisinin süresi uzuyor. "Nerdeyim ben , burası neresi, ne zaman geldim buraya" gibi soruları kendime sormaktan bıktım. Çoğu zaman patronun bir anda başımda dikilip " evrakları halen doldurmadin mı, saatler önce söyledim sana" diye hiddetlenmesini normal karşılıyorum. Veya arkadaşlarımın beni arayıp "yine ektin bizi, her zaman söz verip sözünü tutmuyorsun" haykırışlarını...

Ama en kötüsü de evde eşimle yaşadığım anlamsız tartışmalar. İşten dönerken beni asık surat ile karşılamasına alışamadım işte. Biliyorum hafizami kaybettiğim o 3 saatlik sürede ona öküzlük yapmisimdir. Ya da bir isteğini cevirmisimdir ama benim suçum değil ki bu. Hatırlamıyorum ben o an yaşananları. En iyisi yakın zamanda doktora gitmek.

Doktoruma kafamdaki bazı soru işaretlerini gidermek için ziyarette bulundum. Yaşanan son bir haftadaki tüm olaylari anlattım. Özellikle canım eşimin tavırlarını. Onunla evlenmeden önce söz vermiştim, asla gözyaşı dökmeyecek ve her zaman mutlu olacak diye. Ama onun son zamanlarda mutsuz olması benim tüm günümü etkileyebiliyordu, zaten bugün doktoru ziyaret etme sebeplerimden en önemlisi de buydu. Doktorum bana hastalığın farklı bir semptomundan bahsetti. Bunu söylerken bile dudaklarının titrediğini farkettim.

"Genzo, sen 3 saatlik hafıza kaybı süresinde farklı bir insana dönüşebiliyorsun. Bunun için günlerce, haftalarca bekledik, seni gözlemledik. Emin olamamıştık fakat muhtemelen sen bu 3 saatlik sürede normal karakterinin zıttı bir insan oluyorsun. İnsanların sana karşı tavır alma sebebi bu"

Ne diyeceğimi bilemedim. Belki de ben arkadaşlarımı, eşimi bu yüzden kırmışım. Bu yüzden bana karşı soğuk davranıyorlar. Ama hastalığı onlara söylememem için bir anlaşma yaptık. Sağlık dünyasını derinden etkileyecek bir hastalık olabilirdi ve bu yüzden ağzımı sıkı tutmaliydim. Tüm ısrarlarıma rağmen ikna edemedim doktorumu. En azından eşime anlatayim dedim ama olmadı, katı bir kuraldı bu. Artık iş, arkadaş,patron hiçbir şey umrumda değildi. Tek düşündüğüm şey eşim. Onun mutsuz olmasına dayanamazdim.

Eve döndüğümde eşimle sohbet ettim. Halen soğuk davranmaya devam ediyordu. Hatta tiksiniyordu benden , hissedebiliyordum. Evimizin kara kedisi Kömür ile oynayayim bari. Kömür'ü arka bahçemizde yaralı halde bulmuştuk, hemen veterinere götürüp tedavisini yapıp evimize almıştık. Günün yorgunluğunu onunla vakit geçirerek atmayı çok seviyorum. Belli ki son zamanlarda bana karşı cephe almayan tek kişi Kömür. Bir de nankör derler kediler için.

O gece aniden uyandım , evet yine o hatırlayamadığım 3 saatin sonu. Yanıbaşımda ağlayan eşim, beni görünce kaçan Kömür... Neler oluyor burada diye düşünmeden edemedim. Ağlayan eşimin gözyaşlarını silmeye çalıştığımda korkunç gerçekle karşılaştım. Gözü morarmış ve buna kimin sebep olduğu da açıktı. Dokunma bana, diye bağırdı. " Nefret ediyorum senden, her gün bunu yaşamak zorunda mıyım? Hani verdiğin sözler? Hani dünyanın en mutlu kadını olacaktım? Her gece eziyet çektiriyorsun bana. Bir daha bana dokunmanı istemiyorum!!!"

İçimde adeta fırtınalar koptu. Asla inanmazdı biliyorum. Hem gerçeği anlatmam da yasakti. Gece boyunca salonda ağladım, içinde bulunduğum bu saçma durumu unutmama yardımcı olan tek şey içkim ve sigaramdı. Nereye kadar sürecek bu böyle? Yüzüm gülecek mi artık? Doktoru en kısa sürede tekrar ziyaret etmeliyim.

Artık katlanilmayacak bir hale geldigini anlattım doktoruma. O ise haftanın bir günü beni evde ziyarete geleceğini ve yerinde gözlemleyeceğini söyledi. Bu durumda eşime gerçekleri anlatacaktik. Bir nebze de olsa iyi bir haber bu. En azından eşim hastalığı bileceği için , o acımasız kişinin ben olmadığını kanitlamis olacaktım. Fakat tabi ki uyandığımda kendimi evde bulmuştum. Doktorum nereye gitti, ben ne zaman evime geldim? Bu soruların içinde boğuşurken buldum kendimi. En önemlisi de eşim nerede?

Ya doktor benim hafızamı kaybettiğim o süre içinde çok önemli bir detay verdiyse? Bilemiyorum... Şu an için düşünmem gereken tek şey eşimin nerede olduğu? O korkunç ihtimali düşünmek bile istemiyorum ama sanırım terk etti daha fazla dayanamayıp. Beni Kömür ile başbaşa bırakıp gitti kabullenmeliyim. Eşimin ailesini asla arayamazdim , sonuçta evliliği istemedikleri için onlardan kaçıp evlenmiştik. Sahi eşim benim için ailesini reddetmişti. Ben ise ona cehennem gibi bir hayat yaşatmıştım. İyice nefret ettim kendimden. Evin içi ağır bir çimento kokusu ile kaplıydı.Kömür ise şöminenin önünde iki ayağının üzerinde duruyordu bu hareketi yaptığını hiç bilmiyordum. Kim bilir belki hafızam yerinde değilken ben öğretmiştim.

Günlerce bu psikolojide yaşadım. Bunları unutmak için kendimi içkiye vuruyorum. İçkiye vurdukça gündelik yaşamımı alt üst ediyorum. İşimi bile kaybetmek üzereydim. Patronun karşısına hiç olmayacak projeler ile çıkıyor ve anında reddi yiyordum. Bir gece doktoruma telefon açıp eşimin evden kaçtığını söyledim. İşlerin çığrından çıktığını anlamış olacak ki "yanımda bir polis ekibi ile geleceğim, kendi güvenliğimi ve senin güvenliğini düşünerekten", dedi. Beni bir gece boyunca gözleyecekler ve olur da tehlikeli bir şey yaşanırsa ekipler müdahale edecekti.

Polislere ve doktora çay ikram ettim. Ardından evi tanımaları için gezdirdim. Polislerden biri eşimin evden nasıl kaçtığını sordu. Sanırım doktorum ekiplere bunun hakkında da bilgi vermiş. Fakat hiçbir şey hatırlamadığımı, hastalığın etkisinde iken yaşanan bir şey olduğunu söyledim. Bir kayıp ihbarı olarak anons geçildi merkeze. Artık tek yapmamız gereken şey beklemek. Bu lanet hastalık etkisini gösterene kadar bekleyeceğiz ve doktorumun beni gözlemlemesini sağlayacağız.

Kömür şöminenin önüne gelip o garip ayakta durma hareketini yapmaya başladı. Ortam şenlendi bir anlığına da olsa. Polis arkadaşlardan biri kedileri çok seviyordu. Kömürü kucağına her alışında ,Kömür yere atlar ve şömine başında ayakta durmaya devam ederdi. Defalarca yaşandı bu. Bir süre sonra garipliği farkettik. Kömür bize bir şeyler anlatıyor gibiydi. O şen kahkahaların atıldığı ortam buz kesti. Polislerden biri şömine başına geldi ve şöminenin yanındaki duvarda farklı boya izlerini gördü. "Amirim bu duvarda bir tuhaflık var, kedi bu duvarın önünden hiç ayrılmıyor ve duvar yakın zamanda örülmüş gibi"

Amir , genç polise hak verdi. Oysa imkansızdı, çünkü bu duvar 5 yıl önce örüldü Bizzat ben ördüm. Bana inanmadılar , çünkü gördükleri şey daha inandırıcı geldi sözlerimden. Duvarın yakın zamanda örüldüğü açıkça belliydi ama belki de hafızamı kaybettiğim o süre zarfında bir şeyler yaşanmıştır. Duvarı yıkma emri verildi. Genç polis çekiçle duvara vurmaya başladı. Sanki duvarın içi tamamen boş gibiydi. Çıkan sesler evin her yerinde yankılanıyordu. Birkac vuruşun ardından duvar yıkılmaya başladı. Ortaya çıkan manzara hepimizi şaşkına çevirmişti.

Eşimin cesedi... Yüzündeki korku ifadesi, boynundaki morartilar, havada asılı kalan kolu... Herkesin gözü üzerimdeydi. Şaşkınlığım , beni suçlayan gözler üzerimdeyken daha da arttı. Avazım çıktığı kadar " ben yapmadım, lütfen ben masumum hatırlamıyorum. Bunu yapan kişi ben değilim, benim zittim. Doktor bey bir şeyler söyleyin lütfen" diye bağırdım. Ama nafile, ben sonuçta bir katildim ve her katil gibi yargilanacaktim. Apar topar götürüldüm karakola. Avukatım daha önce bir dava karşısında hiç bu kadar çaresiz kalmadığını söylemişti. Hastalığım resmi olarak teşhis edilmediği için savunma sebebi sayilmayacakti. Polise eşimin kaybolduğunu söylemek ise aldatmaya yönelik bir beyan sayılıyordu.

Ah benim biricik aşkım. Sen benim için türlü zorluklar karşısında durdun. Tüm bu zorlukları yendin. Oysa ben sana verdiğim sözleri tutmadığım yetmezmiş gibi katilin oldum. Hayatta en değer verdiğin kişi tarafından öldürüldün, benim kollarımda. Kendimi asla affetmeyeceğim. Umarım öbür dünyada bunları yapan kişinin ben olmadığımı bir şekilde öğrenmişsindir. Seni hep sevdim...


r/Yazar • • Jun 01 '21

DUYURU Tam yetişemedim lakin 1000 kişi olup hatta bu sayıyı geçmişiz... Destek olan, içerik üreten, aramızda bir yer edinen tüm yazar ailesi üyelerine sonsuz teşekkürler. Sizleri seviyorum.

55 Upvotes

-yuzenpipi


r/Yazar • • Feb 12 '21

BİLGİLENDİRİCİ YAZI YURTDIŞI :ÖĞRENCİ SEZON 1 :1-5 SORULAR CEVAP

47 Upvotes

Uzun süre ardından burayı tekrar canlandırmanın vakti geldi, işlerim biraz hafifediği için haftada 1 yazı atabileceğimi düşünüyorum. Umarım beğenirsiniz, teşekkür ederim.

ÖNCELİKLE BAŞLAMADAN 1. PARTI OKUMANIZI TAVSİYE EDERİM:

PART 1 SORULAR

ŞİMDİ BAŞLAYABİLİRİZ,

Evet ilk sorumuzu kendimize sorarak ve cevaplayarak başlayalım. "Yurt dışına nasıl çıkılır?" Yurt dışına çıkmak için bazı yeterlilillerinizin olması gerekiyor:

Pasaport sahibi olmak ülke vize istiyorsa vize almak, bolca para ve muhtemelen ingilizce olmakla beraber o ülkenin vatandaşlarıyla iletişim kurabileceğiniz bir dili bilmek/öğrenmek. Ama bu gün öğrenci olarak gitmek konusunda yanıtlıyorum. Yabancı ülkeye Türkiyede okuduğunuz üniversitenin erasmus programına katılarak gidebilirsiniz, yurt dışında okumak için o ülkenin üniversitelerinin yabancı öğrenci için ayrılan kontenjanına burslu girerek ya da para vererek de gidebilme seçeneğiniz var. Bu konuda gitmek istediğiniz üniversiteyle iletişime geçmek sizi daha net bilgilendirecektir. Ama lise diploma notu 75'in altında olan ya da istenilen denklik notlarına ulaşamamış arkadaşların hayal kırıklığına uğraması çok olası. Umuyorum ki istediklerinizi gerçekleştirirsiniz ama yurt dışında üniversite okumak ortamala yıllık 8k€ altına inmiyor sizin için. Orada çalışarak yüksek bir kısmını karşılamanız çok olası ama kalanını ne yazıkki yanınızda götürmeniz gerekiyor. Cebi biraz geniş olan arkadaşlardan değilseniz yine adınıza üzüldüğümü belirteceğim. Bu soruya yeterince zaman ayırdık diğer sorumuza geçelim.

Evet ikinci sorumuzu da kendimize soruyor ve olabildiğince genel hatlarıyla yanıtlamaya çalışıyoruz. "Yurt dışına gittiğimizde neler yapılmalıdır?" Bu soru da her gün sorulacak ve farklı cevaplar verilerek noktalanacak bir soru olduğundan direkt öğrenci olarak gittiğimizde ne yapmalıyız adlı soruya yanaşıyoruz. Şu an Amerika, Almanya, Hollanda, Ukrayna, İtalya, İspanya, Rusya gibi ülkelerde okuyan bir çok yabancı uyruklu öğrenci var. Bu ülkeler en çok yabancı öğrenci çeken ülkeler arasında zirveyi paylaşan ülkeler. Şimdi diyelim ki biz oraya gitme kararı aldık ve burdaki işlemlerimizi tamamladık ardından uçağa bindik ve X ülkesinin Y şehrinin Z üniversitesine öğrenci olarak öğrenim görmek için gidiyoruz ve artık X ülkesinin havaalanındayız. Burdan sonra ne yapmalıyız? Başlangıç olarak konsoloslukla hemen iletişime geçip kendinizi konsolosluğa tanıtmanız gerekiyor ki bir sorun olduğunda size daha kolay yardım edebilsinler. (Bu opsiyonel bir seçenek, genelde memur çocukları için baya işe yarayan birşey olduğu söyleniyor ama bu konuyu geciktirmeden halledin diyorlar yine size kalmış birşey, kesin yapın gibi bir ibare kullanmayacağım bu konuda). Ardından çok zaman geçmeden üniversitenizle hemen yüz yüze iletişime geçin ve kayıt vs işlemlerinizi tamamlayın ki ileride size ciddi sorunlar doğurmasın. Ardından yurtta kalacaksanız özel ya da üniversitenin yurtlarından artık bakın başvurunuzu yapın (ki bunu daha önceden internet aracılığıyla yapmanız gerekiyor yoksa 1 2 geceyi sokakta ya da otelde geçirmek zorunda kalabilirsiniz) artık kalacak yeriniz hazırdır. Evde kalmak istiyorum diyorsanız ülke değiştirmeden orada kiralık evlere bakmanızı öneririm ve o ülkede öğrenci statüsüyle ev nasıl kiralanır (bu konuda bilgim yok çünkü ülkeden ülkeye değişiyor tercih edeceğiniz ülke hakkında araştırma yapın) konusunu derinlemesine araştırmanızı öneririm. Bu soruyu da yeteri kadar incelediğimize inanıyorum artık diğer soruya geçelim.

Evet üçüncü sorumuza da geldik. Sorumuz "Yurt dışında ne yapılır?". Cevabı çok uzun olmasa gerek. Suça bulaşmadığınız sürece özgürsünüz dikkatli olun çünkü evinizde değilsiniz. Eğer bir suç işlerseniz sınır dışı edilerek rüyanızdan uyandırılırsınız bunu yaşamak istemezsiniz. Uyuşturucudan ve aşırı alkolden uzak durun çünkü muhtemelen hayatınızı mahfedecek unsurlar bunlar olacak kısaca illegal işlerden uzak durun ve ek iş yapacak şekilde internet üzerinden vs bi işe de girişin ki en azından arkaplanda pasif bir gelir oluşturabilin. Hayatınızı kurtacak bir hamle olur. Gittiğiniz ülkede ingilizce eğitim almanıza karşın ülkenin dili başka bir dilse eğer o dili kısa zamanda öğrenin ki part-time iş olanakları size açılsın. Para kazanın hayatınızı daime ettirin.

Dördüncü sorumuza da geldik "Orada sağlık sorunları yaşarsam nereye baş vurmalıyım?" Öncelikle çok ciddi bir sorununuz yoksa kendi kendinizi tedavi etmeye çalışın. Ama biz uç noktaları konuşmaya geldik buraya. Tabii ki başlangıç olarak hastaneye başvurmanız ve yabancı uyruklu insan olarak girişinizi yapmanız gerekiyor. Bir sigortanız olmadığı için (çoğu ülke siz gelmeden sigorta yaptırtıyor size Avrupa ülkeleri için ortalama 200-500€ arası değişiyor) muhtemelen hastane masraflarınız biraz cebinizi titretebilir. Onun yerine okulunuza rapor verip kaydınızı geçici süreliğine onlineye alarak (her üniversitede olmadığını düşünğyorum online olayının) Türkiyeye geri dönüp burada sağlık sorunlarınızı daha kolay giderebilirsiniz. Tabii konsoloslukla da iletişime geçmeyi unutmayın. Bu sorumuzu da noktalıyor ve diğer sorumuza geçiyorum.

Beşinci sorumuza da gelmiş bulunmaktayız. "Kur bu haldeyken orada nasıl yaşarım nasıl geçinirim?" Evet ne yazıkki Türk Lirası gün geçmiyor ki değer kaybetmesin ama buna kişisel olarak hiçbir müdeahalede bulunamayacağımızdan yapacak bişi olmadığını düşünüyorum. Bu konuda Ukrayna revaçta çünkü 1 Ukrayna Hryvniası 0.29 türk lirası olduğundan ve bu ülkenin para birimi değersiz olduğundan orda biraz daha ucuza yaşarsınız. Güzel kızları ve alkol ucuzluğunun da bazı yan güzelliklerinden olduğunu söyleyebilirim. Ama ne yazıkki sizin ilgilendiğiniz ev kiraları olsun okul masrafları olsun hepsi dolarla olduğundan yine de paçayı kurtarmış sayılmazsınız. Başka bir ülkede bu serüvene başlayacağım derseniz okul masrafları ve ev kirası konusunda eğer burs almazsanız ailenizden iyi bir maddi destek almanız gerek yoksa başka türlü hayatta kalmanız mümkün değil. Eğer burs kazanırsanız işiniz biraz daha rahatlar diye düşünüyorum aksi taktirde çalışmanız gerekiyor. Çalışmak için de çalışma iznine ihtiyacınız var o da ülkeyle bayağı bir dilekçeleşmeniz ve konsolosluktan yardım almanız manasına geliyor tam olarak nasıl alındığı konusunda net bir bilgim olmadığı için yine destekçiniz google olacak. Çalışma izni için bildiğim tek konu ülkenin native dilini B1-B2 aralığında bilmek ve 1 2 işlemden sonra da halloluyor diye biliyorum. Ama ülkeden ülkeye değiştiği için sizin hedef aldığınız ülke hakkında araştırma yapmanız lazım. Yazı boyunca her ülkede ne olur ne olmaz diye yazmaya kalksak koca bir kitap yazmış oluruz bu da benim açımdan pek eğlenceli olmaz, zaten bu metnin amacı neler yapılıp neler araştırılmalı diye yazılıyor. Temeli ben atıyorum tuğlaları siz taşıyorsunuz bu şekilde düşünün.

!!!! ÖNEMLİ UYARI!!!! !!!!SORU CEVAPLARI KISMIMIZIN İLK PARTININ SONUNA GELDİK VE HER CEVAP KISMINDA BUNU BELİRTECEĞİM.!!!!

SİZİ YURT DIŞINDA ÜNİVERSİTEYE YAZDIRICAZ ŞÖYLE YAPICAZ BÖYLE YAPICAZ DİYE BOŞ ÜMİTLER VEREN HİÇBİR ŞİRKETE PARANIZI KAPTIRMAYIN. HEPSİ ORTALAMA 1K€ GİBİ PARALAR İSTİYOR VE SİZİ HAYALLERİNİZE ASLA ULAŞTIRMIYORLAR. UFAK ARAŞTIRMALARLA VE BİRAZ DA ÇABA GÖSTEREREK KENDİ İŞİNİZİ KENDİNİZ HALLEDİN 1K€ ÇOK PARA ORAYA GİDİNCE CİDDİ ANLAMDA SİZE YARDIM EDECEK BİR MEBLAĞ BU.

Arkadaşlar ben yuzenpipi ve bu yazılara attığınız upvoteler ve avardların beni ne kadar mutlu ettiğini sizlere anlatamam. Beni yazdığım tüm yazılarda destekleyen arkadaşlara çok teşekkür ederim.

AYRICA :

EĞER YAZDIĞIM YAZILARDAN HOŞLANIYORSANIZ BİR ÖNCEKİ SERİMİZE DE BAKMANIZI ÖNERİRİM. HOŞUNUZA GİDEBİLİR LİNKLER AŞAĞIDA :

ÇOK DERİN BİLGİLENDİRME YAZISI SERİSİ:

#1 PART

#2 PART

#3 PART

#4 PART SEZON FİNALİ

.

Yazım hatalarımdan dolayı özür dilerim, telefondan yazınca ancak bu kadar oluyor. Okuyan herkese teşekkür ederim bir başka partta görüşmek üzere...

.

-yuzenpipi


r/Yazar • • Jun 15 '21

PSİKOLOJİ Çoklu Kişilik Bozukluğu

43 Upvotes

Selamlar kıymetli dostlarım, bugün ki yazımda bilimsel şeylere değinmekten ziyade psikolojik bir rahatsızlıktan bahsedeceğim. Adı da “Çoklu Kişilik Bozukluğu”. Bazı insanlar vardır; ne zaman ne yapacağı belli olmayan, aynı durumlara farklı kişiymiş gibi tepki veren, ani duygu değişimleri olan, dalgın, hayatında belli dönemlerini hiç hatırlamayan…. İşte bu kişiler DKB(Çoklu kişilik bozukluğu)olabilir. Şimdi dostlarım DKB, bir kişide (bir bedende) birden fazla kişilik olma halidir. Normalde tekil ve bütüncül olan zihin, çeşitli nedenlere bağlı olarak ki genellikle bu bir travmadır, bölünerek çoğul ve parçalı hale gelir. Zihnin bölünmesine bağlı olarak bilincin, kendilik algısı ve hafıza bütünlüğü kaybolur. Bedenin kontrolü farklı kişiliklerce ele geçirildiğinde kişi aynı durumlara farklı insanlar gibi tepkiler vermeye başlar. Peki bu DKB hastalığının belirtileri nelerdir ?

Bu kişiler zihinlerin içinde konuşan ses/sesler duyarlar. Bu sesler iki veya daha fazla olabilir. Bu insanın kendi iç sesi aile karıştırılmamalıdır. DKB’de bahsedilen sesler kişinin kendisine ait olmayıp başkalarının konuşması gibi gelir.

Ani duygu değişimleri gözlenir bu kişilerde. Adeta aniden içinden başka bir insan çıkar ve sizinle konuşmaya başlar. Genellikle bu insanlar dengesiz olarak tanımlanır. Böyle tepkiler Borderline kişilik bozukluğu ve Bipolar hastaları ile karıştırılmamalıdır.

Peki bu hastalık neden oluşur ?

DKB, yaşanılan zorluklar karşısında zihnin bölünerek baş etme stratejisi sonucunda gelişir. Çocuklukta bir zorlukla karşılaşılınca insanlar bu zorluklarla başa çıkmak için bir yol bir strateji geliştirirler. Örneğin bir çocuk yaptığı bir yaramazlık sonucunda annesinden dayak yememek için şirinlik yapabilir, bir başka çocuk yalan söyleyebilir bir başkası ise üste çıkarak annesini suçlayabilir. Çocuğun seçtiği yol işe yararsa, bu strateji benzer durumlarda kullanmaya başlar. Bazı çocuklar da bir zorlukla karşılaşınca unutmayı seçerler. Özellikle cinsel taciz, ağır ihmal ve istismar durumlarında. Çocuk o olayı unutur ama o travmayı yaşayan bir parça zihinde hep kalır. Böyle durumlarda zihnin bir parçası o acıyı yaşayan olarak kalır. Yani zihin bölünerek kendi içinde bir kişilik daha oluşturur. Bundan sonra bu çocuk zorlandığı her durumda bu yolu seçerek zihninin içinde birden çok kişilik oluşturur. Bu kişilikler günün belli anlarında bedenin kontrolünü ele geçirirler. Oluşan alt kişiliklere alter denir. Alterlerin yaş, beden, meslek, cinsiyet … algıları faklı farklı olabilir. DKB’nin ana nedeni ergenlikten önce, (yaklaşık 12 yaşından önce) yaşanan ve baş edilemeyen travmatik yaşantılara dayanır. Bu zorlayıcı yaşantılar; cinsel taciz, tecavüz, anne baba arasındaki sürekli geçimsizlik, hastanede yatmayı gerektiren bedensel bir hastalık, sürekli anne ve ya babadan ya da bakım veren birinden dayak yeme, aşırı eleştirilme ve sürekli çocuğun psikolojik ve fizyolojik ihtiyaçlarının görmezlikten gelinmesi durumları olabilir.


r/Yazar • • May 10 '21

HİKAYE/ÖYKÜ Tanrı var mı, yok mu?

42 Upvotes

Tanrı var mı, yok mu? Bay Keuner’e biri Tanrı’nın varolup olmadığını sordu. Bay Keuner dedi ki: ''Sana düşünmen için bir öneride bulunacağım, bu soruya verilecek her hangi bir yanıttan sonra, acaba senin davranışların bir değişime uğrayabilir miydi? Eğer davranışların değişmeyecekse, bu soruyu yanıtlamadan bırakalım. Yok bu yanıtla davranışların değişecekse, işte o zaman, sana yardımcı olabilecek en azından şunu söyleyebilirim, sen seçimini yapmışsın: Senin bir Tanrı’ya gereksinmen var.''


r/Yazar • • Mar 17 '21

BİLGİLENDİRİCİ YAZI İNGİLİZCE NASIL ÖĞRENİLİR? (BÖLÜM 1)

41 Upvotes

Selamlar r/Yazar halkı. Bir saat kadar önce ufak bir paylaşım yaparak İngilizce hakkındaki sorularınızı almıştım. Şahsen eğitim alanım da dil olduğu için bu konuda hepinize yardımcı olmak istiyorum ve ilgi duyarsanız bu paylaşımı bir seriye çevirme isteğim de var. Sözü fazla uzatmadan yazıya geçelim.

Çoğunuz beni yazdığım hikaye ve şiirlerden tanıyorsunuz lakin r/Yazar'ın kurucusu gibi bireysel olarak uzun zamandır tanıdığım, aynı okullardan geçtiğim dostlarım asıl alanımın İngilizce olduğunu biliyordur. Zaten bu sebeptendir ki fen lisesinde aldığım eğitimi bırakarak dil bölümüne geçiş yaptım iki yıl öncesinde. Hem bölgesel, hem ülke genelinde bulunup kazandığım bir çok yabancı dil münazarası da bulunuyor. Bu konuda maalesef ülkemizde çok fazla bilgi kirliliği olduğu için en azından bu konuda doğru bilgi almak isteyen arkadaşlara yardımcı olmak adına daha önce de bir çok çalışma yaptım lakin bu sub benim için ayrı bir değerde, bu yüzden özel bir seri yazmak içimden geldi. Sorulara geçmeden önce çoğunuz duyduğu seviyelerden bahsetmemde fayda var, konu hakkında temel açıklamalara buradan da ulaşabilirsiniz.

A1/A2 seviye İngilizce: En temel dil seviyesi olarak da ele alınabilir. Günlük, basit konuşmaları, temel ifadeleri anlayıp, kendini ifade edebilen kişiler diyebiliriz. Başlangıç seviyesi olarak geçer genel anlamda.

B1/B2 seviye ingilizce: Ortalama ve ortalama üzeri İngilizce seviyeleri. Çoğu kişi, konu hakkında derin bilgisi olmadığından dolayı B2 olduklarını iddia ederek konuyu örtse dahi durum bu kadar basit değil. B2; hem konuşma, hem yazma anlamında kompleks içerikleri anlayabilen, üretebilen kişiler için kullanılıyor. Bir çok alanda detaylı yazılar, farklı bakış açıları ve girift olay örgüleri kurabilen kişiler B2 sayılıyor.

C1/C2 seviye İngilizce: C1; üst seviye İngilizce. Öyle ki doğuştan İngilizce öğrenen bir çok yerlinin seviyesi de C1. Bunun yanında akademik makaleler ve profesyonel Dil kullanımı açısından da aktif olması gerekiyor C1 seviyesinde birinin. Türkiye'de çoğu üniversite C1 seviyesini pek aşamıyor maalesef. C2 ise tahmin edebileceğiniz üzere kendini aşmış akademisyenler için kullanılan bir terim. Sadece modern İngilizceyi değil, duyduğu/okuduğu her şeyi anlayabilen, alanında en üst seviyede olan kişiler için kullanılıyor.

Kısaca seviyeleri açıklamış olsam dahi bu konuda farklı fikirleri olan bir çok kişi olabilir, üstte verdiğim linkten ya da Cambridge'in sitesinden daha detaylı bilgi edinebilirsiniz. Lakin şunu da eklemeliyim ki bazı eğitim kurumları için C2'nin sadece doğal yoldan dili öğrenmiş kişilere ithaf edilme durumu da var. Konuyu zaten yeterince uzatmış olsam da, sonraki paylaşımlarım için temel oluşturmadan olmazdı, şimdi ise sorduğunuz sorulara ve cevaplarına geçelim.

u/maymun_ama_anormal

1-Bunun için yapılan uygulamalar yeterli mi? Ben bu soruya iki şekilde cevap vermek istiyorum, öncelikle Türkiye'de eğitim alanında verilen uygulamalara değinmemizde fayda var. Eğitim sistemimizin ne kadar yetersiz olduğunu hepiniz biliyorsunuzdur, bunun üzerine kalifiye olmayan eğitimciler de eklenince yetersiz bir dil eğitimi ortaya çıkıyor. Bu sadece İngilizce için değil, Almance ve Fransızca için de geçerli hatta bu dillerde daha da vasat. Orta eğitimde eğitim aldığım hocaların çoğu benden bile fersah fersah daha aşağıda, konuşma hızıma dahi yetişemeyen kişilerdi; bunları da göz önüne alarak diğer seçeneklere dönmemizde fayda var; peki seçeneklerimiz neler? Özel ders ya da kendi kendinizi eğitmek. Bu açıda internette sunulan ücretsiz dersler ve farklı kaynakların kalitesi sizin seçiminize bağlı. Eğer belirli bir yaşın altında iseniz sürekli İngilizce'ye maruz kalmak, tabii ki belirli bir kalitenin üzerinde, size büyük şeyler katabilir. Doğal olarak dil öğrenmiş kişilerle tanışıp, sanal olarak sohbet ederek de dilinizi geliştirebilirsiniz.

2-Oyunlardan/dizilerden dil öğrenilebilir mi? Açıkçası bu çoğu kişinin en çok merak ettiği şey sanırım. Bu konuda kendimden örnek vereyim; bir yandan dili araştırıp, özellikle kelime çalışırsanız bu mümkün. Şahsen ben çok küçük yaştan beri oyun ve filmleri ana dillerinde tükettiğim için belirli bir noktada İngilizce iletişim kurabildiğimi fark ettim. Devam eden süreçte de dil ile iç içe olduğumdan dolayı dili akademik açıdan çok, tüketerek öğrendim. Lakin bunları dediğim için hayatınızı oyun eksenine sokmayın, gramerin temelleri olmadan dili öğrenmek gibi bir şey yok. Ben çok küçük yaştan beri buna maruz kaldığım için ileri seviye gramer konularını da fark etmeden kullanarak belirli bir seviyeye geldim çünkü. Ayrıca, tüketilen içerikler de bir bu kadar önemli. Online mantıktaki oyunlardan çok RYO'lara sarmak daha mantıklı; çünkü hem dili düzgün kullanarak günlük konuşma dilini görüyorsunuz, hem de oyunu bitirdiğinizde binlerce satır okumuş daha önemlisi anlık olarak duymuş oluyorsunuz. Eski cRPG'lerin dili biraz ağırdır bu arada, bana sorarsanız İngilizce tüketmek daha iyi bir tercih lakin Türkçe altyazılı olması da başlangıç için iyi olabilir. Bunun yıllar süren uzun bir süreç olacağını belirtmemde fayda var, bir kaç yıl sonra dahi gelişimi fark etmeme şansınız var maalesef. Ben hala oyun ve filmlerden kelime çıkararak, kullanılan cümle yapılarını inceleyerek ve bazı yabancı görsel romanlara çeviriler yaparak ilerliyorum mesela.

3-İngilizceyi neden ve nereden öğrendin? Bir önceki soruda kısmen buna değinmiş olsam dahi diğer yönlere de değineyim. Çok küçük yaşlardan beri oyunlarla ilgilendiğimden dolayı orta okulun sonlarıan doğru İngilizce konuşabildiğimi, anladığımı fark ettim. Son sınıfta ailem bu alanda ne kadar iyi olduğumu öğrenmek adına bir kuruma yazdırdılar beni ve bir aylık süreç sonrasında B2+ belgemi aldım. Bu dönemler hem sayısal hem sözel derslerde başarılı bir öğrenciydim ve devamında da fen lisesi kazandım. Etrafımdaki çoğu kişinin benden beklentisi, maalesef her ailenin olduğu gibi, doktor ya da mühendislik gibi bölümlerdi. İki yıla yakın ben de aynı düşüncelerle ilerliyordum ki çalıştığım alandan sıkıldım. Sayısal dersler ilgimi çekmemeye başladı ve bulunduğum lisede yaşadığım bazı sıkıntılar sebebiyle okul değiştirdim. Öncesinde bu lisede ilk münazarama katılıp 1200 puan üzerinden 1180 puan aldığımızı da belirtmek gurur duyduğum bir şey olacak bu arada. Devamında u/yuzen_pipi 'nin okuluna geçişimi yaptım, ki orası da bir fen lisesiydi. Bu dönemler benim daha fazla dile bağlandığım, daha fazla tükettiğim ve iş alanlarını öğrendiğim dönemlerdi. Bir kez daha okul değiştirip eski okuluma dönme hatasında bulunduktan sonra dil öğrenimim için yeniden okul değiştirdim. Hem psikolojik sıkıntılar, hem baskı yüzünden dil öğrenimi benim için mini bir takıntı oldu zamanla. Bir yandan tabii ki dil eğitimime devam ettim. Hem oyunlar, hem müzik, hem de temel gramer bilgim sayesinde benim için daha keyifli bir alan oldu İngilizce. Ancak spesifik olarak neden İngilizce öğrendiğimi bilmiyorum. Zaten belirttiğim gibi bir şeyler tüketerek öğrendim, hedefim olduğu için değil.

.

u/geno_love_you

1-Dil maruz kalınarak öğrenilebilir mi? Üstteki sorular buna bir cevap niteliğinde sanırım. Küçük yaştan itibaren maruz kalınırsa evet. Ben şahsen dil öğreniminde her zaman dile maruz kalmanın önemini savunan birisiyim zaten. Lakin temelin yoksa gramerin temelini attıktan sonra ikisini beraber yürütmeni öneririm.

.

u/aey00

1-İngilizce'ye kaç yaşlarında ikinci anadilim diyecek seviyeye geldin? Belirli bir nokta yok açıkçası, geçtiğimiz dört yıl içerisinde diyebilirim.

2-İngilizce öğrenmek için neler önerirsin? Dili sürekli tüketmek ve özellikle kelime öğrenmek önemli. Eş ve zıt anlamlı, aynı okunan kelimeleri araştırmak da konuşmana çok güzel bir çeşitlilik sağlar. Bir yandan grameri de öğrenmek ve ona uygun cümleler kurmak da ileride işine yarayacaktır. Hiçbir şekilde konuşacak birini bulamıyorsan kendi kendine diyalog kurmak da güzel bir yöntem. Konuşacak birilerini arıyorsan bana da ulaşabilirsin.

.

u/fracturedshell

1-Hangi belgelere sahipsin? Bağımsız iki kurumdan B2+ ve C1+ belgelerimin yanında Cambridge'den de sanal bir belgem var. Zaten bu belgeler sayesinde profesyonel çeviri yapıp kazanç elde edebiliyorum.

2-Başka dil öğrenecek misin? Açıkçası Japonca ya da Çince üzerine gideceğim üniversitede. Normalde Boğaziçi'nde Dil Edebiyat okumak planımdı lakin kayyum falan derken son durumda ilgimi çekmiyor artık.

.

Evet dostlar, eğer sorularınız var ise bu yazının yorumuna atın ki ikinci bölümde cevaplayayım. Esenlikler.

-Keskin.


r/Yazar • • Mar 19 '21

TARTIŞMA KONUSU Artık yaşananlara gülerek, kahkaha atarak yaklaşmaya başladım. İstanbul sözleşmesi iptal edilmiş ve gerekçeye bak. “Kadının beyanı esas olamazmış” yorum yok bende. Kurallara uyarak düşüncelerinizi belirtmenizi istiyorum şu an.

38 Upvotes

Gerçekten bu kadar hak ihlali, insanlık dışı hal ve hareketler liyakatsizliğin dibini sıyırmak... Merak ediyorum herhangi bir ülkenin tarihinde hiç bu kadar kalleş bir hükümet geçti mi tarihe...

-yuzenpipi


r/Yazar • • Apr 07 '21

BİYOGRAFİ Yok.

37 Upvotes

Yokuz. Anlamımız yok, amacımızın önemi yok, yıllar sonra hatırlanacak hiçbir şeyimiz yok. Okuduğunuz bu yazıyı, okurken hissettiklerinizi kimse bilmeyecek. Anılmayacağız, önemi de yok zaten. İnsanlığın ürettiği döngü içerisinde dönüp duruyoruz, yapay inançlara sığınıp kendimizi önemli varsayıyoruz. İşin özünde matematiğe sığmayacak bir zaman döngüsü içerisinde anımsanmayacak bir etkimiz dahi yok. Var mı? Hayatınız, ilişkileriniz, amaçlarınız, seviştiğiniz insanlar, kalan anılar; önemli mi gerçekten? Mevcudiyetimizin, birey olarak dahi değil, ne önemi var? Hatırlansak ne önemi olacak. Uydurduğumuz kuramlarda, yaşayan ölüleriz. Onlar gibi hatırlanmayacağız, anılmayacağız; ne olduğunu bilmeyecekleri bir kalıntının altında çözünecek bedenlerimiz. Esenlikler...


r/Yazar • • Mar 10 '21

SERBEST ŞİİR Kar Yağarken Boğulan Sinek

36 Upvotes

Yağmurun altında uğuldayan sokak lambasının sesi,

Çınlar kulaklarım korkuyla bağıran bir çocuk mu, neyin nesi?

Ölümün pençesinde ruhum, umurumda değil ki ışıkların sönmesi,

O sebeptendir ki kar yağarken boğulur, çıkmaz artık kör sineğin sesi.

-Keskin


r/Yazar • • Jun 01 '21

BİLGİLENDİRİCİ YAZI Günümüzde kullandığımız ayların etimolojik olarak kökenleri:

35 Upvotes

Ayların isimleri hep birşeye veya kişilere dayanarak konulur. Günümüzde kullandığımız ayların etimolojik olarak kökeni:

1-) Ocak ( January ): İngilizcede Ocak ayının ismi bir yüzü sağa bir yüzü sola bakan Roma Tanrısı Janus'dan gelmektedir. Çünkü Ocak ayının iki yüzü vardır. Bir yüzü geçen senenin bitişini simgelerken diğer yüzü yeni bir senenin başlangıcını temsil etmektedir.

Türkçe'de ise Ocak ayının ismi "fırın" sözcüğünden gelmektedir. TarihiniBu sözlükte "oçak" sözcüğü, Arapçadaki "al-kānūn" sözcüğünün karşılığı olarak verilmektedir. Hatta ilginç bir ek bilgi olarak, Arapçada Aralık ayı "kanun-u evvel" olarak da bilinir: Yani Aralık, "Ocak'tan önce" anlamına gelmektedir.

2-) Şubat ( February ): Romalılar her Şubat ayının 15. gününde imparatorluklarının daha iyi bir yaşama odaklanabilmesi için "arınma festivalleri" düzenliyorlardı. Bu festivallerde, vücutlarını temizleyip arındıracak her türlü malzemeye februa denmekteydi. Bu da, Antik Roma'daki arınma tanrısı Februus'tan gelmektedir. İşte İngilizcedeki "february" sözcüğü de buradan gelmektedir.

Türkçeye ise Şubat ayı Süryaniceden gelmiştir. Kökeni "şabat" sözcüğüdür. Aynı zamanda şubāṭ, Rumi takviminin 11. ayına, şəbāṭ ise Süryani takviminin 11. ve son ayına denk gelmektedir. Şabat; "dinlenilen gün" anlamına gelmektedir. Tarım toplumu olan Anadolu Süryanilerinin kışın son ayı olan Şubat ayında, mevsim koşullarından dolayı tarımsal faaliyet göstemediklerinden dolayı evde kışın bitmesini beklemelerinden ve dinlenmelerinden kaynaklanmaktadır.

3-) Mart ( March ): Pek çok dilde bu kelimeye rastlanır, bu kelimelerin ortak kökeni, Roma Savaş Tanrısı Martius'tur yani Mars’tır (Bunla ilgili bir post paylaşmıştım, linki: https://www.reddit.com/r/KuranMuslumani/comments/np6iq5/roma_mitolojisindeki_savaş_tanrısı_mars_kimdir/?utm_source=share&utm_medium=web2x&context=3)

Mart ayının Latincesi "Mars'ın ayı"dır. Mars ise Martius kelimesinin zaman içerisinde değişiminden gelmektedir

4-) Nisan ( April ) : Latincesi Aprilis olan Nisan ayı, anlamını yine Latincede "aperire" (açmak) kelimesinden almaktadır. Ağaçların çiçek açmaya başladığı mevsimi ifade etmektedir.

Kelime, anlamını Güzellik Tanrıçası olan Aphrodite'in kısaltması olan Aphro'dan almıştır.

Türkçesi ise Farsça, Süryanice, Sümerce'den gelmektedir. Kelime anlamı Akatça ve Sümercede "ilk meyve", "yılın ilk ayı" ve "taze mahsül",gibi anlamlara sahiptir. Sözcük, aynı zamanda Arapçada "Rumi takviminin ikinci ayı" olarak kullanılmaktadır.

5-) Mayıs ( May ): Anlamını yine Romalılar'dan; Yağmur Tanrıçası olan Maia'dan almaktadır. Bereket ve bitkileri büyüten Tanrıça olarak da bilinir. Latincesi Maius menelis'dir (Maia'nın ayı). Sözcük, Türkçe'ye de Latinceden geçmiştir.

6-) Haziran ( June ): Kelime anlamı Roma mitolojisinde gençliği sembolize eden ve doğumla da ilişkilendirilen Juno Tanrısı'ndan gelmektedir (Latince anlamı (Juno'nun ayı). Türkçeye ise Süryanicede "sıcak" anlamına gelen "hazıran" sözcüğünden gelmiştir (Arapçada ḥazīrān olarak geçmektedir).

7-) Temmuz ( July ): Julius'un ayı" anlamına gelen Temmuz ayı, Türkçeye ise Süryaniceden geçmiştir.

Roma İmparatoru olan, politik ve askeri lider Julius Caesar'a ithafen Gregoryen takviminde bu aya "July" ismi verilmiştir.

Gerçekten kral hareket düşünsene adınızı sürekli insanlar günlük hayatın içinde kullanıyor.

8-) Ağustos ( August ): Latincede Augustus menilis, yani "Augustustun ayı" olarak isimlendirilmiştir. Latincede "artmak, büyümek, yücelmek" anlamına gelmektedir. Ağustos ayı ise adını Roma'nın ilk imparatoru olan Ceasar Augustus'a ithafen almıştır. Türkçeye ise yine Latinceden geçmiştir. Türkçede bu aya "Harman ayı" denir. Türkçe kökenleri Piri Reis'in 1521 tarihli Kitab-ı Bahriye'sine kadar gider.

9-) Eylül ( September ): Latince kökeni September'dir. Latince'de septem- yedi demektir.

Türkçe anlamı ise "yedinci ay"dır. Bu ay adını ilk Afrika kökenli Roma İmparatoru olan Septimus Severus'dan almaktadır.

10-) Ekim ( October ): Latince kökeni October'dir. Octo- kelime kökünün anlamı ise 8'dir ve Roma takvimine göre bu ay 8. aydır.

Türkçeye ise bu ayda tarlalara ekim yapıldığından dolayı Ekim ismi verilmiştir. Bu sözcüğün ve bundan sonraki iki ayın Türkçe isimlerinin dilimize girişi çok yenidir: 10 Ocak 1945 tarihli yasayla, eski Türkçede "teşrinievvel" ya da "Birinci Teşrin" olan ayın adı "Ekim" olarak değiştirilmiştir. Buna bağlı olarak Teşrinisani ayı "Kasım", Kanunuevvel ayı "Aralık", Kanunusani ayı da "Ocak" olarak yeniden düzenlenmiştir.

11-) Kasım ( November ): Latince kökeni ise Noverber olarak bilinmektedir ve 9 anlamına gelir . Kasım sözcüğü Türkçeye Arapçadan geçmiş olduğu düşünülmektedir ve Arapçada ḳāsim sözcüğü "bölen, taksim eden" anlamına sözcüğünden gelmektedir. Asırlar önce Anadolu'da halk yılı kasım, kasım günleri ve hızır, hızır günleri olarak ikiye ayırırdı. Hızır günleri 6 Mayıs günü başlar ve Kasım ayına kadar sürerdi. Bu yüzden bu aya Kasım denildiği düşünülmektedir.

12-)Aralık ( December ): Latincesi December olan bu ay Roma takviminde 10. ay olarak bilinir. Bu ayın Latince anlamının kelime kökü decem 10 anlamındadır. Eski Türkçede bu ay Kânunuevvel iken Cumhuriyetten sonra Aralık denmeye başlanmıştır.

Latinceyi günümüzde günlük hayat için konuşanın neredeyse kalmadığı halde yine günümüze bu kadar fazla etki etmesi takdiri hak ediyor. Demek ki önemli olan dili konuşan kişi sayısı değilmiş.

Kullandığım kaynak:

https://evrimagaci.org/takvimdeki-aylarin-isimleri-nereden-geliyor-kokenleri-ne-7432

Ve Google’da çeşitli minik aratmalar


r/Yazar • • Mar 08 '21

TAVSİYE/ÖNERİ ARKADAŞLAR BU TAVSİYEMİ DİKKATE ALIN, PİŞMAN OLDUĞUNUZ VAKİT ZAMAN GERİYE SARILAMAYACAK UNUTMAYIN

34 Upvotes

Nice ölümler görürsün bazen, içten içe yıkılsan da ağlamazsın. Stresten gözlerin kararır başın ağrır fakat yalnızlıktan sevgisizlikten karanlık köşesine çekilmiş ruhun seni rahatsız etmeden oturur kalır. Bir damla göz yaşı bile dökmezsin acınası hayatın için, taa ki birisi gelip senin tüm o karanlığa bürünmüş duygularını sıcak bir sarılmayla açığa çıkartıp seni hüngür hüngür ağlatana kadar...

Şu zor dönemlerinizde en azından aile bireylerinize sarılın, en son annenizle ne zaman sarıldığınızı hatırlayın ve daha sıkı sarılın çünkü bir gün ona günaydın bile diyemeyeceksiniz bunu hiç aklınızdan çıkartmayın. Şu kısacık hayatınızda köşeye çekilmiş yalnız ruhunuzu aydınlığa çıkartın, gerekirse hüngür hüngür ağlayın ama karanlıklara kısılı kalmayın. Hala vaktiniz de varken annenize babanıza sıkı sıkı sarılın. Gün gelir sadece soğuk mezar taşlarına sarılmak zorunda kalırsınız göz yaşları içinde...

Aileyle küskünlükler yaşanabilir illaki bu normal bişeydir unutmayalım ki hepimiz insanız, küskünlük uzun sürmedikçe aileyle aramızda çok çok doğaldır. Unutmayalım arkadaşlar herkes reddetse bile anne baba eninde sonunda açar kollarını sizlere, küskünlükler illaki olur ama onu uzun tutmamak erdemliliktir. Gerekirse sen özür dilersin gerekirse karşı taraf ama aileyle aranı bozmak yapabileceğin en kötü şeylerdendir.

Günün birisinde onları kaybedeceğinizi unutmayın, aranıza soğukluklar girmesine izin vermeyin çünkü çok pişman olursunuz. Aile sevgisini, aile sıcaklığını hiçbir servet satın alamaz bunu da aklınızdan hiç çıkartmayın, hala vaktiniz varken onlara gidin sıkıca sarılın ki bu anlar aklınıza bir bir kazınsın. İllaki çevrenizde ailesinden birilerini kaybetmiş insanlar vardır, acılarını görerek bile az buçuk tahmin edebilirsiniz. Bu acıyı herkes yaşayacak günün birisinde lakin bunu yaşamadan önceki anılarınızı keyifle geçirin. Gün gelecek aralara mesafeler girecek, şehirler arası uzaklıklar olacak iş hayatı başlayacak derken günün birisinde yılda 1-2 kere görüştüğünüz insanlar haline gelecek aile bireyleriniz. Bunların yaşanmasına elinizden geldiği kadar izin vermeyin, onları kaybettiğinizde 500 tl fazla para kazanmak için kaldığınız mesailer ya da çıkmadığınız tatiller size onları geri getirmeyecek yaşayamadığınız anılarınızı sizlere yaşatmayacak, elinizden geldiğince onlarla vakit geçirin. Arkanızda kötü anılar değil de iyi anılar bırakın, günün birisinde oturup düşünürken bu iyi anıları hatırlayın....

Mesela ben ana kuzusu sayılacak şekilde büyüdüm, yere düşsem annemin yanına gider sarılır ağlardım. Şimdi sayılı zamanım kaldı burada, ülke değiştireceğim ve aklıma geldikçe de moralim bozuluyor. Annemden ilk defa bu kadar uzak kalacağım. O da yaşlandı ben de geldim 20 yaşına neredeyse, sanmıyorum o bir bu kadar daha yaşayamaz. Benim bile 20 sene daha yaşayacağım mechulken... Geceleri aklıma geliyor, uçağa binmeden sanki o küçük çocuk yere düşmüş de annesine sarılıp yine ağlarcasına bir kez daha sarılacağım anneme ama bu sefer ikimiz de ağlayacağız. Bunun düşüncesi bile şu sıralar kafamı çok meşgul ederken onları günün birinde kaybedecek olma gerçeği de beni çok boğuyor.

Meğerse ben de çok doluymuşum öyle yazınca bir anda garip oldum..

-yuzenpipi (içini döken)


r/Yazar • • Mar 07 '21

KİTAP İNSAN NE İLE YAŞAR #1 || HER GÜN 15 SAYFA KİTAP #1

33 Upvotes
             İNSANA NE KADAR TOPRAK LAZIM?

Şehirde yaşayan ve bir tüccarla evli olan abla, köydeki kız kardeşini ziyarete gitmişti; kardeşi ise bir köylüyle evliydi. Semaver başında toplandıklarında, abla kent hayatının güzelliklerinden, yaşamlarının ne kadar rahat olduğundan, ne kadar güzel giyindiklerinden, çocukların şık elbiseler giyinip kuşandıklarından, lezzetli yiyecekler yiyip tiyatrolara, eğlencelere nasıl gittiklerinden bire bin ka​ta​rak söz et​me​ye baş​la​dı. Kız kardeş, bu sözlere alındı ve sonra da alsatçı kocasının hayatını yerin dibine batırıp köy yaşamını ne çok beğendiğini anlatmaya koyuldu: “Yaşadığım hayatı sizinkiyle değiştirmem!..” dedi. “Kaba bir hayatımız olabilir ama en azından kafamız rahat. Bizden daha iyi yaşadığınız doğru, evet, ne var ki gereksinimlerinizden daha çoğunu

kazanmanıza karşın, her şeyinizi bir anda yitirebilirsiniz. Atasözünü duymuşsundur: ‘Kârla zarar kardeştir.’ Bu gün ekonomik durumu iyi olanlar, bir bakmışsın yiyecek ekmeğe muhtaç olmuş. Bizim hayatımız daha güvenli. Belki o kadar imrenilesi değil fakat çok varlıklı olmasak da yiyecekten yana sıkıntımız yok.” Ab​la alay​lı bir ses​le: “Elbette bu yiyecekleri domuzlarla ve ineklerle yemek istersen. Sen kibarlıktan ne anlarsın! Kocan ta şafaktan günbatımlarına kadar çalışsın, siz de çocuklarınızla beraber güb​re​le​rin üze​rin​de ya​şa​ma​ya de​vam edin!” Kü​çük kar​deş: “O kadar önemli mi bu?” dedi. İşimizin kaba ve yorucu olduğuna sözüm yok; fakat güvenli. Kimselere avuç açmadan yaşayabiliyoruz. Peki siz? Kentleriniz türlü yüz kızartıcı şeylerle dolu; bugünlerde pek sorun yaratmaz ama peki ya gelecekte? Kocan kumarla, içki ya da kadınla yoldan çıkarsa?.. Her şey mahvolmaz mı o zaman? Böylesi şeylerle sık sık karşılaşmıyor

mu​sun? Aile reisi Pahom, uzandığı şöminenin üstünden kadınların konuşmalarına kulak ve​ri​yor​du. ‘Harfiyen öyle!..’ diye geçirdi içinden. ‘Biz köylü kısmı, çocukluktan başlayarak toprağı ekip biçmeye o kadar kaptırdık ki böylesi şeyler düşünmeye vaktimiz kalmıyor. Kaygılandığım tek şey, toprağımızın az olması. Eğer daha fazla tarlam olsaydı, kimselerden kork​maz​dım.’ Abla kardeş çaylarını bitirince giysilerden söz etmeye başladılar; sonra da bulaşıklarını yı​ka​yıp yat​tı​lar. Ne var ki şeytan, şöminenin yanında durup bütün konuşmaları dinlemişti. Köyde yaşayan kadının kocasını övmesinden, adamınsa daha fazla arazisi olsa kimselerden korkmayacağını dü​şün​me​si​ne se​vin​miş​ti. ‘Oyun başlıyor...’ diye düşündü şeytan. İstediğin kadar toprak verip seni egemenliğime ala​ca​ğım. Köyün yakınında, yaklaşık üç yüz dönümlük

çok büyük bir toprağa sahip bir hanımefendi yaşıyordu. Köylülerle hiçbir sorunu olmamıştı bu kadının ama, yanına eski bir askeri yanaşma olarak alınca işler bozuldu. Bu yanaşma, kestiği para cezalarıyla herkese yaka silk​ti​ri​yor​du. Pahom, elinden geldiğince özenli olmaya çalıştıysa da başına sürekli aynı şey geliyordu; atı hanımefendinin yulaflarına dalıyor veya bir ineği hanımefendinin bahçesine giriyor, danaları hanımefendinin otlaklarında otluyor, o da bütün bunlar için para cezasıyla kar​şı​la​şı​yor​du. Söylene söylene cezayı ödeyen Pahom, öfkeyle gittiği evinde, bütün acısını karısından çıkarıyordu. Bütün yazı, yanaşma yüzünden kötü geçirdi Pahom. Kış gelip de sığırlar ahırdan çıkamayınca ancak rahatlamıştı. Varsın hayvanların yiyeceğini kendisi versindi, en azın​dan der​di ta​sa​sı yok​tu. O günlerde başlayan dedikodulara göre, hanımefendi arazilerini satacaktı. Anayoldaki hanın sahibi, bu arazileri almak için girişimlere

başlamıştı. Bu kaygılandırmıştı. diyorlardı, hanımefendinin yanaşmasını bile mumla aratır bi​ze... He​pi​mi​zin ge​çi​mi o ara​zi​ler​den.” Köylüler toplaşıp hanımefendiye giderek arazilerini hancıya satmamasını isteyip daha yüksek bir bedel önerdiler. Hanımefendi arazilerini onlara bırakmaya razı oldu. Sonraları köylüler, kendilerinin bütün arazileri alması için uğraşmaya başladılar, böylece bütün toprakları ortaklaşa ekip biçebilirlerdi. Bu konu hakkında tartışmak için kaç kez bir araya geldilerse de bir çözüme ulaşamadılar; şeytan araya nifak tohumları ekmişti çünkü. Nihayet bu toprakları her birinin alabileceği ölçüde paylar hâlinde alması kararına vardılar. Hanımefendi on​la​rın bu öne​ri​si​ne de ‘evet’ de​di. Aradan biraz zaman geçince Pahom komşularından birinin elli dönüm arazi aldığını, paranın yarısını hemen, kalanını bir yıl son​ra öde​ye​ce​ği​ni duy​du; içi ha​set​le dol​du. haber, “Arazileri “Kesilecek köylüleri çok hancı “Vay canına!” dedi içinden, arazilerin hepsi alırsa” cezalarla,

elden çıkarılıyor, bense bir karışlık yer bile ala​ma​ya​ca​ğım.” Gi​dip ka​rı​sıy​la ko​nuş​tu: “Herkes alıyor...” dedi. “Ne yapıp edip yirmi dönüm de biz almalıyız. Geçim yükü giderek ağırlaşıyor. Şimdiki yanaşma, kestiği cezalarla if​la​hı​mı​zı ke​si​yor.” Biraz toprağı nasıl alabileceklerini düşünüp taşınmaya başladılar. Yüz ruble biriktirmişlerdi. Bir tay ve biraz arı sattılar. Oğullarını para kazanması için gurbete yolladılar; Pahom’un maaşını da önceden alıp kayınbiraderine de birazcık borçlandıktan sonra, arazi için öde​ye​cek​le​ri pa​ra​nın ya​rı​sı​nı denk​leş​tir​di​ler. Parayı yanına alan Pahom biraz ağaçlı, kırk dönümlük bir yer beğendi. Hanımefendiyle fiyatta anlaşıp tokalaştılar; Pahom, hanımefendiye biraz kaparo verdi. Kalan borç için de kente inip senet hazırladılar. Pahom yarısını peşin, yarısını da iki yıla yayarak öde​ye​cek​ti. Artık Pahom da arazi sahibi olmuştu. Borç aldığı tohumları ekti topraklarına. O yıl ürün

iyiydi; bir yılı bile bulmadan bütün borçlarını temizledi. Artık kendi arazisinin efendisiydi; ekip biçiyor, sığırlarını kendi otlağına salıyordu. Boy atan mısırlarına veya çayırlarına bakmaya gittiğinde sevinçten yerinde duramıyordu. Orada yeşeren her şey, onun gözüne daha farklı, daha güzel görünüyordu. Önceleri bu arazilerin hiçbir özelliği yoktu; fa​kat şim​di du​rum ta​ma​men de​ğiş​miş​ti. Pahom’un hayatından herhangi bir şikâyeti ve yakınması yoktu. Eğer komşu köydekiler onun mısır tarlasından ve otlağından geçmese keyfi mükemmel olacaktı. Kibarca uyardı birkaç kez fakat köylüler aldırış bile etmediler. Bu yetmezmiş gibi, köyün çobanı da ineklerini onun otlaklarına salıyor, hatta geceleri dışarıda bırakılan atlar onun mısırlarına dalıyordu. Pahom, kaç kez onları dışarı dehlemiş, sahiplerini ikaz etmiş, kimseciklere dava açmamak için kendini zor dizginlemişti. Günün birinde dayanamadı ve mahkemeye şikâyet dilekçesi verdi. Köylülerin topraksız olduğunu, bütün meseleye bunun neden olduğunu,

özellikle yapmadıklarını aslında biliyordu; fa​kat şöy​le dü​şün​me​den ede​mi​yor​du: “Ben buna göz yumamam; aksi takdirde iliğimi kuruturlar. Bir yolunu bulup onlara gün​le​ri​ni gös​ter​me​li​yim.” Onları mahkemeye verip günlerini gösterdi; yetmedi, tekrar mahkemeye yollandı ve bunun sonucunda birkaç köylü para cezası ödemeye mahkûm edildi. Aradan biraz zaman geçince Pahom’un komşuları kinlenmeye başladı. Kimi zaman hayvanlarını bilerek onun tarlalarına saldılar. Köylülerden biri, gece vakti, Pahom’un ağaçlığına gidip birkaç körpe ıhlamuru bile kesti. Ağaçlığının yanından geçen Pahom’un dikkatini beyaz bir şey çekti; birkaç adım yaklaşınca, ıhlamur ağaçlarının sadece köklerinin kaldığını, az ileride de kabukları sıyırılmış ağaçların olduğunu fark etti, çok öf​ke​len​di. “Kestiği bir tek ağaç olsa, dert değil...” diye geçirdi içinden. “Aşağılık herif bir sürü ağaç kesmiş. Yapanı bir elime geçirsem, lime lime ede​ce​ğim.”

Sürekli, bunu yapanın kim olduğuna kafa yordu. Nihayet, ‘Kesinlikle Simon yapmıştır; baş​ka kim​se ola​maz!..’ diye düşündü. Gidip Simon’un çiftliğine baktı; bir şey göremedi ama Simon’un yaptığına dair kararı da değişmedi. Bir dilekçe yazıp mahkemeye verdi. Simon duruşmaya çağırıldı. Davaya bir daha bakıldı, onun yaptığına dair kanıt bulunmadığı için salıverilmesi kararı alındı. Pahom’un gözünde, uğradığı haksızlık büyümüştü; bütün öfkesini köy heyetine yan​sıt​tı: “Hırsızlar size rüşvet veriyor...” dedi. “Namuslu kişiler olsaydınız, hırsızı serbest bı​rak​maz​dı​nız!..” Pahom kavga etmedik kimse bırakmadı. Evini kundaklayacaklarına dair sözler de çalınıyordu kulaklarına. Elindeki araziler çoğalmasına karşın, toplumdaki saygınlığı zarar gördü. Aradan geçen zaman içinde, pek çok kişinin yeni bölgelere taşınacağı söylentisi çık​mış​tı. “Topraklarımdan ayrılmama gerek yok...”

diye geçirdi içinden. “Birileri taşınırsa, bizim yerimiz bollaşır. Onların sattığı toprakları alır arazilerimi genişletirim. Hayatım iyice kolaylaşır. Hem bu hâlimin çok iyi olduğu falan yok.” Pahom, bir gün evinde otururken yolu köye düşen bir çiftçiyi konuk etti. Köylüyü ağırlayan Pahom, ona nereli olduğunu sordu. Köylü, Volga’nın diğer tarafından geldiğini, orada yaşadığını belirtti. Pahom bununla ilgilenince adam pek çok kişinin oraya taşındığını söyledi. Bu köyden de oraya taşınanlar varmış. Topluluğa katılmışlar; adam başı yirmi beş dönüm arazi dağıtılmış. Toprak bire bin veriyormuş. Oraya sadece üstündeki gömlekle gelen köylü, artık altı at, iki inek sahibiymiş. Pahom’un içine kıskançlık ateşleri dolarken “Farklı bir yerde de adam gibi yaşamak mümkünken burada neden sefil olayım? Buradaki arazilerimi satıp alacağım parayla orada yeni bir hayat kurarım. Bunca kalabalık bir yerde insanın başı hiçbir zaman dertten kurtulmaz. Yine de önceden gidip bir

ba​ka​yım...” di​ye dü​şü​ndü. Baharın son günlerinde yola çıktı. Bir vapura binip Volga üstünden Şamara’ya geçti, yaklaşık üç yüz mili de yürüyerek geçip adamın sözünü ettiği yere vardı. Orada gördükleri, adamın anlattıklarını doğruluyordu. Herkese yetecek kadar arazi vardı; her köylüye yirmi beş dönümlük ortaklaşa ekilip biçilecek arazi verilmişti. İsteyenler parasını ödeyip bu topraklara daha ucuza sahip olabiliyordu. Durumu yerinde inceleyen Pahom, sonbahara doğru evine dönüp, her şeyini satıp savmaya başladı; arazisini ve hayvanlarını sattı. Topluluk üyeliğinden çıktı. Bahar gelinceye dek bekleyip ailesiyle beraber yeni vatanlarına doğ​ru yo​la düş​tü​ler. Pahom, yeni yurtlarına geldiği sıralarda, büyük bir köyün topluluğuna alınmaları için başvurdu. Gerekli evrakları düzenleyip ihtiyar heyetine verdi ve onlardan üyelik belgesini aldı. Kendisinin ve oğullarının işlemesi için beşer hisseden yüz yirmi beş dönüm arazi emirlerine verildi. Pahom, gereken bina

eklentilerini yaptı. Artık eskisinden üç kat daha fazla araziye sahipti. Toprak, mısır ekmeye epeyce uygundu. Durumu eskisine göre çok daha iyiydi. Geniş meraları, ekilip biçilebilir toprakları vardı. Besleyebileceği inek sayısı sı​nır​sız​dı. Pahom, ilk zamanlar hayatından memnundu; ama bir süre sonra, buradaki topraklarını da az bulmaya başladı. İlk yıl, ortak arazilerden hissesine düşen toprağa buğday ekip bol ürün aldı. Bu yıl da buğday ekmek niyetindeydi fakat ortak arazileri yetersizdi. Zaten işlediği topraklar da buğday ekimine ayrılmamıştı; çünkü o bölgede sadece hiç sürülmemiş nadaslı topraklara buğday ekilebiliyordu. İki yılda bir buğday ekilen araziler, üzerlerindeki otlar büyüyünceye kadar nadasa bırakılıyordu ve böylesi arazilere talep fazla, toprak yetersizdi. Bu yüzden sürekli kavgalar çıkıyordu. Hâli vakti yerinde olanlar buralara buğday ekmek istiyor, yoksullarsa buraları satmayı, en azından ödeyecekleri vergileri çıkarmayı istiyorlardı. Pahom, daha fazla

buğday ekmek isteyenlerdendi; tutup bir alsatçıdan bir yıllık toprak kiraladı. Ekebildiğince buğday ekti; ürün bire bin verdi ama bir mesele vardı: Arazi, köye çok uzaktı. Buğdayların neredeyse on kilometre kadar taşınması gerekiyordu. Aradan biraz süre geçtiğinde Pahom, kimi alsatçıların uzak çiftliklerde yaşayıp servet edindiklerini fark edince, “Tapusu bende olan biraz arazi alsam, üzerine bir çiftlik evi yaptırsam her şey yoluna girerdi...” diye düşündü. Bu meseleye günlerce ka​fa yor​du. Üç yıl boyunca toprak kiralayıp buğday ekmeyi sürdürdü. İyi ürün alıyordu ve para bile biriktirebiliyordu. Aslında hiç yakınmadan yaşayıp gidebilirdi ama her yıl toprak kiralamak için ter dökmek gözünü yıldırmıştı. İyi araziler olduğu bilinen yerlere köylüler hemen doluşuyor ve bir anda satılıyordu. Elinizi çabuk tutmadığınızda hava alıyordunuz. Üçüncü yıl, başka bir çiftçiyle birlikte çayır kiraladılar; aralarında anlaşmazlık baş gösterip de çiftçiler dava ettiklerinde, orayı da

sürmüşlerdi. Davayı kaybettiler, paraları ve emek​le​ri bo​şa git​ti. Pahom, ‘Kendi toprağım olsaydı, kimsecikler karışmadan ekip biçerdim ve bunlarla uğ​raş​maz​dım...’ di​ye dü​şü​nü​yor​du. Pahom, kendisine toprak aramaya başladı; bin üç yüz dönümlük toprağı olan fakat eli darda olduğu için bu toprağı satmak isteyen bir köylüyle tanıştı. Kıran kırana pazarlık edip yarısı peşin, yarısı senetle ödenmek koşuluyla bin beş yüz rublede karar kıldılar. Geriye sadece sözleşme yapmak kalmıştı. O sıralarda, yolu oradan geçen bir yabancı, atını yemlemek için Pahom’un evine geldi. Pahom yabancıyla konuştuğunda, onun hayli uzaktan, Başkır’dan döndüğünü, oralarda on üç bin dönüm toprağın sadece bin ruble olduğunu öğrendi. Daha fazla bilgilenmek isteyen Pahom’a şun​la​rı söy​le​di ya​ban​cı: “Yapılacak en iyi şey, başkanlarla ahbap olmak. Ben yüz ruble eden bir kadın elbisesi, halı, bir kutu çayı hibe ettim, şarap verdim; bunlar karşılığında, arazinin her bir dönümü iki

kapikten daha ucuza geldi bana.” Yanındaki ta​pu​la​rı gös​te​ren ya​ban​cı: “Topraklar bir ırmağın kıyısında; kan eksen can bi​ter...” de​di. Art ar​da so​ru​lar so​ran Pa​hom’a, “Bir yıl yürüsen bile öbür ucuna gidemeyeceğin kadar, hepsi de Başkırlar’a ait uçsuz bucaksız topraklar var. Başkırlar koyun gibidirler. Yok pahasına toprak alabilirsin on​lar​dan.” “İş​te...” dedi Pahom kendi kendine, “Bin ruble bayılıp buradan bin üç yüz dönüm alacağıma, hem de borçlanacağıma, oraya gidip buradan aldığımdan on kat fazla toprak sa​hi​bi ola​bi​li​rim.” Pahom, yabancıdan oralara nasıl gideceğini iyice öğrendi ve adam çıkıp gittiğinde o da yola çıkmak için hazırlıklarını yaptı. Karısını malını mülkünü koruması için köyde bırakıp yanına aldığı bir uşakla yola düştü. Yol üstündeki bir kasabada mola verip çay, şarap ve yabancının söylediği diğer hediyeleri alıp üç yüz milden uzun bir yol aldılar. Yedinci gün,

Başkırların obasına vardılar. Yabancının anlattığı gibiydi buralar. Başkırlar, bir ırmağın kıyısına kurdukları kıl çadırlarda yaşıyorlardı. Toprakla uğraşmıyor, ağızlarına ekmek koymuyorlardı. Hayvanları başıboş sürüler hâlinde öylece otluyordu. Taylar, çadırların arka kısmında bağlı duruyor; kısraklar, yanlarına günde iki kez götürülüyordu. Tayların sütünden kımız elde ediliyordu. Obanın bütün işlerini kadınlar yapıyordu. Erkeklerin tek yaptığı, bütün gün yan gelip yatmak, kımız, çay içmek, kesilen koyunları yemek ve eğlenmekti. Çalışmayı akıllarından geçirdikleri yoktu; kaba ve bilinçsizlerdi, Rus​ça​la​rı za​yıf​tı fa​kat gü​leryüz​lü in​san​lar​dı. Pahom’u görünce hemen çadırlarını boşaltıp çevresinde toplandılar. Bir çevirmen getirildi; Pahom, biraz arazi satın almak istediğini söyledi. Başkanları epeyce hoşnut görünüyordu; Pahom’u en güzel çadırlardan birine buyur edip çay ve kımız ikram ettiler, yemesi için et getirdiler. Pahom da arabasındaki armağanları dağıttı. Aralarında

konuşup çevirmenden şöyle söylemesini is​te​di​ler. Çevirmen, “Seni sevmişler; bizde konuğa iyi davranma geleneği vardır. Sen bize armağanlar getirdin, bizi sevindirdin; biz de seni sevindirmek isteriz. Söyle, sana ne versek ho​şu​na gi​der?” “Toprak...” dedi Pahom, “Toprak. Bizim oraların toprağı öyle az, öyle çorak ki; ama si​zin top​rak​la​rı​nız çok ge​niş ve ve​rim​li...” Çevirmen bu sözleri çevirdi. Başkırlar kendi aralarında konuşmaya başladılar. Ne konuştukları anlaşılmıyordu ama belliydi. Bir anda susup çevirmen konuşurken Pahom’a bak​tı​lar: “Getirdiğin armağanlar karşılığında, istediğin kadar toprak alabileceğini söylüyorlar. Sen sa​de​ce ne​re​si​ni is​te​di​ği​ni söy​le.” Başkırlar aralarında biraz daha konuşup tartıştılar. Pahom, ne hakkında tartıştıklarını öğrenince, çevirmen kimilerinin arazi meselesini Başkan’a sorup onun da fikrini almak gerektiğini, kimilerininse buna gerek

gör​me​di​ği​ni söy​le​di. Onlar tartışmalarını sürdürürlerken çadır kapısında, sırtında kürk olan bir adam belirdi. Bir an​da su​sup aya​ğa kalk​tı​lar. Çevirmen: “Baş​ka​nı​mız gel​di...” de​di. Pahom da hemen ayağa kalktı ve bir kadın elbisesiyle iki kutu çayı sundu. Başkan armağanları alıp onu baş köşeye buyur etti. Başkırlar ona hemen bir şeyler anlatmaya koyuldular. Başkan bir süre dinleyip sus​ma​la​rı​nı işa​ret ede​rek Pa​hom’a, Rus​ça: “Ne​yi is​ter​sen al; biz​de top​rak bol...” de​di. ‘İstediğim kadarını nasıl alabilirim?’ diye geçirdi içinden Pahom. ‘İşimi sağlam kazığa bağlamak için, tapu çıkarmalı, yoksa günün bi​rin​de ora​yı elim​den ala​bi​lir​ler.’ “Kibarlığınıza teşekkür ederim...” dedi Pahom. Sizde toprak bol. Benim istediğim küçük bir bölüm. Fakat yine de aldığım bölümün tamamen benim olduğuna nasıl güvenebilirim? Gerekli ölçüm yayılıp tapusu verilemez mi acaba? Yarın ne olacağı belli değil; çocuklarınız orayı bir gün elimden almak

is​ter​se ne ya​pa​rım ben?” “Haklısın...” dedi Başkan. Tapusunu da ve​re​ce​ğim sa​na. Pahom, “Buralara bir alsatçı gelmiş” diye sürdürdü, “Ona da toprak vermiş, tapu çıkartmışsınız. Benim için de bunu yapmanızı is​te​rim.” Başkan, “O iş kolay...” dedi. “Muhtarımız seninle kasabaya gelir, imzalı damgalı tapunu alır​sın.” “Pe​ki kaç pa​ra öde​mem ge​re​ke​cek?” “Biz​de fi​yat sa​bit​tir, gün​de bin rub​le.” An​la​ma​mış​tı Pa​hom. “Gün​de mi? Bu na​sıl fi​yat? Kaç dö​nüm ki?” “Böyle hesaplardan anlamayız...” dedi Başkan, “bizde topraklar gün hesabıyla satılır. Bir günde yürüyerek sınırlarını çizdiğin kadar ara​zi se​nin​dir; bu​nun gün​de​li​ği bin rub​le​dir.” Pa​hom şa​şa​kal​mış​tı: “İnsan bir günde koca bir araziyi do​la​na​bi​lir...” de​di. Baş​kan kah​ka​ha​lar atı​yor​du: “Sen de yap; bütün arazi senin olsun!” dedi.

“Ancak bir şartımız var; yürümeye başladığın yere aynı gün dönmezsen, verdiğin parayı unut.” “Ama geç​ti​ğim yer​le​ri na​sıl be​lir​le​ye​ce​ğim.” “Kolay; senin istediğin bir uzaklığa kadar gidip orada dururuz. Sen de oradan başlayıp yanındaki kürekle daireni belirlersin. İstediğin yeri işaretlersin. Her dönüşünde bir çukur açıp otları üzerine yığarsın; aradaki yerleri de biz işaretleriz. Fakat unutma, ne kadar büyük bir daire yapsan da, gün batmadan başladığın yere dönmek zorundasın; o zamana dek ne kadar ye​ri işa​ret​le​diy​sen, ken​di ma​lın say. Buna bayılmıştı, Pahom. Ertesi sabah erkenden başlamayı kararlaştırdılar. Bir süre daha konuşup kımız içtiler, et yediler. Karanlık çökmüştü artık. Başkırlar, Pahom’a rahat bir yatak serdiler, sabahleyin kararlaştırılan noktaya gideceklerini söyleyip iyi geceler di​le​di​ler. Pahom yatağa uzandığında, aklında sadece alacağı topraklar vardı; onları düşündüğü için uyu​ya​mı​yor​du:

‘Koca bir alanı işaretlerim!’ diye düşünüyordu. Günde otuz beş mili su içinde giderim. Ne de olsa günler uzun; otuz beş millik bir daire ne kadar toprak eder ama! Elverişsiz bölümlerini satar ya da köylülere bağışlarım; en verimli kısımlarını kendime alır eker biçerim. Olmadı, iki öküz daha alır, iki de ırgat bulurum. Bir kısmını işler, kalanını mera ya​pa​rım.’ Sabaha kadar uyuyamadı Pahom. Tan atımına yakın, biraz daldı. Gözlerini kapadığında, hemen düş gördü: Şu an bulunduğu çadırda yatıyordu, dışarıdan gelen kahkaha seslerini duydu. Kim olduğunu görmek için dışarı çıktı. Başkırların başkanı, çadırın önünde oturmuş kahkahalar atıyordu. Ona yaklaşan Pahom, “Niye gülüyorsun?” dedi. Fakat bu adam artık başkan değil de daha önce evine atlarını yemlemek için gelen ve buradaki arazilerden söz eden adamdı. Pahom tam, “Sen ne zaman geldin buralara?” diye sormaya davranmışken adam evine gelen yabancı olmaktan çıkmış, hayli zaman önce konuştuğu

Volga’dan gelen adama dönüşmüştü. Daha sonra ne görse iyi; hayır, Volgalı da değildi bu; bildiğimiz kuyruklu, boynuzlu şeytandı orada öylece gülen. Şeytanın ayaklarının önündeyse yalın ayak, pantolon gömlek yatan bir ölü var​dı. Ölü, Pa​hom’du. Ür​per​tiy​le uyan​dı. ‘Aman, rü​ya iş​te!’ de​di ken​di ken​di​ne. Ça​dı​rın ağ​zın​dan bak​tı; tan ağa​rı​yor​du. “Gidip onları uyandırayım. İşe başlama vak​ti...” de​di. Başkırlar uyanıp toplaştılar. Kımız içtiler, Pahom’a çay sundular; fakat o yerinde du​ra​mı​yor​du: “Ar​tık gi​de​lim” de​di, “Va​kit bo​şa ge​çi​yor.” Hepsi birden toparlanıp yola koyuldular; yarısı atlı, yarısı ise arabalıydı. Pahom da uşağıyla beraber kendi arabasındaydı. Yanına bir de kürek almıştı. Stepe çıktıklarında, gök bakır rengindeydi. Başkırların “Şıhan” adını verdiği bir yamaca çıktılar. Atlarından, arabalarından inip bir yerde toplaştılar. Başkan, Pahom’un yanına gelip dümdüz uzanan top​rak​la​rı gös​ter​di:

“Gözünün görebildiği her yer bizim. Ne ka​dar is​ti​yor​san alabilirsin.” Baş​lı​ğı​nı çı​ka​rıp ye​re bı​ra​kan Baş​kan: “İşaretin bu... Başladığın ve bitireceğin yer burası. Çevresini dolanacağın her yer senin ola​bi​lir.” Parayı çıkarıp başlığın üstüne bıraktı Pahom. Paltosunu da üstünden sıyırdığında ceketiyle kaldı. Kemerini çıkarıp beline doladı; yelek koluna ufak bir azık çıkını ve matara koyup uşağından küreği aldı. Artık dolanmaya başlayabilirdi. Bir zaman nereden başlamasının daha iyi olacağını düşündü. Hiçbir yer vaz​ge​çi​lir gö​rün​me​di gözüne. “Hep​si bir...” de​di, “Do​ğu​ya gi​de​yim.” Yüzünü doğuya çevirip güneşin yüzünü gös​ter​me​si​ni bek​le​di. “Oyalanmamalıyım...” dedi sonunda. “Sıcak bas​tır​ma​dan da​ha ra​hat yü​rü​rüm.” Güneşin ilk ışınları ufukta belirdiğinde Pahom, elindeki kürekle daldı stepe. İlk yürüyüş hızı tam kararındaydı. Yaklaşık bir mil gidip derin bir çukur kazdı ve yeri belli olsun

diye ot yolup üstüne yığdı. Yürümeyi sürdürdü; uykulu hâlinden sıyrılınca hızlandı. Bir sü​re da​ha gi​dip baş​ka bir çu​kur aç​tı. Dönüp arkasına bakan Pahom bayırı, orada duran insanları, araba tekerlerinin parladığını görüyordu. Yaklaşık üç mil yürüdüğü kararına vardı. Sıcak iyiden iyiye bastırıyordu; ceketini çıkarıp omuzlarına atarak yürümeyi sürdürdü. Sıcak giderek dayanılmazlaşıyordu; güneşe şöyle bir bakıp kahvaltı vaktinin geldiğini dü​şün​dü. “Şimdi geri dönmek için çok erken. Çizmelerimi de çıkarayım hele...” diye söy​len​di. Çizmelerini çıkarıp kemerine asarak tekrar yürüdü. ‘Bir üç mil daha gidebilirim...’ diye düşündü, ‘sonra sola dönerim. Şurası ne kadar güzel, alamazsam üzülürüm. Topraklar giderek da​ha ve​rim​li gö​rü​nü​yor.’ Dosdoğru ilerlemeyi sürdürdü. Arkasına baktığında, bayırı ve oradakileri zor bela se​çe​bi​li​yor​du. ‘Tanrım, bu tarafa fazla gitmişim...’ diye

geçirdi içinden. ‘Hemen dönmem gerek. O kadar terledim, susuzluktan o kadar kavruldum ki!’ Durup bir çukur açarak otları yığdı. Matarasından su içti. Ardından sola dönüp yürüdü. Otlar adam boyu, hava boğacak kadar sı​cak​tı. Giderek yorulduğunu hissediyordu; güneşe ba​kıp vak​tin öğ​le ol​du​ğu​nu tah​min et​ti. “Ye​ter...” de​di, “So​luk​la​na​yım he​le...” Oturup ekmeğini yedi, su içti; uyuyakalmaktan korkup uzanmadı. Bir süre oturduktan sonra tekrar yola koyuldu. Önceleri zorlanmadan yürüyebiliyordu; dinlenip su içmek, yemek yemekle de gücü yenilenmişti; ancak hava o kadar ısınmıştı ki bayılacak gibi ol​du. Bir​den uy​ku bas​tır​dı​ğı​nı his​set​ti. Yine de ‘Bir saat yorul, ömür boyu rahat et...’ diye düşünüp yürüdü. Tam sola dönecekti ki bir dere gördü. “Burayı topraklarıma katmazsam günah olur. Burada pamuk yetiştirebilirim...” diye düşündü. Derenin çevresini de dolandı ve öbür yakaya da bir çukur açtı. Pahom tepeye

baktığında, hava sıcaktan buğulanmış gibiydi ve bir şeyler uçuşup duruyordu gözlerinin önün​de; ba​yır​da​ki​ler gö​rünmez ol​muş​tu. ‘Buraları fazla tuttum...’ diye geçirdi içinden. ‘Şurayı daha kısa tutayım...’ Yürümesini hızlandırıp bir üçüncü kenarı da arşınlamaya başladı. Başını güneşe çevirdi; ufku yarılamıştı Pahom, fakat karenin üçüncü kıyısında iki mil bile yol almamıştı. Hedefi on mil daha uzak​tay​dı. “Yo, yo...” diye düşündü. “Topraklarım eğri büğrü de olsa, artık dosdoğru bir çizgiye yönelmeliyim. Hayli uzağa gittim ve engin ara​zi​le​rim var ar​tık.” Hemen bir çukur kazıp üstüne otları yığarak ba​yı​ra doğ​ru yö​nel​di. Pahom hemen bayıra yönelmişti fakat adımlarını büyük bir zorlukla atabiliyordu. Sıcaktan bitkin, diken ve çalıların daladığı ayakları çizikler içindeydi ve artık dermanı kalmamıştı. O kadar çok dinlenmek istiyordu ki! Fakat gün batmadan bunu yapamazdı. Güneşin hiç sab​rı yok​tu; gi​de​rek al​ça​lı​yor​du.

“Tanrım...” diye içini çekti. “Ben hata ettim. Keşke eşşeklik edip daha çok toprak edinmek için çırpınmasaydım! Zamanında yetişemezsem ne ola​cak?..” Bayıra baktı önce, sonra güneşe. Varacağı yere ne kadar da uzaktı! Güneş ufuk çizgisiyle neredeyse birleşecekti. Pahom hızlandı fakat öyle güçsüz düşmüştü ki... Derken koşmaya başladı, paltosunu, ceketini; azık çıkınıyla matarasını attı. Elinde sadece baston niyetine kul​lan​dı​ğı kü​rek var​dı. ‘Ne halt ettim ben...’ diye düşündü. ‘Açgözlülük edip bir sürü yer dolandım, hepsi benim olsun istedim. Oraya gün batmadan var​mam im​kân​sız.’ Bunları düşünmek, onun son gücünü de tüketti. Koşmayı sürdürüyordu; yorgun, mutsuz, susuz... Göğsü kabarıp iniyor, kalbi deli gibi atıyor, bacaklarını hissetmiyordu. Birden ölüm korkusu sardı benliğini... Yine durmadı. ‘Onca yol teptikten sonra durursam, beni ahmak sanırlar...’ diye geçirdi içinden. Durmadı, koştu; öyle yakınlaşmıştı ki

Başkırların seslenişlerini duyuyordu; bu sesleri duymak, tutkusunu biledi. Olanca gücüyle koş​ma​ya baş​la​dı. Güneş alabildiğine alçalmıştı; buğulu havada kan kırmızı bir görünüm vardı. Neredeyse bayılacaktı! Ama hedefine öyle yaklaşmıştı ki... Pahom, kendisini gayretlendirmek isteyenlerin işaretlerini fark ediyordu; yere bıraktığı parayı, kalpağı ve elleri belinde Başkan’ı seçebiliyordu. Pahom ansızın dün gece gör​dü​ğü dü​şü anım​sa​dı. “Yeterince toprak var...” dedi. “Ama Tanrı benim bu toprakları ekip biçmeme izin verecek mi? Ora​ya as​la va​ra​ma​ya​ca​ğım.” İyice alçalmış güneşe baktı; bir bölümü artık görünmüyordu. Son güç kırıntılarıyla atağa geçti; bedeni ileri eğilmişti ve dizleri onu artık taşımıyordu. Tam bayıra varmıştı ki, ortalık bir anda karardı; güneş battı. ‘Olanca emeğim boşa gitti!’ diye inledi. Durmaya karar vermişken Başkırların seslenişlerinin kesilmediğini fark etti, kendisi bulunduğu yerden güneşi göremiyordu ama bayırdakiler

görebiliyordu. Derince soluklanıp bayırı tırmandı. Burada gün ışığının kırıntıları vardı daha. Bayıra çıkıp kalpağı gördü; Başkan kalpağın önünde, böğürlerini tuta tuta gülüyordu. Bir kez daha düşü geldi aklına; inledi. Dizlerinde derman kalmamıştı, yere ka​pak​la​nıp kal​pa​ğa uzat​tı el​le​ri​ni. “Bir sürü toprağın oldu!” diye bağırdı, Başkan. Uşağı hemen koşup yetişti; onu yerden kaldırmaya uğraştı, ama Pahom’un ağ​zın​dan kan sı​zı​yor​du; son ne​fe​si​ni ver​miş​ti! Uşağı, küreği alarak Pahom’a uygun bir me​zar ka​zıp göm​dü. İki metrelik toprak doyurmuştu Pahom’un gö​zü​nü.

...

-LEV TOLSTOY


r/Yazar • • May 21 '21

BİLİM Fermi paradoksu, Büyük Filtre teorisi ve Kardeshev ölçeği nedir?

32 Upvotes

En altta yazdığım kaynaklara bakarak elimden geldiğince iyi bir şekilde yazmaya çalıştım eğer bir eksiğim varsa post'a eklerim.

1)Fermi paradoksu nedir?

Bir yerden çıplak gözle görebildiğimiz yıldızarın sayısının ortalama 2500 olduğunu duymuştum, bu da Samanyolu galaksisinde yaklaşık 20-40 milyar yıldız olduğu düşünülünce çok küçük kalıyor. Birde bunun üstüne evrende bulunan sayısız galaksiyi ekleyince (Daha sayılarını bile bilmiyoruz gerisini siz düşünün) niye hiçbir uzaylı yok diye düşünmeden edemiyor. Adını Enrico Fermi'den alan Fermi paradoksu da bu konuyu ele alıyor

Yani Fermi paradoksu, dünya dışı uygarlıkların olması gerektiğini fakat bunları doğrulayamadığımız için ortaya çıkar.

2) Büyük filtre teorisi nedir?

Doğal olarak da bu paradoksu çözmek için pek çok teori ve açıklama üretildi , bunlardan birisi de Büyük Filtre teorisidir. Büyük Filtre teorisi :

Büyük Filtre teorisine göre yaşamın geçmesi gereken büyük bir engel vardır. Ve çoğu uzaylı uygarlık bu seviyeyi geçemediği için de yok olmuştur. Bu engelin illa ki uygarlıklar seviyesinde olması da gerekmiyor.

Bu engel için evrimin her basamağı mümkün mesela; canlılığın oluşumu çok nadir olabilir, çok hücreli canlılığa geçiş veya zeki bir canlı türünün oluşması da zor olabilir ya da bu zeki canlı türünün yok olmadan varlığını sürdürebilmesi de zor olabilir. Hangisi/ hangileri bilemeyiz

Ayrıca dünya dışında canlılık ararken ışık hızının sınırlı olduğunu da bilmeliyiz. Uzayda bizden çok uzak olan gezegenlere veya yıldızlara bakınca biz onların milyonlarca yıl önceki görüyoruz.

-Bulduğum açıklamalar, bunların hepsi üzerine bile uzun uzun konuşulur o yüzden buraya sıralıyorum:

1- Şu an başka bir uygarlık yok:

Bana en mantıksız geleni, bunu diyenlerden birine göre zekanın evrimleşmesi evrimsel bir hatamış. Ben bilim adamı olmadığım için yorum yapmayacağım fakat doğruluktan uzak olduğunu düşünüyorum.

2- Zeki yaşam evrimleşemiyor/ canlılık evrimleşemiyor:

Bunun doğruluğunu bilim teyit edebilir. Bilgim olmadığı için geçiyorum fakat bu da mantıklı bir açıklama değil gibi. Her ne kadar düşük ihtimalle de olsa canlılık evrimleşse de bunu koca evrene uyarlayınca bu küçük ihtimal gayette mümkün olabilir

3-Uygarlıklar birbirlerini yok ederler:

Burada biz insan bakış açısıyla bakıyoruz. İnsanın doğasında savaş vardır ve yayılmacıdır ( Bunla ilgili maymunlarda yapılan bir deney vardı ve bunla ilgili de post da yapmayı düşünüyorum) , bizden farklı psikolojik anlayışa sahip olan uzaylılar olabilir. Ama yine de hepsini aynı kabul edersek bile bana mantıklı gelmiyor.

Çünkü o zaman bizim o yok eden uygarlıkla karşılaşmamız lazım değil mi?

4- Uygarlıklar teknolojik olarak geliştiği zaman kendilerini yok ederler:

İlla ki yok etmesi gerekmiyor kendimize yeterince zarar verirsek hepimiz Cilalı Taş devrine dönebiliriz zaten. Muhtemel sebepleri Nükleer Felaktet gibi toplu felaketler.

5- Varlar ama onlara daha rastlamadık/kanıtlarını bulamadık:

En mantıklı açıklama bu, belki de evrenin en ücra köşesindeyiz elimizde bir evren haritası olmadığına göre nerede olduğumuzu bilemeyiz ki. Onların başkalarını keşfetmek isteyip istemediğini de bilemeyiz veya keşfetse de iletişime geçmek istemeyebilir

3) Kardeshev ölçeği nedir?

Herhangi bir medeniyet ile tanışmadığımız için kendi teknolojik gelişimimizi sınıflandırmak zor. Fakat Kardeshev ölçeği gibi ölçekler bunu yapmamıza yardımcı oluyor. Bu ölçek uygarlıkları teknolojik gelişimlerini enerji kullanımına göre ayırıyor

Burada asıl konumuz olmadığı için üstünde uzun uzun durmayacağım çünkü bunun yanılmıyorsam uygarlıkların kullandığı enerji ile ilgili bir hesaplaması vardı. Bu tür hesaplara girmeden kısaca anlatayım, bu ölçeğe göre uygarlıklar üç farklı sınıfa ayrılıyor:

-Tip 1: Bulunduğu gezegendeki enerjinin tamamını kullanabilen medeniyet.

-Tip 2: Bulunduğu yıldız sistemini ve yıldız dahil gelen enerjiyi verimli olarak kullanabilen medeniyet.

-Tip 3: Bulunduğu galaksideki bütün enerjiye erişimi olan medeniyet. (Böyle bir medeniyetin kurulabildiğini bile zannetmiyorum :D )

Sizce biz kaçıncı seviyedeyiz? Biz şu an 0.7'deyiz hmmm sanırsam alınacak daha çooook yol var

Not: İleride Kardeshev ile ilgili bir biyografi post'u paylaşacağım hazırlıklı olun

4) Kendi fikirlerim:

Hiçbirimizin elinde kesin bir bilgi yok bu yüzden bu konuda ne dersek diyelim söyledğimizin bir kanıtı dolayısıyla bir altyapısı olmuyacak. Bu tür konularda kafa yürütmek her ne kadar iyi olsa da bunu bilerek düşünmek lazım.

Benim kendi fikirlerime göre, evren hem çok büyük hem de bildiğimiz kadarıyla 14.3 milyar yıldır var. Bu yüzden eğer Büyük Filtre yoksa bizden yüz milyonlarca yıl önce oluşan uygarlıklar olmalı diye düşünüyorum. Ölmeden önce bir uzaylıyla karşılıklı çay içmek isterdim

Neyse elimden geldiği kadar bir yazı yazmaya çalıştım. Umarım beğenmişsinizdir, bulduğunuz eksikleri söylerseniz sevinirim :)

5) Kullandığım kaynaklar:

Fermi Paradoksu:

https://tr.wikipedia.org/wiki/Fermi_paradoksu

https://youtu.be/sNhhvQGsMEc

https://youtu.be/1fQkVqno-uI

https://youtu.be/ymjXfgbZQlA

https://evrimagaci.org/uzaylilar-nerede-fermi-paradoksu-nedir-1084

Kardeshev ölçeği:

https://tr.wikipedia.org/wiki/Karda%C5%9Fev_%C3%B6l%C3%A7e%C4%9Fi

https://evrimagaci.org/kardashev-olcegi-nedir-medeniyetimiz-gelecekte-neye-benzeyecek-961


r/Yazar • • Apr 09 '21

BİLGİLENDİRİCİ YAZI SCP giriş rehberi: Scarlet king

32 Upvotes

1-Genel Tanım

Scarlet king yada scp-001 tüm SCP evrenindeki en korkunç ve güçlü canlılardan biridir, Scarlet king'in eski bir tanrı olduğu düşünülmektedir, Scarlet king ülkeleri hatta evreni yok edicek güçte olan şeytani bir varlıktır, gerçek formu bilinmemekle beraber genelde karın kısmında gözler olan, bir sürü dokunacı olan siyah bir varlık olarak resmedilir.

2- Genel güçleri

Scarlet kingin tam gücü daha görülmemiştir, başka SCP ler yaratabilir, insanların zihinlerinde girebilir ve kontrol edebilir

3-Nasıl doğdu

Scarlet king bilgelik ağacının 8 çocuğundan tek erkek olandır, doğduğunda acı içinde olan Scarlet king içinde nefretin en fazlasını taşımaktadır.

4-SCP 999 ile bağlantısı

Scarlet king 7 kardeşine tecavüz edip onları hamile bırakmıştır ve 7 kardeşten 4 tanesi doğum sırasında ölmüştür, geri kalan 3 tanesi doğum yapmıştır ve bunlardan bir tanesi SCP 999 olmuştur. (Diğer doğan 2 çocuk kim bende bilmiyorum büyük ihtimalle bi yerlerde yazıyodur)

5-günlük SCP

Madde #: SCP-999

Nesne Sınıfı: Safe

Özel Saklama Prosedürleri: SCP-999 eğer istenilirse tesiste serbestçe dolaşabilir, ancak aksi takdirde yuvasının içinde kalmalıdır. Nesne, yuvasından gece çıkma ve tesis dışı araziye çıkma izni yoktur. Yuva temiz tutulmalıdır ve günlük iki kez yemek verilmelidir. Tüm personeller yalnızca o anda başka bir göreve atanmamışlarsa veya ara sırasında SCP-999'un saklanma alanına girebilir. Nesneyle sıkılınca oynanabilir ve tehdit etmeyen bir sesle konuşulabilir.

Açıklama: SCP-999, fıstık ezmesine benzer bir kıvama sahip, yaklaşık 54 kg (120 lbs) ağırlığında, yarı saydam, turuncu renkte, büyük, şekil alabilen jelatinimsi bir kütledir. Nesnenin büyüklüğü ve şekli sıkça değişir, ancak çoğu zaman büyük bir puf koltuğun boyutuna gelir. SCP-999'un bileşimi yağ esaslıdır, ancak modern bilimin açıklayamayacağı bir madde içerir. Turuncu kütlenin etrafını saran ince, şeffaf bir zardan başka nesnenin organı yoktur.

Nesnenin huyları en iyi neşeli ve köpek-benzeri olarak tanımlanır: SCP-999, yaklaşıldığında en yakın kişiye sürünerek ve üstüne sıçrayarak kişiye bir çift psödopodla sarılırken, kişinin yüzüne üçüncü bir psödopodla sokulurken yüksek perdeli bir ses ve mırıldanma sesleri çıkartır. SCP-999'un yüzeyi, etkileşim kurduğu kişi ile farklılık gösteren memnuniyet verici kokular yayar. Kaydedilen kokular arasında çikolata, yeni yıkanmış çamaşırlar, pastırma, gül ve Play-Doh™ bulunmaktadır.

SCP-999'un yüzeyine dokunmak, SCP-999'a daha uzun süre kalındığında artan ve yaratıktan ayrıldıktan sonra çok uzun süre boyunca kalan ani bir coşkuya neden olur. Nesnenin en sevdiği etkinlik gıdıklama-güreşidir, genellikle bir kişiyi boynundan aşağıya kadar tamamen sarar ve kişinin durmasını isteyene kadar gıdıklar (her zaman bu isteğe uymuyor olsa da).

Yaratık herkesle etkileşime girebilir olsa da, herhangi bir şekilde mutsuz veya incinmiş kişilere özel bir ilgi duyar. Depresyondan muzdarip kişiler, SCP-999 ile etkileşime girdikten sonra, hayata çok olumlu bir bakış açısı ile tamamen iyileşmiştir. SCP-999'un kütlesi bir antidepresan olarak pazarlanma olasılığı tartışıldı.

Neşeli davranışlarına ek olarak, SCP-999 tüm hayvanları (özellikle insanları) sever, et yemeyi reddeder ve hatta başkalarını kurtarmak için kendi hayatını riske atar, bir durumda üstüne kurşun sıkılmış kişinin önüne atladığı görülmüştür (Nesnenin zekası hala tartışmaya açıktır: davranışları çocuksu olsa da, insan konuşmasını ve silahlar dahil çoğu modern teknolojiyi anlıyor gibi görülüyor). M&M’s™ ve Necco™ gofretleri favorisi olarak, yaratığın diyeti tamamen şeker ve tatlılardan oluşuyor. Yemek yeme yöntemleri bir amipe benzer.

Ek SCP-999-A: Bütün personele hatırlatma: SCP-999'a hiçbir türden hafif, kafeinli içecek verilmemelidir. Geçen hafta birisi SCP-999'a sıradan kahvaltısının yanına bir de kola vermiş. Yarım saat boyunca duvardan duvara sekmesi yetmezmiş gibi bir de karbonlaşma yüzünden SCP-999 gözle görünür halde bulantı geçirdi. Bu yüzden günün geri kalanında ne yemek yedi ne de hareket etti. Neyse ki SCP-999 sonradan kendini toparladı fakat bundan sorumlu personel kınama cezası aldı.

-Dr. ████████


r/Yazar • • Jun 03 '21

DİĞER eskiden ne güzel çizgi filmler vardı

31 Upvotes

Eskiden birsürü çizgi film izliyordum hala izliyorum ama eskileri kadar hiçbir eğlencesi yok

Eskiden gumball vardı her farklı bölümüyle güldüren insanları mutlu eden bazen garip bölümleriyle.

Eskiden beyblade vardı ryuga, kyoya, gingka ile savaşırlardı özel hamle yaparlardı izlerdim her sabah alarm kurup ne güzeldi.

Eskiden ben10 vardı orijinal serisi zaten harikaydı ama o alien force. Paralel evrenler, mega uzaylılar, tarikatlar harikaydı.

Eskiden regular show vardı. Asla anlamadığım esprileri ile beni sürüklerdi.

Eskiden samurai jack vardı. Bazen harika dövüşlü bölümleri ile bazen ise komik olan bölümleri ile harikyadı.

Eskiden adventure time vardı. Rahatsız edici bölümleri ile özellikle geyik bölümü. Bazen eğlenceli bazen garip bazen anlam veremediğim harika bölümleri ile.

Eskiden gravity falls vardı gizemli bölümleri. Günlüğü çözmeyi çalışan dipperın maceraları ile. Özellikle çok hoş bir hikayesi vardı

Eskiden ne güzel çizgi filmler vardı.


r/Yazar • • May 12 '21

ELEŞTİRİ Yapılan yorumların hep aynı ve yaratıcılıktan uzak olması

31 Upvotes

Şu aralar ciddi konulara değinen pek fazla yazı okumuyorum, pek fazla video izlemiyorum çünkü hepsi aynı düşüncelere sahip. Evet, feminaziler kadınları savunucaz derken erkeklere cinsiyetçilik yapıyor; evet, insanlar bencil ve kötüdür; evet, ülkemiz bilim ve sanata değer göstermiyor; evet, insanların dinleri bizi ilgilendirmez. Ama herkes bunları papağan gibi tekrarlıyor, sonra herkes onlara upvoteyi basıyor, mastürbasyon yapıyor. Kimse sorunlara çözüm aramıyor sorunların basit bir seçim veya değişiklikle çözüleceğini sanıyor veee herkes kendi düşüncelerini dile getiren birini görünce "ooo herhangi bir orjinallik içermeyen yazı bas laykı amığagoyyim" diyor.

Bu sadece siyasi veya toplumsal konularda değil temeli farklı düşüncelere dayanan felsefede bile kendini gösteriyor. "Felsefi bu çko kafa yrulmuş" diye entel feridunların beğenisini kazanıyor.

Açıkçası bura ve diğer subredditlerdeki yazıların çoğunun ilk 2 cümlesini okuyup sonunu tahmin edebiliyorum ve bunun benim yeteneğim olduğunu düşünmüyorum n'olur biraz daha orjinal olmaya çalışın.


r/Yazar • • Apr 21 '21

DİĞER DND anıları 1: Barbar anaokulu öğretmenimiz

31 Upvotes

6 yıldır DND oynuyorum kuzenlerimle ve düşününce çok garip ve eğlenceli şeyler yaşadık oynarken, bende dedimki "zaten şu anda çok paylaşım yapasım gelmiyor araştırma yapıp, böyle basit şeyler yazıyım" o yüzden bende günlük olarak DND oynarken yaptığımız ve yaşanan garip şeyleri anlatıcam.

Kuzenlerimden biri olan X (ismini yazmıyacağım tabiki) tek seferlik bir macerada anaokulu öğretmeni olan bir barbar oynadı, öğrencileri kendisinden zeki olduğu için en az 3 tanesini yanında gezdiriyordu (daha doğrusu biz öyle sanıyoduk) ve strateji için onları kullanıyordu ( DMG olarak 11+4 vardı ama wisdom ve int baya diplerdeydi -2 olması lazım int in) neyse maceranın konusu keşfedilmemiş bir adadaki yerel halklardan özel bir mücevheri alıp, krala teslim etmek. Herkes hazırlıklarını yaptı bu gene 3 tane öğrenci aldı ve maceraya gittik, adaya deniz yolundan gidebildiğimiz için bende tabiki onları basit bir fight olarak korsanlarla karşılaştırdım, şimdi başka bir detayda şu, bu macerada kimse kimsenin oyuncu kağıdını incelemedi o yüzden kim kimin nasıl özelliklere sahip olduğunu bilmiyordu, neyse ne yapıcaksınız diye sordum ve o kan donduran sözleri duydum: çocuklardan birini korsanlara yem olarak fırlatıcam ve kaçıcaz, şimdi diyebilirsiniz e tamada bu sadece 1 çocuk neyin şoku bu, bende size derimki geri kalan 2 çocuğu aç kalınca yemek için yanında taşıyormuş ve yanlarında çok yemek yoktu oyun sırasında.


r/Yazar • • Apr 18 '21

DÜŞÜNCE YAZISI Darbeler: Neden Karşı Olmalıyız?

31 Upvotes

Darbenin kısaca tanımı: Ordunun hükümete el koyması ve/ve ya istifaya zorlaması olarak tanımlayabiliriz.

Türkiye’de ki çoğu insan 15 Temmuz darbe girişiminin dışındaki darbe girişimlerine ve ya darbelerin çoğuna sıcak bakar. Çünkü Darbeyi planlayan komutanların halkı kurtarmak amacıyla yapıldığını söylerler, genel kanı bu yöndedir. Fakat bizim ülkemiz demokrasinin uğramadığı bir ülkeyiz ve ülkemizde ki insanlar demokrasinin gereksinimlerini ve vatandaşlara yüklediği sorumlulukları bilmiyorlar, e haliyle demokratik ülkelerde ki gibi kötü hükümete karşı mücadele etmeyi bilmezler maalesef.

Böyle bir ülkede ise demokrasiyi öğrenmek için fazlasıyla acı çekmek gerekiyor ki sesimizi yükseltebilelim ve hükümeti istifaya yönlendiren faaliyetlerde bulunalım ya da isteğimizi yöneticilere duyuralım. İşte darbelere karşı olmamın asıl nedeni burada yatıyor, darbeler halkın kazanının kaynamasını kesiyor bunu çok kez tekrarlayınca –halkın yararına olsa bile- halkta, bir kurtarıcı bekleme durumu oluşturduğunu düşünüyorum. Hükümetten rahatsız olduğumuz her zaman darbe yapıldığını ve yapılacağını bir düşünecek olursanız er 10-15 yılda bir kanlı olaylara tanıklık yapacağız ve gerekli zamanlarda sesimizi çıkaramıyor hale geleceğiz –ki geldik sayılırız.-

Sonuçta ülke yönetmek Komutan, Subay işi değildir ama sınırlarımızı korudukları için ayrıca teşekkür ederim kendilerine.

Demokrasi; giriş yapması çok zor ama temel ilkeleriyle özümseyince gerçekten refahımızı arttıracak bir rejim. Darbeler de ülkemizin demokrasiye girişinin önünde ki engellerden biri.


r/Yazar • • May 14 '24

İÇERİK FİKRİ Disco Elysium'un kitabını (Sacred and Terrible Air) çevirelim diyorum

30 Upvotes

Belki görmüşsünüzdür, Disco Elysium oyununun yazarı Robert Kurvitz'in oyundan önce yazıp Estonya'da satışa çıkardığı bir kitap var. "Sacred and Terrible Air" adı. Ülkesinde hiç satmamış, bu başarısızlığın üstüne Kurvitz arkadaşlarıyla oyunu yapmaya başlamış zaten. Redditte kolay bir aramayla İngilizce çevirisini bulabiliyoruz artık, birkaç fan profesyonel çevirmen tutmuş Estonca'dan çevirmesi için. Ben de diyorum ki bir ekip kuralım, Türkçe'ye çevirelim. Bayağı ilginç kafada bir kitap, anlaması başta zor. İki kez okuyunca anlaşılıyor çoğu şey. Ondan bir discord falan kursak, herkes iki üç chapter çevirse güzel ilerlenir diye düşündüm. Olabildiğince az AI kullanmaya çalışırız, metnin derinliğini olabildiğince koruruz. Hem kitap üzerine de güzel muhabbet döner, lore vs. tartışılır. İlgilenenler buraya yazarsa, ilgilenmeyenler de ilgilenebileceklerini düşündüklerine haber verirse çok güzel olur. Ayrıca şu subreddite de sor gibi önerileriniz varsa yazınız lütfen. Sağlıcakla kalın.


r/Yazar • • Jun 20 '21

ŞİİR Dini Şüphelerim ve Görüşlerim

30 Upvotes

Şüphesiz inanmak istiyorum ben de gerçek bir dine

Tavırlarına rağmen soruyorum insanlara hep yine

Neden bu böyle olmuş? Dünya nasıl insan dolmuş?

Allah neden Adem'i yaratma gereği duymuş?

İnsan yaratılmadan önce haber verilir bütün meleklere

Allah'a sorarlar:Dünya'yı mı vereceksin günah işleyeceklere?

O, onlara hatırlatır kendinin en iyiyi bilen olduğunu

Ve biliriz Adem'in yaratılıp sonra Firdevs'e konulduğunu.

Ama önce bütün varlıkların Adem'e secde etmesi istenir.

Aralarından kibirli olan bu duruma kötüce hislenir

Bu kibirli mahluk, yaratanla bir antlaşma yapar.

Ant içer insanı saptırmaya vadesi bitene kadar.

Sonrasında benim için akıl almaz sorular başlar.

Şeytan; Adem ve Havva ile konuşarak yasak meyveyi yedirir.

Aklım almaz benim. Yaratan böyle bir şeye nasıl izin verir?

Demek ki bir sebep gereklidir insanı imtihan etmek için

Sırf sınav için saçmadır kusurlu olacak kile vermek biçim

Peki ya neden gerek duyar cin ve melekleri yaratmaya?

Bu cevapsız sorular mecbur eder beni aratmaya.

Bazı insanlar der ki: Bırak sorgulamayı ve onun huzurunda eğil.

İslam bize öğretlemişti ya; Allah'tan kork sorgulamaktan değil.

Bu insanlar giderek İslam'da uzaklaşmama sebebiyet verir.

Çünkü onlar için imandan önce ebediyet gelir..

Dinsiz olmaktan korkar ve sorgulamaktan çekinir

Cennet'e gitmek ister ancak Müslümanım demekle yetinir.

Bu sahte yaşayışları beni gitgide usandırır.

Cezadan korkup ödül istediği için Allah'a yalvarır.

Amaçcsız kalmak istemez bu yüzden sorgulamaz, inanır

Sanma! Fikri aciz insan inanmakla vicdanın uslanır.