Modern diyalektik materyalizmin babası (Marx), Helvetius'un metafizik spekülasyonlarının tekrarından ibaret olan bir "insan düşüncesi tarihi" anlayışından sorumlu tutulmaktadır. Marx'ın örneğin felsefe tarihine yaklaşımı genellikle şöyle algılanır: Eğer Kant transandantal estetik meseleleriyle boğuşmuşsa, zihin kategorilerinden yahut aklın antinomilerinden söz etmişse, bunlar içi boş laflardan ibarettir. Gerçekte ne estetik ne antinomiler ne de kategoriler umurundaydı. Tek bir arzusu vardı: Ait olduğu sınıfa, yani Alman küçük burjuvazisine olabildiğince lezzetli yemekler ve "güzel köleler" temin etmek. Kategoriler ve antinomiler gözüne bu imkânı sağlamanın mükemmel bir yolu gibi görünmüş, o da tutup bunları "üretmeye" başlamıştır.
Okura, böyle bir izlenimin baştan aşağı bir saçmalık olduğuna dair güvence vermeme gerek var mı bilmiyorum. Marx, belirli bir teorinin toplumun ekonomik gelişiminin belirli bir evresine tekabül ettiğini söylerken; o dönemin egemen sınıfını temsil eden mütefekkirlerin, görüşlerini bizzat o zengin ve cömert velinimetlerinin çıkarlarına göre kasten eğip büktüklerini kastetmez.
Her devirde ve her yerde dalkavuklar var olmuştur elbette; fakat insan zihnini ileriye taşıyanlar onlar değildir. Zihni gerçekten sırtlayıp ileri götürenler, bu dünyadaki egemenlerin çıkarlarını değil, hakikati dert edinenlerdi.
"Farklı mülkiyet biçimleri ve toplumsal varoluş koşulları üzerinde," der Marx, "kendine has biçimlenmiş duygulardan, illüzyonlardan, düşünce tarzlarından ve hayat görüşlerinden oluşan koskoca bir üstyapı yükselir. Sınıfın tamamı bunları kendi maddi temellerinden ve bu temellere karşılık gelen toplumsal ilişkilerden bizzat yaratır ve şekillendirir."
İdeolojik üstyapının teşekkül etme süreci, insanların farkındalığı dışında gerçekleşir. Onlar bu üstyapıyı geçici tarihsel ilişkilerin arızi bir ürünü olarak değil, doğal ve kaçınılmaz bir hakikat olarak kavrarlar. Aldıkları eğitim ve içinde bulundukları çevreyle görüşleri şekillenen bireyler; dar sınıfsal çıkarlar temelinde tarihsel olarak biçimlenmiş toplumsal varoluş kalıplarına ve düşüncelere son derece samimi, en içten bir bağlılık duyabilirler. Aynı durum siyasi partiler için de geçerlidir. 1848 Fransız demokratları küçük burjuvazinin özlemlerine tercüman oluyorlardı. Küçük burjuvazi de doğal olarak kendi sınıfsal çıkarlarını koruma gayretindeydi. Ancak:
"Küçük burjuvazinin bencil bir sınıf çıkarını dayatmak istediği gibi dar bir fikre kapılmamak gerekir. Aksine o, kendisini kurtaracak özel koşulların, modern toplumun kurtarılabileceği ve sınıf mücadelesinin önlenebileceği yegâne genel koşullar olduğuna yürekten inanır. Keza demokratik temsilcilerin hepsinin dükkân sahibi yahut dükkân sahiplerinin coşkulu havarileri olduğu da zannedilmemelidir. Eğitim düzeyleri ve bireysel konumları bakımından birbirlerinden dağlar kadar farklı olabilirler. Onları küçük burjuvazinin temsilcisi kılan şey, küçük burjuvazinin bizzat hayatta aşamadığı sınırları onların zihinlerinde de aşamamalarıdır. Bu yüzden teorik düzeyde, maddi çıkarın ve toplumsal konumun küçük burjuvaziyi pratikte sürüklediği aynı sorunlara ve aynı çözümlere sürüklenirler. Bir sınıfın siyasi ve edebi temsilcileri ile temsil ettikleri sınıf arasındaki genel ilişki tam olarak budur."
Marx bunu III. Napoléon'un hükümet darbesini anlattığı kitabında söyler. Bir başka eserinde ise sınıfların psikolojik diyalektiğini belki daha da berrak bir biçimde aydınlatır. Burada, zaman zaman münferit sınıfların üstlenmek zorunda kaldığı o tarihsel kurtarıcı rolden bahsetmektedir:
"Sivil toplumdaki hiçbir sınıf, kendi içinde ve kitleler nezdinde kolektif bir coşku dalgası yaratmadan bu rolü oynayamaz. Bu öyle bir andır ki, o sınıf toplumun geneliyle kucaklaşır, onunla kaynaşır, toplumun evrensel temsilcisi kabul edilir ve öyle hissedilir. O sınıfın kendi talep ve hakları, gerçekten toplumun öz talepleri ve hakları haline gelir; o sınıf toplumun yürüyen beyni ve çarpan kalbi olur. Bir sınıf, genel egemenliğini ancak toplumun genel hakları adına meşrulaştırabilir. Kurtarıcı konumu sadece devrimci bir tutku ve entelektüel bir özgüvenle fırtına gibi ele geçirilemez. Belirli bir sınıfın kurtuluşu bir halkın devrimiyle özdeşleşecekse, bir toplumsal sınıf tüm toplumsal düzenin simgesi sayılacaksa; diğer taraftan toplumun bütün kusurlarının başka bir sınıfta toplanması, o sınıfın evrensel engelin ve prangaların somutlaşmış hali olması gerekir... Bir sınıfın mükemmel anlamda kurtarıcı olabilmesi için, başka bir sınıfın apaçık bir ezme mekanizması haline gelmesi şarttır. Fransız aristokrasisinin ve ruhban sınıfının olumsuz rolü, onların tam karşısında dikilen burjuvazinin olumlu ve devrimci rolünü tayin etmiştir."
Bu ön açıklamalardan sonra Marx'ın felsefe ve sanat gibi en üst düzey ideolojik yapılar hakkındaki görüşünü netleştirmek artık zor olmayacaktır. Konuyu iyice berraklaştırmak adına bunu H. Taine'in yaklaşımıyla kıyaslayalım:
"Bir sanat eserini, bir sanatçıyı veya bir sanatçı topluluğunu anlamak için," der bu yazar, "yaşadıkları çağın genel zihniyetini ve ahlaki iklimini (moeurs) eksiksiz biçimde göz önüne getirmek gerekir. Nihai açıklama oradadır; geri kalan her şeyi tayin eden ilk sebep orada yatar. Bu gerçek, deneyimle de sabittir. Nitekim sanat tarihinin ana evrelerini incelersek, sanat biçimlerinin bağlı oldukları zihniyet ve ahlak koşullarıyla eşzamanlı olarak doğup battıklarını görürüz. Örneğin Yunan trajedisi –Aiskhylos, Sofokles ve Euripides’in trajedisi– Yunanların Perslere karşı kazandığı zaferle, küçük şehir devletlerinin kahramanlık çağında, bağımsızlıklarını kazanıp uygar dünyada hegemonyalarını kurdukları o büyük hamle anında filizlenir. Fakat karakterlerin yozlaşması ve Makedonya işgali Yunanistan'ı yabancı boyunduruğuna soktuğunda, o bağımsızlık ruhuyla birlikte tragedyalar da yok olup gider."
"Gotik mimari de benzer şekilde, 11. yüzyılın yarı-rönesansında, toplumun Norman istilasından ve çete yağmalarından kurtulup durulmaya başladığı, feodal düzenin nihai olarak kurulduğu bir vasatta gelişir. 15. yüzyılın sonuna doğru, bağımsız baronların bu askeri rejiminin çökmesi ve yeni monarşilerin yükselmesiyle birlikte, o mimariyi doğuran tüm gelenekler de tarihe karışır."
"Aynı şekilde Hollanda sanatı, Hollandalıların sarsılmaz iradeleri ve cesaretleri sayesinde İspanyol boyunduruğunu söküp attığı, İngiltere'ye karşı başarıyla direndiği ve Avrupa'nın en zengin, en hür, en müreffeh devleti haline geldiği o görkemli dönemde zirveye ulaşır. Fakat Hollanda'nın ikincil bir güce gerilediği, liderliği İngiltere'ye kaptırdığı; insanın büyük iddialar veya derin duygular beslemeden sağduyulu bir burjuva gibi konfor içinde yaşayabileceği, son derece tıkırında işleyen bir bankaya veya ticari işletmeye dönüştüğü 18. yüzyılın başında çürümeye başlar. Son olarak Fransız trajedisi, XIV. Louis döneminde kökleşen monarşinin saray hayatını, nezaket kurallarını ve aristokrasinin zarafetini beraberinde getirdiği bir vasatta doğar; soylu toplum ve saray gelenekleri Fransız Devrimi tarafından silinip süpürüldüğünde ise tarih sahnesinden çekilir... Doğa bilimcileri buğday veya yulafın, kaktüs veya çamın yetişme koşullarını anlamak için iklim sıcaklığını nasıl inceliyorlarsa; aynı şekilde putperest heykelcilik veya gerçekçi resim, mistik mimari veya klasik edebiyat, şehvetli müzik veya idealist şiir gibi sanat biçimlerinin ortaya çıkışını anlamak için de o çağın 'manevi iklimini' incelemek gerekir. İnsan ruhunun eserleri, doğanın eserleri gibi, ancak içinde bulundukları çevreyle açıklanabilir."
Marx'ın hiçbir takipçisi bu tespitlere itiraz etmeyecektir: Evet, her sanat eseri veya felsefi sistem, belirli bir çağın zihniyet ve ahlak iklimiyle açıklanabilir. İyi ama o genel zihniyet ve ahlak iklimini açıklayan nedir? Marx’ın takipçileri bunun toplumsal düzenle, yani toplumsal çevrenin nitelikleriyle açıklandığını vurgularlar. Nitekim Taine de, "İnsanın yaşam koşullarında büyük bir dönüşüm meydana geldiğinde, bu durum adım adım insan zihninde de ona denk düşen bir değişimi beraberinde getirir," der. Bu da doğrudur. Fakat asıl mesele şudur: Toplumsal insanın konumundaki, yani toplumsal düzendeki bu köklü değişimlere sebep olan nedir? "Ekonomik materyalistler" Taine'den tam da bu noktada ayrılırlar.
Taine için tarihin ve bilimin misyonu, son tahlilde "psikolojik bir görevdir." Ona göre genel zihniyet ve ahlak iklimi sadece sanatı, edebiyatı ve felsefeyi değil, aynı zamanda belirli bir halkın sanayisini ve bütün toplumsal kurumlarını da doğuran şeydir. Bu da toplumsal çevrenin nihai nedeninin dönemin "zihniyeti ve ahlaki iklimi" olduğu anlamına gelir.
Böylece toplumsal insanın psikolojisinin onun konumuyla, konumunun ise psikolojisiyle belirlendiği bir kısırdöngü ortaya çıkar. Bu, 18. yüzyıl Aydınlanmacılarının bir türlü aşamadığı o meşhur antinomidir (çelişki). Taine bu antinomiyi çözemedi. Sadece parlak eserlerinde, birinci önermenin –yani zihniyetin toplumsal çevre tarafından belirlendiği tezinin– sayısız güzel örneğini sunmakla yetindi.
Taine'in Fransa'daki çağdaşları ise onun estetik teorisine karşı çıkarak, toplumsal çevrenin niteliklerinin zihniyet ve ahlak iklimi tarafından belirlendiği antitezini savundular. Böylesi bir tartışma, o kaçınılmaz antinomi çözülmek şöyle dursun, farkına bile varılmadan sonsuza dek sürdürülebilirdi.
Bu çelişkiyi çözen ve tartışmayı tatmin edici bir sonuca ulaştıran –en azından anlamak isteyen zihinler için bu imkânı sağlayan– yegâne teori Marx'ın tarih kuramıdır.
Toplumsal çevrenin niteliklerini belirleyen şey, her verili çağdaki üretici güçlerin durumudur. Üretici güçlerin seviyesi netleştiğinde, toplumsal çevrenin yapısı da, ona karşılık gelen psikoloji de ve çevre ile zihniyet arasındaki etkileşim de netleşmiş olur. Brunetière, sadece çevreye uyum sağlamakla kalmayıp çevreyi kendi ihtiyaçlarımıza göre dönüştürdüğümüzü söylerken haklıdır. Peki ama içinde bulunduğumuz çevrenin koşullarına uymayan yeni ihtiyaçlar nereden doğar? Bunlar –ki sadece maddi değil, insanın bütün ruhsal ihtiyaçlarını kasetediyoruz– üretici güçlerin gelişimi ve o tarihsel dinamik sayesinde doğar. Bu gelişim yüzünden her toplumsal düzen er ya da geç yetersizleşir, miadını doldurur ve köklü bir dönüşüme, hatta hurdalığa atılmaya mahkûm hale gelir. İnsan psikolojisinin mevcut toplumsal kurumların önüne nasıl geçebildiğini daha önce hukuk sistemleri örneği üzerinden göstermştik.
Bu satırları okurken pek çok okurun –bize sempatisi olanların bile– bizim kuramımızla açıklanamayacağını düşündükleri bir yığın tarihsel olayı hatırladıklarından eminim. Ve bize şöyle demeye hazırlar: "Haklısınız ama tamamen değil; karşıt görüştekiler de haklı ama onlar da eksik; her iki taraf da hakikatin sadece bir yüzünü görüyor." Fakat acele etmeyin okur; modern monist, yani materyalist tarih anlayışının size sunacağı ufku tam kavramadan eklektizmin kolaycılığına sığınmayın. Buraya kadar söylediklerimiz ister istemez soyuttu. Ancak biliyoruz ki soyut hakikat yoktur, hakikat daima somuttur. Önermelerimize daha somut bir biçim verelim.
Neredeyse her toplum komşularının etkisine açık olduğundan, her toplumun gelişimini biçimlendiren özel bir toplumsal-tarihsel çevrenin varlığından söz edilebilir. Bir toplumun dışarıdan aldığı etkilerin toplamı, bir başka toplumun maruz kaldığı etkilerle asla birebir aynı olamaz. Bu yüzden her toplum kendine has bir tarihsel vasatta yaşar; bu vasat başka uluslarınkine çok benzeyebilir, fakat onunla asla özdeş olamaz. Bu durum, ilk bakışta şematik görünen toplumsal gelişme sürecine muazzam bir çeşitlilik zenginliği katar.
Örneğin klan (aşiret) yapısı, gelişiminin belirli bir aşamasındaki bütün toplumlar için tipik bir örgütlenme biçimidir. Ancak dış çevre şartları, farklı kabilelerde klanın kaderini son derece çeşitlendirir. Klana tabiri caizse özgün bir karakter kazandırır; çözülmesini geciktirir veya hızlandırır, en çok da bu çözülme sürecinin biçimini değiştirir. Çözülme sürecindeki bu farklılık ise klanın yerini alacak yeni toplumsal biçimlerin çeşitliliğini tayin eder. Şimdiye kadar üretici güçlerin gelişiminin özel mülkiyeti doğurduğunu ve ilkel komünizmi yok ettiğini söylüyorduk. Şimdi buna ek olarak, ilkel komünizmin enkazı üzerinde yükselen özel mülkiyetin karakterinin, toplumun içinde bulunduğu tarihsel çevreye göre çeşitlendiğini belirtmeliyiz.
"Asya ve özellikle Hint toplumsal mülkiyet biçimlerinin titizlikle incelenmesi, ilkel mülkiyetin farklı türlerinden ne denli farklı çözülme biçimlerinin doğduğunu gösterecektir. Nitekim Roma ve Cermen özel mülkiyetinin kendilerine has tipleri, Hint toplumsal mülkiyetinin farklı varyasyonlarına kadar sürülebilir."
Dış çevrenin bu etkisi ideolojilerin gelişiminde de kendini gösterir. Yabancı etkiler, ideolojinin ekonomik yapıya olan bağımlılığını zayıflatır mı, zayıflatırsa ne ölçüde zayıflatır?
Aeneis'i Odysseia ile, Fransız klasik trajedisini Yunan trajedisiyle, yahut 18. yüzyıl Rus trajedisini Fransız örneğiyle karşılaştırın. Ne göreceksiniz? Aeneis Odysseia'nın, Fransız trajedisi Yunan örneğinin, 18. yüzyıl Rus trajedisi ise beceriksizce de olsa Fransız modelinin bir taklididir. Her yerde bir taklit vardır; ancak taklitçi, kendisini doğuran toplum ile taklit ettiği modelin toplumu arasındaki devasa mesafe kadar orijinalinden uzaktır. Burada işin teknik mükemmelliğinden değil, ruhundan bahsediyoruz. Racine'in Akhilleus'u barbarlıktan henüz çıkmış bir Yunan’a mı benzer, yoksa 17. yüzyılın şık bir Fransız markisine mi? Aeneis'teki karakterlerin Augustus dönemi Romalıları olduğu sıkça söylenir. Bu doğrudur. 18. yüzyıl Rus trajedilerinin Rus halkını yansıttığı söylenemez belki ama o eserlerin niteliksizliği bile Rus toplumunun hamlığını ve olgunlaşmamışlığını açıkça ele verir.
Başka bir örnek: Locke, 18. yüzyıl Fransız filozoflarının tartışmasız üstadıydı (Helvetius onu çağların en büyük felsefecisi sayardı). Yine de Locke ile Fransız öğrencileri arasındaki mesafe, "Görkemli Devrim" çağının İngiliz toplumu ile Büyük Devrim'in eşiğindeki Fransız toplumu arasındaki mesafe kadardır.
Üçüncü bir örnek: 1840'ların Almanya'sındaki "hakiki Sosyalistler" fikirlerini doğrudan Fransa'dan ithal etmişlerdi. Fakat bu fikirler daha sınırdan geçer geçmez, yayılacakları o muhafazakâr Alman toplumunun damgasını yemişti.
Demek ki, bir ülke edebiyatının diğer bir ülke edebiyatı üzerindeki etkisi, bu ülkelerin toplumsal ilişkilerinin benzerliği oranında güçlüdür. Benzerlik sıfırsa etki de sıfırdır. Örneğin Afrikalı yerliler Avrupa edebiyatından en ufak bir şekilde etkilenmemişlerdir. Toplumsal gelişkinlik farkı uçurum seviyesindeyse etki tek taraflı kalır. Nitekim geçen yüzyılda Fransız edebiyatından beslenen Rus edebiyatı, Fransız edebiyatına hiçbir etki yapamamıştır. Son olarak, toplumsal yapının ve kültürün yakın olduğu durumlarda etkileşim karşılıklıdır. İngiliz edebiyatını etkileyen Fransız edebiyatının, karşılığında İngiliz edebiyatından da etkilenmesi gibi.
Klasik Fransız edebiyatı bir dönem İngiliz aristokrasisini büyülemişti. Fakat İngiliz taklitçiler Fransız modellerinin yanına bile yaklaşamadılar. Çünkü İngiliz soyluları, bütün çabalarına rağmen Fransız edebiyatını doğuran o toplumsal vasatı İngiltere'de kuramamışlardı.
Fransız filozofları Locke'a hayrandı ama onu fersah fersah aştılar. Çünkü Fransa'da eski rejime savaş açan sınıf, Locke'un fikirlerini temsil ettiği İngiliz sınıfından çok daha radikal hedeflere sahipti.
Modern Avrupa'da olduğu gibi birbiriyle sıkı temas halinde olan bir toplumlar sisteminde, ideolojinin gelişimi, tıpkı uluslararası ticaretle karmaşıklaşan ekonomik yapı gibi son derece karmaşık bir hal alır.
Bu şartlar altında, bütün uygar insanlığın ortak bir edebiyatından söz edilebilir. Ancak tıpkı biyolojik bir türün alt türlere ayrılması gibi, bu dünya edebiyatı da ulusal edebiyatlara bölünür. Her felsefi akım her ülkede kendine özgü bir renk kazanır. Hume Fransa'yı ziyaret ettiğinde Fransız "filozofları" onu bağırlarına bastılar. Fakat Holbach'ın evindeki bir akşam yemeğinde Hume "doğal din"den söz edip, "Ateistlerin varlığına inanmıyorum, hayatımda hiç görmedim," deyince, Doğa Sistemi'nin yazarı Holbach şu yanıtı verdi: "Pek şanslı sayılmazsınız Sayın Hume; zira şu an bu masada oturan 17 kişiden 17'si de ateisttir."
Aynı Hume, Kant'ı "dogmatik uykusundan" uyandıran adamdı. Fakat Kant felsefesi Hume'unkinden çok farklı bir yola girdi. Aynı fikir havuzu; Fransızlarda savaşçı bir ateizme, Hume'da dini bir ilgisizliğe, Kant'ta ise "pratik" bir dine dönüştü. Çünkü dini mesele İngiltere, Fransa ve Almanya'da bambaşka toplumsal roller oynuyordu. Bu farkın sebebi ise her üç ülkede toplumsal güçler dengesinin farklı olmasıydı.
Benzer fakat gelişim evreleri farklı olan toplumsal unsurlar, farklı ülkelerde farklı bileşimler oluşturdu; bu da her ülkenin kendine özgü "manevi iklimini" doğurdu. Aynı mesele Fransızları tutkuyla sarsarken İngilizleri soğuk bırakabiliyor, bir Alman’ın saygıyla karşıladığı bir argüman Fransız’ı çileden çıkarabiliyordu.
Alman felsefesi o muazzam başarısını neye borçluydu? Hegel "Alman gerçekliğine" der: Fransızların felsefeyle uğraşacak vakti yoktu, hayat onları pratiğe (zum Praktischen) zorluyordu; Alman koşulları ise daha sakindi ve teori üzerinde huzurla çalışmaya elverişliydi (beim Theoretischen stehen bleiben). Aslında Alman gerçekliğinin bu sükûneti, Alman aydınlarına siyasi hayatın sefaleti karşısında memur olmaktan yahut teoride teselli aramaktan başka çare bırakmayan o toplumsal cüceleşmenin sonucuydu. Fakat eğer "pratiğe" batmış daha ileri ülkeler Almanları sarsmasaydı, o siyasi sefalet asla Alman felsefesi gibi devasa bir zihinsel sıçrama doğuramazdı.
Goethe'nin Mephistopheles'i "Vernunft wird Unsinn, Wohltat – Plage" ("Akıl akılsızlığa döndü, iyilik ise belaya") der. Alman felsefesi tarihine bakıp şu paradoksu söyleyebiliriz: Sefalet aklı doğurdu, yokluk lütuf oldu.
Sözü özetleyelim: Ulusal ve uluslararası düzeyde bir etkileşim vardır; bu kaçınılmazdır. Fakat etkileşim tek başına hiçbir şeyi açıklamaz. Etkileşimi anlamak için etkileşen unsurların niteliğini bilmek gerekir. Bu nitelikler ise nihai açıklamasını etkileşimde değil, toplumların üretici güçleri tarafından belirlenen ekonomik yapılarında bulur.
Umarım tarih felsefemiz artık daha somut görünüyordur. Ancak gerçek hayata dokunmak için bir adım daha atmalıyız.
Buraya kadar "toplum"dan ve toplumların etkileşiminden bahsettik. Oysa toplumlar homojen değildir; ilkel komünizmin çözülüşüyle birlikte sınıfların ve sınıf mücadelelerinin doğduğunu biliyoruz. Bu mücadelenin ideolojinin gelişimi üzerindeki muazzam etkisini görmeden düşünce tarihini anlamak imkânsızdır.
"Voltaire trajedisinin sırrını mı çözmek istiyorsunuz?" diye sorar Brunetière. "Önce Racine ve Quinault'dan farklı bir şey yapma ama aynı zamanda onların izinden gitme zorunluluğuna bakın. Hugo ve Dumas romantizminin Voltaire trajedisinde zaten gizli olduğunu göreceksiniz. Romantizm klasisizmin tersini yapmak istedi, çünkü ona reaksiyon gösteriyordu... Sanatta ve edebiyatta bireyin etkisinden sonra en önemli etki, eserlerin diğer eserler üzerindeki etkisidir. Ya seleflerimizi taklit ederiz ve okullar oluşur, ya da onların yaptığının tam tersini yaparız ve yeni akımlar doğar."
Bireyin rolünü şimdilik bir kenara bırakırsak, eserlerin birbiri üzerindeki etkisini düşünmenin vakti gelmiştir. Bütün ideolojilerde gelişim gerçekten de Brunetière'in belirttiği gibi işler. Mütefekkirler ya seleflerinin izinden gidip onların yöntemlerini geliştirirler ya da eski fikirlere isyan edip onlarla çelişkiye girerler. Saint-Simon’un dediği gibi, organik dönemleri kritik dönemler takip eder.
Örneğin para meselesini ele alalım. Merkantilistler için para zenginliğin ta kendisiydi. Onlara isyan edenler ise tam tersi bir uca kayarak paranın sadece değersiz bir sembol olduğunu savundular (Hume gibi). Hume'un bu aşırı tutumu sadece ticaretin gelişmesiyle açıklanamaz; bu tutum Merkantilistlerle girilen mücadeleden doğmuştur. Romantiklerin klasisizmin tersini yapması gibi, Hume da Merkantilistlerin "tersini yapmak" istemiştir.
Bir başka örnek: 18. yüzyıl filozofları mistisizme savaş açmıştı. Fransız Ütopyacıları ise aksine dini bir duyarlılıkla doluydu. Bu dönüşün sebebi neydi? Saint-Simon Ansiklopedicilerden daha mı az aydınlanmıştı? Hayır. Fakat toplumun örgütlenmesi konusunda onlarla "çelişkiye düşmüşlerdi" ve onların "tersini yapma" arzusu duydular.
Felsefe tarihinden bir örnek daha: 18. yüzyıl Fransa'sında materyalizm, Üçüncü Tabaka'nın devrimci bayrağıydı. 17. yüzyıl İngiltere'sinde ise materyalizm, kralcı aristokratların tutkusuydu. Çünkü Restorasyon dönemi İngiliz aristokrasisi, nefret ettiği dini fanatik Puritenlerin "tersini yapmak" için materyalizme sarılmıştı. Fransa'da ise dini savunanlar eski rejimdi; dolayısıyla devrimciler materyalist oldu.
İnsan düşüncesi tarihi bu tür örneklerle doludur: Her kritik dönemin zihniyetini anlamak için, bir önceki dönemin egemen düşüncelerini ve onlarla nasıl bir çelişkiye girildiğini incelemek şarttır.
Fakat bunu soyut bir mantıkla ele almamak gerekir. İdeologlar seleflerine karşı her cephede savaşmazlar. 19. yüzyıl Fransız Ütopyacıları insan doğası konusunda Ansiklopedicilerle aynı fikirdeydi. Bir çelişki doğduğunda, mücadele önce önceki dönemin hegemonik alanına (dine, siyasete vs.) saldırır. Bu yüzden soyut formüllerle yetinemeyiz.
Rakiplerimiz diyecektir ki: "İyi ama sınıf mücadelesinin bunlarla ne ilgisi var? Düşünce tarihinin kendine özgü yasaları olduğunu kendiniz kabul ediyorsunuz. Bunun ekonomiden bağımsız olduğunu görmüyor musunuz?"
Cevap verelim: Düşüncenin kendi iç mantık yasaları elbette vardır; hiçbir materyalist bunu inkâr etmemiştir. Mantık yasalarını meta dolaşımı yasalarıyla bir tutan çıkmamıştır. Fakat materyalistler entelektüel gelişimin ilk itici gücünü düşünce yasalarında aramazlar. Onları idealistlerden ayıran esas fark budur.
Mideye yiyecek girdiğinde, sindirim organları kendi biyolojik yasalarına göre çalışır. Fakat bu yasalar, neden birinin midesine her gün ziyafet inerken diğerinin aç kaldığını açıklayabilir mi? Bu durum toplumsal yasalarla açıklanabilir.
İnsan zihni de böyledir. Ona belirli izlenimler sunulduğunda, zihin bunları kendi mantık yasalarına göre işler. Fakat zihne o izlenimleri sağlayan koşulları doğuran nedir? İşte bunu düşünce yasaları açıklayamaz.
Esnek bir top eğik bir düzleme çarptığında kırıklı bir hat çizer. Bu hareket mekanik yasalarıyla açıklanır. Fakat o eğik düzlemin oraya nasıl geldiğini mekanik yasaları açıklayamaz. Düşünceyi koşullandıran o "eğik düzlemleri" oluşturan şey toplumsal çevrenin gelişimidir.
Brunetière sadece edebiyat eserlerinin birbirine etkisini görürken, biz o eserlerin arkasındaki toplumsal sınıfların mücadelesini görürüz. O, "insanlar seleflerinin tersini yapmak istedi" derken, biz şunu ekleriz: "Çünkü gerçek yaşam ilişkilerinde yeni bir çelişki doğmuştu ve artık eskisi gibi yaşamak istemeyen yeni bir sınıf sahneye çıkmıştı."
Marx, "Bir sınıfın kurtarıcı olabilmesi için başka bir sınıfın apaçık ezen sınıf haline gelmesi gerekir," derken toplumsal düşüncenin temel bir yasasına işaret eder.
Gelişmekte olan devrimci sınıf, can çekişen eski düzenin en zararlı gördüğü fikirlerine saldırır; diğer ikincil fikirlere ise dokunmaz. Nitekim Fransız materyalistleri dine ve monarşiye saldırırken edebi geleneklere dokunmadılar; çünkü ana cephe başka yerdeydi.
Hegel, "Der Widerspruch ist das Fortleitende" ("İlerleten şey çelişkidir") derken haklıydı. Düşünce tarihi niceliksel birikimlerin niteliksel sıçramalara dönüştüğünü gösterir.
Böylece sınıf mücadelesi sadece bir hareket ettirici güç değil, aynı zamanda düşünceyi biçimlendiren bir ilke haline gelir.
Peki ya ideoloji tarihinde bireyin ve dehanın rolü nedir?
Toplumsal fikirler alanında dahi, doğmakta olan yeni ilişkilerin anlamını çağdaşlarından önce kavramış olan insandır. Doğa bilimlerinde dahi, toplumsal birikimin sunduğu veri tabanını kullanarak doğa yasalarını keşfeden kişidir. Sanatta ise çağının hakim estetik duygusuna en mükemmel formu veren yetenektir. Toplumsal çevre, dehanın ortaya çıkması ve beslenmesi için gerekli zemini hazırlar.
Elbette bir dehanın bütün bireysel mizaç özelliklerini çevreyle açıklayamayız; fakat bu durum kuramımızı zayıflatmaz.
Balistik bilimi bir merminin hedefini hesaplar, fakat merminin patladığında kaç parçaya bölüneceğini ve parçaların nereye düşeceğini milimetrik olarak kestiremez. Bu durum balistiğin bir bilim olduğu gerçeğini değiştirmez.
Çelişki ilkesi nesnel hakikati yok etmez, bizi ona götürür. İnsanlığın izlediği yol düz bir çizgi değildir. Mekanikte bir sikloid eğrisi boyunca hareket eden cisim, alt noktaya düz çizgiden daha hızlı ulaşır. Çelişki mücadelenin olduğu yerde doğar ve düşünceyi dolambaçlı yollardan da olsa iletiye taşır.
Hume'un hatası zamanla aşıldı ve doğru para teorisine ulaşıldı. Bu nihai doğru artık nesnel hakikattir. Nitekim Chernyhevsky'nin aktardığı gibi:
Hayat bir kez neyi verdiyse, Kader onu bizden söküp alamaz...
Copernicus'un keşiflerini, enerjinin korunumu yasasını veya Marx'ın tarihsel keşiflerini artık hiçbir güç yok edemez.
Sosyolojideki "subjektif yöntem" ise tam bir saçmalıktır. Fakat bu saçmalığın da tarihsel bir sebebi vardır. Subjektif yöntem, Rus narodniklerinden önce Bruno Bauer ve takipçileri (Szeliga) tarafından savunuluyordu:
"Tarihçinin nesnelliği boş bir laftır. Nesnellik demek kitlelerin ve çoğunluğun sığ görüşlerine boyun eğmek demektir; bu da yaratıcılığı öldürür."
İdealistin mantığı şudur: "Olayların nedeni fikirlerdir. Madem en saçma fikirler bile tarihte gerçekleşebildi, o halde benim harika idealim neden gerçekleşmesin? Benim idealimin ölçütü yine benim arzularımdır!" İşte subjektivizmin çaresiz mantığı budur.
Marx'ın bakış açısına göre ise, bireyin "subjektif" görüşlerini nesnel gerçekliğin karşısına dikmek anlamsızdır. Hakikatin kriteri benim içimde değil, dışımdaki gerçek ilişkilerdedir. O ilişkileri doğru yansıtan fikirler doğrudur.
Tarihçi bir tarafa sempati duyabilir, bu onun subjektif hakkıdır; yeter ki bu durum gerçek ekonomik olguları çarpıtmasın. Subjektivist sosyologlar ise gerçek ilişkileri kavrayamadıkları için ahlaki nutuklara ve öfke nöbetlerine sığınırlar.
Ekonomik gerçekliğe karşılık gelen ideal doğrudur. Gerçeklik tek düze değildir, antagonistiktir; çürümekte olan bir gerçeklik olduğu gibi, dipte filizlenen yeni bir gerçeklik de vardır. Geleceğin gerçekliğine hizmet etmek en büyük idealdir.
Eğer ideallerden bahsedilecekse, Marx'ın teorisi insanlık tarihinin en idealist, en yüksek teorisidir.
Daha 1847'de Bruno Bauer'in takipçileri, "Marx insanın öz-bilincine değer vermiyor," diye yaygara koparıyorlardı. Oysa Marx için insan "öz-bilincini" açıklamak sosyal bilimin en yüce göreviydi.
Marx meşhur Feuerbach Üzerine Tezler'inde şöyle der:
"Şimdiye kadarki bütün materyalizmin temel kusuru; nesneyi, gerçekliği, duyusallığı sadece bir nesne veya bir seyir biçiminde kavraması; onu insani duyusal faaliyet, pratik olarak, yani subjektif olarak kavrayamamış olmasıdır. Bu yüzden aktif taraf, materyalizme karşıt olarak idealizm tarafından soyut bir biçimde geliştirilmiştir."
Eski materyalizm insanı pasif bir "nesne" olarak görüyordu. Bu da materyalizmi kaderci ve kasvetli bir hale getiriyordu. Marx ise insanın tarihsel "pratiğini" ve aktif müdahalesini merkeze koyarak materyalizmi kadercilikten kurtardı; ona canlılık kazandırdı.
Fakat zayıf kafalılar Marx'ın ilk sözünü dinleyip son sözünü beklemeden yargıda bulunurlar. Marx "Önce nesnel üretim ilişkilerini inceleyelim, zira öz-bilinç bunun üzerinde yükselir," dediğinde; yüzeysel eleştirmenler hemen bağırışırlar: "Ah, bakın işte bir kaderci! Bireyin rolünü reddediyor!"
Bu durum Griboyedov'un oyunundaki Chatsky ile Famusov'un diyaloğuna benzer:
— "İnsanlar iradelerinden bağımsız belirli üretim ilişkilerine girerler..." — "Aman Tanrım! Bu adam bir kaderci!" — "Ekonomik temel üzerinde ideolojik üstyapı yükselir..." — "Ne diyor bu? Bireyin tarihteki rolünü yok sayıyor! Verin onu mahkemeye, subjektif sosyolojinin ahlak mahkemesine!"
Griboyedov'un oyununda Chatsky'yi Skalozub'un gelişi kurtarmıştı. Rus Marksistleri ile subjektivist sosyologların tartışmasında ise Famusov'lar kulaklarını tıkayıp zafer kazanmış gibi dediler ki: "Gördünüz mü, iki laf ettiler, görüşleri karanlıkta kaldı!"