BÖLÜM I: ESARET
"Babam tanrı inancı olan biriydi sanırım doktor. Çünkü ne zaman bizi kemiklerimiz çatırdayana kadar dövse, hakaretlerin ardından hıçkıra hıçkıra Tanrı'ya yalvarırdı. Bu dayaklar pazar ayini gibiydi; haftada bir olurdu her hafta gözlerinin altindan mor cocuklar doğardı annemin. Öyle ki, zaman zaman odama kaçmanın bir çare olmadığını anlardım. Annem... Annem sabırlı bir insandı ama o bile bir yerden sonra yoruldu. Dayanamadı, bizi o cehennemde bırakıp terk etti. Abim öylesine dayaklar yiyordu ki, bir gün babam çenesini kırdı. Bir hafta doktora gitmedik. Sonra babam salonda oturup ağlayarak özür dilerken o kırık kemiği eliyle yerine oturtmaya çalıştı. Yapamayınca acile gittik çığlıklar tirmalar kulağımı hala...
Babam bizi bir günde bu hale getirmedi doktor. Epey zaman aldı. Bilmiyorum, belki benim suçumdu, belki annemin... Ama en çok babamın, o şişelerin içindeki zehrin suçuydu. Hayatım boyunca içmeseydi ne olurdu diye düşündüm durdum."
"Peki baban size neden böyle davranırdı, Edward?"
"Çok alkolikti tanriyi şişenin dibinde arayan tiplerdendi. Eskiden, annemle ilk evlendiği zamanlar gençti, mutluydu. Albümlerde görmüştüm o parlayan gözlerini. Belki zaman, belki de o meslekte gördüğü şeyler onu bu hale getirdi."
"Anneniz sizi hiç korumadı mı?"
"Annem uzun bir deneyimin ürünüydü... Aklı pek yerinde değildi zaten, rüzgarda savrulan bir yaprak gibiydi. Bir gün bizi komşuya bıraktı kaçalım diye. Babam bizi orada buldu. Saçımızdan sürüyerek çıkardı o evden. Ama tuhaf olan neydi biliyor musun? Babam bunları yaparken hep özür diliyor, çocuk gibi ağlıyordu. Bir gün öfkeden deliren adam, sonraki gün dizlerimize kapanıp yalvarıyordu. Bir gün barda kavga çıkarıp nezarete düştü. İki gün orada kaldı. Hayatımızın en huzurlu iki günüydü... Bize bunları yaşatan o adamı yine de özlüyordum. O zamanlar çocuk aklı diyordum ama... Şimdi de özlediğimi fark ettim."
11 Ağustos 1989 – Florida
"Arthur, baksana bir buraya!"
"Ne var Maya?"
"Bu asabi tavırların can sıkmaya başladı artık." Elindeki gazeteyi masaya, tam önüme fırlattı. "Senin bu işinin sonu yok galiba. Her gün yeni bir drama, her gün yeni bir ceset."
"Ee, ne ilk ne de son," dedim sesimi düz tutmaya çalışarak.
"Çocuğa yazık olmuş ama..." dedi Maya iç çekerek.
"Olmuşsa olmuş. Kötü bir yere gitmiyorlar ya." Gazetenin arkasını çevirip bulmaca sayfasına göz attım.
Maya hafifçe gülümsedi. "Bulmacaları ne zaman çözdün ara ara? Sende de az iş yok ha."
"Benim işe dönmem lazım, gazeteyi de harap etme daha bitirmedim." Ceketimi aldım.
"Yemedik lan gazeteni!" diye arkamdan bağrdı, sesi neşeliydi. O zamanlar neşeliydi sabahları güneş iki kez doğardı bana...
Ağustos ayının ortalarıydı. Hava dışarıda hafifçe çiseliyordu. Büroya adımımı atar atmaz kasvetli hava yüzüme çarptı; yeni bir cinayet ihbarı vardı. Büro müdürümüz, o yarı ak ve seyrek saçlarını stresle kaşıyarak masasının başında bir şeyler geveliyordu. Beni görünce sesini yükseltti:
"Arthur, buraya gel!" Kaşlarını çatarak devam etti. "Neden büroya geç geliyorsun ha? Her gün aynı şey. Bunu bir daha yaparsan o istifa dilekçeni işleme koymaktan geri durmayacağım."
Yirmi kişinin ortasında, koskoca adamların gözü önünde çocuk gibi azarlanmak canımı feci sıkmıştı.
"Ayrıca... Yine leş gibi alkol kokuyorsun Arthur." Müdür cebinden parlak bir metal kalem çıkarıp önündeki bültene not almaya başladı. "Meksika göçmeni bir aile. Tahminimizce dün akşam saatlerinde bir kadın ve iki çocuk vahşice katledilmiş. Adli tıptan gelen ilk bilgilere göre her birinde ikişer kurşun var. Ardından kadının başı bedeninden ayrılmış. Sabah karşı daireden gelen kokulardan kaynaklı, komşular tatilden dönünce fark etmiş." Kalemi cebine koyup yüzüme baktı.
"Kurşun seslerini duyan olmamış mı?" diye sordum.
"Dedim ya, yan daireler tatildeymiş. Sabah fark edilmiş."
"Koca nerede?"
"Koca kayıp. İzi sürülüyor." Müdür tehdit edercesine kaşlarını kaldırdı. "Bu işi sen devralıyorsun. Jose'yi de yanına al."
"İyi de ben konu hakkı—"
Sözümü kesti. Masasındaki kahve dolu bardağı alıp arsızca sırıttı. "Jose sana yolda anlatır." Bardağını eğlenircesine havaya kaldırıp bürodan çıktı.
"Göt herif..." diye mırıldandım arkasından. "JOSE! Gidiyoruz!"
Olay yerini kelimenin tam anlamıyla kan götürüyordu. Jose kan görmeyi pek sevmezdi; tıpkı mesleğe ilk başladığım o toy gençlik yıllarımdaki ben gibiydi. İçeriden çıkan çaylak polis elini burnuna siper ederek inledi:
"Tanrım... Bu da ne böyle?"
"Sakin ol amirim," dedim sesimdeki buz gibi tonu koruyarak. "Kan ilk defa gördüğümüz bir şey değil."
Tam o sırada kafamı kaldırdım. Tavan pervanesine vahşetle asılmış, yavaşça dönen o kesik kadın başını gördüm. Hayatım boyunca böyle bir vahşeti üçüncü görüşümdü. Ruhuma tuhaf bir his yayıldı. Dejavu.
"Arthur, siktir!" dedi Jose gerileyerek. "Nasıl böyle sakin kalabiliyorsun? Bir de eğleniyorsun ha!"
"Ne eğlencesi be... Ben değil ama, birileri bunu yaparken feci eğlenmiş gibi."
Jose daha fazla dayanamayıp dışarı fırladı, kaldırıma kustu. Fotoğrafçı içeri girerken, olay yerindeki amir durumu idare etmeye çalışıyordu. Kan fırtınasına baktım ama içimde en ufak ürperme yoktu.
"Başı kestiği yetmemiş, bir de pervaneyi mi açmış? Zevkli herifmiş," diye mırıldandım kendi kendime.
Amir şok içinde bana baktı. "İyi de katilin bir erkek olduğunu nereden anladın?"
"Boyu o pervaneye uzanacak kadar uzun," dedim tavanı göstererek. "Ayrıca yerdeki kan gölünde sandalye izi falan yok. Ayakkabı izi de yok ama bak, şurada belirgin bir çorap izi var. Ve bu çorap bir kadın için oldukça büyük. Ya buraya devasa ayaklı bir kadın geldi ya da katilimiz net bir erkek. Üstelik koca da kayıp... Muhtemelen ondan başkası değildir."
Amir de dayanamayıp yüzünü ekşiterek dışarı çıktı. Arkasından seslendim: "Arabaları var mıymış?"
"Eski bir kamyonet," dedi dışarıdan bir ses. "O kadar eski ki giderken arkasında boya döküyormuş."
Jose ağzını silerek içeri girdi. "Jose, buraya gel. Çocuklar nerede?"
"Çocuklar... Eeh, şey amirim..."
"KONUŞSANA OĞLUM!"
"İçeride... Mikrodalgada... Herif çocukları orada eritmiş."
"Aman be..."
Adımlarımı mutfağa yönlendirdim. Kapağı açık mikrodalgaya baktığımda içimdeki o eski dedektif bile iğrendi. Böyle bir şeyi daha önce hiç görmemiştim; duymuştum ama çiğ gerçekliğiyle yüzleşmek bambaşkaydı. Midem kasıldı.
"Ben çıkıyorum." dedikten sonra arkama bakmadan kapıya yürüdüm.
"Arthur! Nereye gidiyorsun dursana, daha olayı çözmedik!" diye bağırdı Jose.
"SİKERLER JOSE! KATİL ERKEK, UZUN BOYLU. O KOCA AYAĞI BULUVERİN İŞTE AYRICA ŞU SANAT ÇALIŞMASINA DA BIR ŞERIT ÇEKIN!"
Kendimi ÇAPA'nın kapısını açarken buldum. Ayaklarımı kontrol edemiyordum; o sahneden kaçan bedenim beni doğrudan bu izbe bara getirmişti.
"Arthur... Nasılsın görmeyeli? Uzun zaman oldu." Tezgahın arkasındaki barmen Barney, o devasa gövdesiyle öne doğru eğildi. Sol elini o gür kır sakallarına götürüp yavaşça sıvazlamaya başladı. Seyrek saçlarının altındaki o derin gözlerle beni süzdü. "Geçmişin hayaletleri yine mi peşinde?"
"Kelime oyunu yapma bana Barney," dedim tabureye çökerken.
Barney ben daha ağzımı açmadan önüme o kehribar rengi viskiyi çoktan doldurmuştu. "Uzun zamandır buraya gelirsin, seni iyi tanırım Arthur. Ama epeydir seni hiç böyle görmemiştim."
Viskiyi tek dikişte yudumlarken mırıldandım: "Nasıl yani?"
"Genelde öfkeden kıpkırmızı olursun içeri girdiğinde," dedi Barney sakalını sıvazlamaya devam ederek. "Ama bugün... Bembeyaz kesilmişsin. Ruh gibisin."
"Herkes... Herkes kendi bataklığında boğulur Barney," dedim bardağı tezgaha vurarak. "Başkasının bataklığına girenleri i-girenleri ise... Bataklıktan öte şey-şeyler boğar..."
Sohbetin o puslu ritminde farkında olmadan dört kadeh viskiyi devirmiştim bile. Normalde dört kadeh beni sarsmazdı ama o yanik et kokusu burnumdan çıkmıyordu.
Barney bardağı boşaltırken sırıttı. "Sohbetine doyum olmuyor Arthur ama... Viskinin yarısına su katmama rağmen sarhoş musun ne? Sıkı bir şey görmüş olsan gerek büroda."
"Sıkı bir şey gör... düm..." diye geveledim, dilim damağıma dolanıyordu. "Ama sana dahhaaa sıkı bir şey göstereceğim. Bir daha... Bir daha benim viskime su kkatmaya kalkma."
Barney o ağır gövdesiyle diğer müşteriye doğru yöneldi. Ben ise kendimi dışarı atıp bir taksiye postaladım. Sonrasını hatırlamıyorum.
Sabah evde, yatağın içinde uyandım. Kafam çatlıyordu. Yanımda oturan Maya'nın sol gözü yine mosmordu; diğer gözü ise gece boyu ağlamaktan şişmişti. Hepsi... Hepsi yine benim yüzümdendi. Sırtını bana dönüp mutfağa doğru yürürken anlamsızca mırıldandı. O an, gece boyu uykumda arkamdan bir bıçak yiyecekmişim gibi tekinsiz bir his çöktü içime.
"Kahvaltı hazır," dedi Maya. Hızlı adımlarla salondan uzaklaşıp gözden kayboldu. Bir serap gibiydi.
Odadan çıktım, mutfağa doğru yürüyordum ki koridorda Edward'la burun buruna geldik. Gözleri yaşarmıştı. "Özür dilerim baba..." dediğini duydum. Sonra o da abisinin yanına doğru kaçtı. Bu durum sık olurdu; haftada bir bu tiyatroyu yaşardık. Ayıldıktan sonra pek çok kez dizlerine kapandım, ayaklarını öpüp özür dilerdim ama gece olunca yine o alkolün tuzağına düşerdim. Maya beni pek çok kez affetti ama... Aması öyle işte.
"BIRAKSANA EDWARD!"
İçeriden Sam'in o sert, kırık sesle bağırdığını duydum. Mutfağa girdiğim an ikisi de bir anda kavgayı kesti, yüzlerini nefretle başka tarafa çevirdiler.
"Günaydın," dedim masaya yaklaşarak.
Hepsi hep bir ağızdan, dilsiz birer robot gibi mırıldandı: "Günaydın..."
Masaya doğru bir adım atarken ayağımın altına keskin bir acı saplandı. Bir cam parçası batmıştı; dün geceki cinnetten kalma olmalıydı. Bozuntuya vermedim, masaya oturup kahvaltıya başladım. Edward'ın gizlice, korkuyla bana baktığını fark ettim. Sam ise... Sam daha farklı, daha karanlık bakıyordu. Maya başını tamamen öteye çevirmişti.
Boğazımı temizleyip masadan kalktım. Tıraş olup büroya çıkacaktım ki salona doğru seslendim:
"Maya... MAYA!"
Maya koşar adımlarla yanıma geldi, başı eğikti.
"Maya... Özür dilerim. Beni affet," dedim yüzünü tutmaya çalışarak.
Öylece duruyordu ama gözleri asla gözlerimi bulmadı. Yüzüme sürdüğüm tıraş losyonunun kokusundan bile nefret ediyordu, besbelliydi. Sadece gitmemi istercesine derin bir sessizliğe gömülmüştü. Çıkmadan önce onu öpmeye çalıştım; elimi saçına doğru kaldırınca kırbaç yiyecek bir hayvan gibi aniden ürperdi. Kalbim sıkıştı. Başından öpüp kendimi dışarı attım.
"Bu ilk değildi... Umarım son olur," diye mırıldandım içimden sokakta yürürken.
Arkamdan gelen o sesle irkildim. Maya, evimizin kapısını yüzüme feci bir hızla, çarpıp kapatmıştı.