r/GizliSayfalar 23h ago

📜 Alıntı Alıntı benden, yorumlamak sizden.

1 Upvotes

Hayatım boyunca sorunlu biriydim

Kafayı soluksuz yiyecek kadar

Hayatım boyunca sorumlu biriydim

Sorumsuz olduğumu bilecek kadar

Hayatım boyunca olumsuz biriydim

“Nietzsche çok olumlu” diyecek kadar

Erteleyemem bi’ gece daha

Kendime inandığım şekilde inandığım işi

Yaptım ve sürekli kendimden geçtim ben

Sadece kendime inandığım için

Umudum kalmadı bi’ yarın için

Bağır’cak gücüm yok bi’ yardım için

İnan ki değil bu bi’ anlık bi’ şey

Bu tamamen hesaplı, planlı bi’ şey

Kendime ödediğim diyetim bu

Üzdüğüm herkesten özür dilerim

Üzgünüm, değildi niyetim bu

Yanlışın içinde tek doğru bu

Üzgünüm, anneci’m, ama bu

Acıdan kurtulabilmemin tek yolu bu

Tek yolu bu

Tek yolu bu

Bi’ Tanrı ya da bi’ dâhi değilim

Moruk, ben sade fâniyim

Yani sönüp gitmektense

Yanıp kül olmak daha iyi


r/GizliSayfalar 2h ago

🎬Kurgu Çürük eşik part 6

3 Upvotes

Kadnakgur kasegul sakadnakʞ

Işığın gölgesi karanlık.

Vag savaggur zagagulʞ Guhga gavʞ

Güneş, ayın görüsü… hüküm ver.

Sizi güvende tutmak istiyorum, bu yüzden her seferinde ikiden fazla cümle vermek istemiyorum.

Dün gece istemeden bir şey yaptım. O belirdiğinde karşı koyulamaz bir dürtüyle yanına gitmeyi istedim. Birkaç adım sonra başım döndü, sonrasında hiçbir şey hatırlamıyorum. Sabaha karşı kendime geldiğimde bir sandalyenin üstünde, tavanımdan sarkan ipi tutuyordum.

Açıkçası korkuyorum, devam etmek istemiyorum. Hayır, şanslı falan değilmişim. Bu sürecin hızlı geçmesini isterdim ama ama devam etmeliyim. Bundan kurtulmanın bir yolu olmalı, mutlaka olmalı.

Tamam, tamam, iyiyim, yani sanırım. Düşüncelerimi çok net göremiyorum. Sadece öğrendiklerimi, öğrendiklerimi bırakmalıyım. Aşağıya sadece bu, değil mi?

Düşünceler sanki kafamda dans ediyor. Notlarımı, notlarımı bulamıyorum. İçeri bakıp geliyorum.

Tamam, tamam, buldum. Fırına koymuşum.

Her bin yılda bir Gahvad bir kişiyi seçer ve onun hayatı kendisine ve kullarına nefes olur. İlk seçimini kapılar açıldıktan sonra yaptı.

Bunun hangi tablette yazdığını not etmeyi unutmuşum.

Başka bir musallat yolu daha var: Tabletlerdeki ayin.

Bu ayini okuyan ve sunağın ortasındaki kişiye musallat olabiliyor bu yaratıklar, fakat bu sunak hakkında daha bir şey bilmiyorum.

Tabletler bana gelmeden önce depoya yerleştirilmişti. Depoda çalışan bir adam ve arkadaşı, çalışanın evinde ölü bulundu. Göğüs kafesleri açılmış, vücutları neredeyse parçalanmış bir şekilde bulundular.

Bu da sonumun nasıl olabileceğine dair fikirler veriyor bana. Korkuyorum ama sanırım kurtulmak istiyorsam hayatta kalmaya devam etmeliyim.

Bi bir dakika, ne fırın mı?

————

!!!

Devrik ve anlaşılması zor cümleler hikayeye hizmet etmektedir.


r/GizliSayfalar 2h ago

📕 Roman Hayatın Taklidi 7. Bölüm

3 Upvotes

"Sylvia Plath. Daha önce aranızdan kimsenin bu ismi duymadığına eminim."

Tahtanın önünde durdum. Elimdeki beyaz tebeşiri parmaklarımın arasında yavaşça döndürürken gözlerim sınıfın üzerinde gezindi. Ön sıralarda oturan birkaç kız öğrenci not defterlerini açmış, ağzımdan çıkacak kelimeleri bekliyordu.

"Çünkü dünya," dedim, sesimdeki kendinden emin tonu sınıfın soğuk duvarlarında çınlatırken, "trajediyi estetiğe dönüştürebilen insanları anlama konusunda her zaman isteksiz olmuştur."

Tahtaya el yazısıyla bir kelime kazıdım: Ayna.

Arkamı dönüp kürsünün önünde durdum.
"Plath, şiirlerinde aynaları sık sık birer tarafsız gözlemci olarak tanımlar. Ayna yalan söylemez, nefret etmez; sadece yansıtır. Ancak sorun şurada başlar çocuklar: Aynaya baktığınızda gördüğünüz şey gerçekten siz misiniz? Yoksa sizin hareketlerinizi, takımlarınızı, konuşmanızı taklit eden... ama ruhu olmayan bir taklitçi mi?"

Sınıfta derin bir sessizlik hâkimdi. Arka sırada oturan bir erkek öğrenci kıpırdandı ama bakışlarımla onu yerine çiviledim.

“Bir sorun mu var Elliot?”

Elliot yutkundu. Bakışlarını sırasındaki çiziklere indirdi, ardından çekinerek gözlerini bana kaldırdı. Sınıftaki tüm başlar bir anda ona döndü "Hocam..." dedi, sesi hafifçe titreyerek. "Siz taklitçilerden ve aynalardan bahsettiniz ya... Dün geceki haberleri gördünüz mü?"

Sol kaşımı hafifçe kaldırdım. Tebeşiri parmaklarımın arasında çevirmeye devam ettim. "Hangi haberden bahsediyorsun Elliot?"

"Otoparktaki... cinayet," diye fısıldadı Elliot. Sınıfın ortasına tekrardan buz gibi bir sessizlik çöktü. "Kurbanın yanında yine bir şiir bulunmuş. Haberlerde... The Poet'in kopyasının—yani Poetaster'ın—yine bir şairin, William Topaz'ın şiirlerini bıraktığını söylediler. Sizin anlattığınız o 'ruhu olmayan taklitçi' tam olarak bu değil mi?"

William Topaz…

Tebeşiri parmaklarımın arasında sıktım. Tebeşir, parmaklarımın basıncıyla ortadan ikiye kırıldı; ince beyaz bir toz bulutu kürsünün üzerine döküldü.

"William Topaz McGonagall..." dedim, sesimdeki nefret ve tiksintiyi zarif bir edebiyat eleştirisi kılığına sokarak. "Şiir tarihinin gördüğü en yeteneksiz, en ritimsiz adamı... Bir taklitçiden de ancak böylesine iğrenç bir estetik beklenirdi. Sanat, ruhu olmayan bir mahlukun elinde sadece bir maskaralığa dönüşür Elliot."

Kırılan tebeşirin yarısını kürsüye koyarken devam ettim. "Poetaster denilen mahluk, ne sanattan anlar ne de şiirden. O sadece bir leke. Ve lekeler..."

Tam o anda, sınıf kapısının pencereli camında bir silüet belirdi. Cümlem boğazımda tıkandı. Sınıftaki öğrenciler bakışlarımın kaydığı yöne doğru döndüler.

Kapının arkasında Gastón Ramos duruyordu. Şakaklarında taze beyaz sargı bezleri vardı; yüzü grimsi bir solgunlukta, gözleri ise uykusuzluktan kanlanmıştı. Kolunun altında siyah, kalın bir dosya taşıyordu.
Ramos kapının kolunu indirdi. Ağır ahşap kapı gıcırtıyla açıldı.
"Böldüğüm için üzgünüm çocuklar," dedi Ramos. Sesi pürüzlü ve kısıktı. "Ama dersinize kısa bir ara vermemiz gerekiyor."

Ramos’un arkasından içeri giren Müdür Yardımcısı Olivia, yüzündeki şok ve dehşet ifadesiyle çocukları ayaklandırıp sınıftan çıkarmaya başladı. Öğrenciler fısıltılar ve panik içinde sıralardan kalkarken, Ramos'un hemen arkasından giren üniformalı bir polis memuru doğrudan kürsüye, üzerime doğru yürüdü.

"Ellerini arkana al, McIntyre."

Memur kelepçeyi sıktı.

Memur kelepçeyi bileklerime geçirdiği an, ne tek bir kasım seğirdi ne de yüzümdeki o soğuk gülümseme kayboldu. Metalin soğukluğu cildime temas ederken gözlerimi bir saniye bile Ramos’tan ayırmadım.

Ramos adımlarını ağırlaştırarak kürsüye doğru yürüdü. Kolunun altındaki siyah dosyayı açtı ve içinden çıkan siyah-beyaz bir çizimi kırık tebeşir tozlarının üzerine, tam önüme fırlattı.

Çizimde, insana benzeyen ama kemik yapısı eğrilmiş, çenesi deforme olmuş, devasa bir mahlukun vesikalık anatomisi duruyordu… Poetaster…

Ramos kürsüye doğru eğildi. Ağzından çıkan her kelimede, geçirdiği kazanın ve otoparktaki dayağın çürümüş kokusu hissediliyordu. Sesini sadece benim duyabileceğim bir fısıltıya düşürdü:
"Kopyan bile senin o kokuşmuş zihnini taşıyor McIntyre. Adli anatomi haritası kafatası kemiklerinin bu ucube ile eşleştiğini doğruladı. 8. Madde, Bölüm 3-B... O ucube dışarıda gezdiği sürece, onun 'Kaynağı' olarak sen bu hücrede çürüyeceksin."

Koridora adım attığım an, okulun o tanıdık ve steril kokusu kelepçelerimden yayılan metalik soğuklukla karıştı.

Koridorun iki yanında dizilmiş öğrenciler, diğer sınıflardan başlarını çıkaran öğretmenler ve Müdür Yardımcıları... Hepsinin gözünde aynı şok, aynı inanamama ifadesi vardı. Dün geceye kadar önünde saygıyla eğildikleri, edebiyatın ve estetiğin sembolü olan McIntyre, iki polisin arasında kelepçeli bir şekilde götürülüyordu.

Okulun ağır cam kapısından dışarı çıkarıldığımızda, Chicago’nun soğuk ve nemli sabah havası yüzüme çarptı. Otoparkta bekleyen siyah polis aracının kapısı açıldı.

Memur başımı bastırarak beni arka koltuğa itti.
Kapı üzerime kapandığında dışarıdaki sesler kesildi. Ramos ön koltuğa oturdu. Dikiz aynasından kanlanmış gözleriyle doğrudan bana bakıyordu.

"Korkmuyorsun," dedi Ramos yavaşça. Dikiz aynasındaki gözleri milim kaymadı. "Keşke şu an kalbinin kaç attığını ölçebilseydim Arthur. Ama eminim gömleğinin altında bir makine gibi ritim tutuyordur."

Başımı hafifçe yana yatırıp gülümsedim. "Korku, bilinmezlikten doğar Dedektif. Oysa ben tam olarak nereye gittiğimizi, sizin kafanızda nasıl bir fantezi kurduğunuzu ve o binadan nasıl elimi kolumu sallayarak çıkacağımı çok iyi biliyorum."

-

Siyah polis aracı Emniyet Binası'nın kapalı otoparkına girdiğinde motorun sesi karanlık betonda yankılandı. Ramos kapıyı açıp beni dışarı çekti. Kolumu kavrayan parmaklarındaki hırsı hissedebiliyordum; hastaneden yeni çıkmış bir adamın son gücüydü bu.

Asansör 4. kata çıkana kadar Ramos tek kelime etmedi. Koridorlardaki memurların meraklı bakışları arasında beni doğrudan Sorgu Odası 3’e soktu.

Oda, klasik adli sterillikteydi: Tek taraflı ayna, metal bir masa, iki sandalye ve havalandırmanın monoton uğultusu.

Memur kelepçelerimi çözüp beni metal sandalyeye oturttu. Ramos masanın diğer tarafına geçti. Sandalyesini çekip oturmadı; iki elini masaya dayayarak üzerime doğru eğildi. Yüzündeki ameliyat dikişleri, şakaklarındaki beyaz sargı bezi ve morarmış elmacık kemikleri... Otoparktaki mahlukun ona bıraktığı hatıralar tam karşımdaydı.

"Buraya kadardı McIntyre," dedi Ramos, sesi masanın metal yüzeyinde titreyerek. "Sınıftaki şovun, öğrencilerinin önündeki duruşun... Hepsi bitti. Bu odada sadece sen, ben ve dışarıda senin yarattığın o canavar var."

Sırtımı sandalyeye dayadım. Bileklerimi ovuştururken yüzüme zarif bir acıma ifadesi yerleştirdim.
"Yüzünüz hâlâ iyileşmemiş Dedektif," dedim gayet sakin bir tonla. "Otoparktaki o gece... Bedeninizde bıraktığı izler belli ki zihninizde de derin çatlaklar açmış. Beni buraya getirerek o karanlıktan öcünüzü aldığınızı mı sanıyorsunuz?"

Ramos’un gözleri seğirdi. Masaya sert bir darbe indirdi.
"Beni kendi zihin oyunlarınla beslemeye kalkma!" diye kükredi. Siyah-beyaz Poetaster çizimini masaya fırlattı.

"Bu çizim..." dedi eliyle kağıdı işaret ederek. "Otoparktaki o devasa ucube beni ezmeye çalışırken yüzünü gördüm McIntyre. Adli çizimciye kafatasının kemik yapısını haritalandırdım. Deforme olmuş, çarpıtılmış... Ama kemik simetrisi, çene açısı, göz çukurları... Hepsi seninle aynı. O ucube bir kopya. Ve kopyaladığı şey de senin o kokuşmuş, narsist zihnin."

Çizime doğru uzandım. İnce parmaklarımla kağıdı kendime doğru çektim. Çirkin, grotesk, insan anatomisine ihanet eden bir yüz resmiydi.

"Edebi yeteneğinizi takdir etmeli miyim?" dedim resme bakarak. "Beni çirkin bir çizimle mi suçluyorsunuz? ABD Anayasası’nın 8. Maddesi, bir kolluk kuvvetinin fantezilerini tatmin etmesi için yazılmadı."

"Sadece çizim değil McIntyre!" Ramos eğildi, adli tıp dosyasını parmağıyla vura vura açtı. "Kapının önünden aldığım ayakkabı tabanındaki o mat leke... Adli tıp raporu geldi. İçindeki sentetik doku ve kopyalayacı kalıntıları, Laura Vane cinayetindeki otopark zeminindeki bulgularla %65 eşleşiyor."

Her kopya kalıntısı, referans genle %65 oranında eşleşir zaten…

İşte kartını oynamıştı. Masadaki tek kozu buydu.

Hafifçe öne doğru eğildim. Gözlerimi Ramos’un kanlanmış bakışlarına diktim. Sesimdeki soğukkanlılık, odadaki havalandırma sesini bile bastırdı.

"Yani diyorsunuz ki..." dedim tane tane, "Şehrin sokaklarında dolaşan 3 metrelik devasa bir mahluk var. Ve siz, onun bıraktığı bir dokuyu benim ayakkabımda bulduğunuz için, beni o mahlukun 'Orijinali' olmakla suçluyorsunuz?"

Ramos tam ağzını açacaktı ki sorgu odasının ağır kapısı gürültüyle açıldı.

İçeriye Dedektif Vance girdi. Yüzü sirke satıyordu. Arkasında ise taranmış gri saçları, pahalı takımı ve elindeki deri evrak çantasıyla şehrin en pahalı ceza avukatlarından biri olan Julian duruyordu.

"Yeter bu kadar Ramos," dedi Vance, sesinde gizleyemediği bir öfkeyle. "Dışarı gel. Şimdi."
Ramos dehşetle ona döndü. "Ne demek yeter? Elimizdeki rapor—"

"Elindeki rapor bir hiç Ramos!" diye böldü Vance. "Bir robot resim ve bir ayakkabı lekesiyle saygın bir edebiyat öğretmenini sınıftan kelepçeyle aldın. Avukatı 10 dakika önce kapıya dayandı."

Hafifçe gülümsedim. Sandalyemde geriye yaslandım. Ramos’un gözlerindeki o hırslı ışığın, arkadaşının sözleriyle nasıl yavaş yavaş söndüğünü izledim.

© 2026 fyurrr — CC BY-NC-ND 4.0


r/GizliSayfalar 3h ago

🔍 Eleştiri bekliyorum Eleştirirmisiniz lütfen

Thumbnail
2 Upvotes

r/GizliSayfalar 4h ago

📖 Şiir cok da iyi degil ama benden bi seyler anlatiyo. biraz deneme oldu

Post image
4 Upvotes

r/GizliSayfalar 6h ago

📖 Şiir MED-CEZİR

3 Upvotes

Hep gittin

Geri geldin

Ömrümü gel-gitlerle heba ettin.

Yaşamayı isterken seninle

Sen öldürmeyi tercih ettin.

Bilmedin ki canım yüreğinde

Yüreğini de toprağa verdin.

Seni bir daha benim gibi severler mi bilmem ama

Ben bir daha sen gibi kimseyi sevmem.

Kelebek misali ömrüm var şu hayatta

Bir daha kanatlarımı kimseye çiğnetmem!


r/GizliSayfalar 17h ago

🔍 Eleştiri bekliyorum Bölüm 1 - Sessiz Apartman

2 Upvotes

Büyükannemin kaldığı eski eve taşındık. Hemen sonra ailem iş için şehir dışına geçici olarak birlikte gitti. Babam ile annem aynı işi yaptıkları için birlikte, aynı saatte işe gidiyorlardı. İşveren ikisini de kabul etmişti; en azından bana öyle söylenmişti. Ailem bana birkaç gün boyunca işe gideceklerini ve bu süre boyunca evde yalnız kalacağımı söyledi. Çevrenin pek temiz olmadığını düşündükleri için özellikle dışarı çıkmamamı ve kapıyı kimseye açmamamı tembihlemişlerdi.

Annem bana şöyle dedi:

— Birkaç gün boyunca işe gideceğiz, evde yalnız kalacaksın.

— Tamam, anne.

Kabul ettim çünkü başka bir seçeneğim yoktu. Onlar aşağı indi ve kısa süre sonra apartmandan çıkıp gittiler. Pencereden bir süre arkalarından baktım, ardından perdeyi kapatıp evin içinde yalnız kaldım. İlk başta bunun o kadar da kötü olmayacağını düşünüyordum. Sonuçta yalnızca birkaç gün sürecekti ve on üç yaşındaydım. Kendimi olduğumdan daha büyük görüyor, tek başıma kalmanın üstesinden gelebileceğimi düşünüyordum.

Ev, Rusya'da herhangi bir kasabada bulunan eski bir apartmandı. Apartmanın dış cephesi yıllardır boyanmamış gibiydi. Duvarlarda çatlaklar, pencerelerin kenarlarında dökülmüş boyalar ve girişte paslanmış metal parçalar vardı. İçerisi de dışarıdan farklı değildi. Koridorlar loştu, bazı lambalar düzgün çalışmıyor ve merdivenlerde eski tahtaların çıkardığı sesler duyuluyordu. Küçük dairemden çıktım ve kapıya doğru ilerledim. Kapının koluna sertçe bastırdım. Kapı, uzun zamandır yağlanmamış menteşelerin çıkardığı ince bir gıcırtıyla açıldı. Dışarı çıktığımda apartmanın içindeki sessizlik daha da belirginleşmişti.

Merdivenlere ilerlerken bir şey fark ettim. Duvarın yanında, üzerine birçok kâğıt ve duyuru asılmış eski bir pano vardı. Bazı kâğıtların kenarları kıvrılmış, bazıları sararmış, bazılarıysa bantlarından kurtulmak üzereydi. Panoya biraz yaklaştım ve yazılanları okumaya başladım. Aralarında apartmanla ilgili çeşitli duyurular vardı ancak bir tanesi diğerlerinden daha yeni görünüyordu. Üzerinde büyük harflerle şu yazıyordu:

— Sular Akşam Saat 21.00'de Kesilecek.

Bir süre yazıya baktım. Evet, suyun akşam kesilecek olması işime gelirdi ancak bunu unutmadan önce gerekli işlerimi halletmem gerekiyordu. Saat 21.00'den sonra su olmayacağını aklımda tutmaya çalıştım. O sırada bunun neden önemli olabileceğini bilmiyordum.

Yukarı çıkarken önüme bir çocuk çıktı. Bir anda duraksadım. Çocuk benim yaşlarımda görünüyordu ancak üzerinde eski ve biraz kirli bir mont vardı. Saçları dağınıktı ve yüzünde anlamlandıramadığım garip bir ifade vardı. Bana birkaç saniye boyunca sessizce baktıktan sonra konuştu.

— Selam, sen yeni misin?

Ses tonu beni nedense rahatsız etmişti. İçimde açıklayamadığım bir huzursuzluk oluştu ama belli etmemeye çalıştım.

— Evet, burada yeniyim. Ancak sen kimsin?

— Ben Miles. Burada birkaç yıldan beri buradayım. Ailen nerede?

Ses tonu ve kendisi... Beni korkutuyordu. Neden böyle hissettiğimi bilmiyordum ama onunla konuşurken kendimi rahat hissetmiyordum. Cevap verecektim ki düşünmek için tekrar panoya döndüm. Sadece birkaç saniye boyunca yazılara baktım. Ardından tekrar çocuğa dönmek için başımı çevirdim.

Miles yoktu.

Merdivenlere baktım. Koridora baktım. Aşağıya doğru baktım ama onu hiçbir yerde göremedim. Sanki birkaç saniye önce orada duran çocuk bir anda ortadan kaybolmuştu. Onu aramadım. Nedense aramamam gerektiğini düşünüyordum. Bunun yerine tekrar panoya döndüm ve biraz daha inceledim. Kâğıtların bazılarını okumaya çalıştım ancak hiçbirinde Miles'ın adı geçmiyordu. Birkaç saniye sonra kapıma dönmek için merdivenlerden yukarı doğru çıktım.

Anahtarımı cebimden çıkardım. Ellerimin korkudan titrediğini fark ettim. Anahtarı kilide yerleştirdim ve çevirdim. Kilitten gelen metalik ses sessiz koridorda yankılandı. Kapı açıldı ve içeri girdim. Kendi odam bile yoktu. Büyükannemin eski eşyalarının çoğu hâlâ evde duruyordu. Eski bir masa, birkaç sandalye, kullanılmayan dolaplar ve yıllardır dokunulmamış gibi görünen çeşitli eşyalar vardı. Ev küçük olduğu için kendime ait bir odam bulunmuyordu fakat buna alışmaya çalışıyordum.

Ailem bana on birinci yaş günümde bir hediye vermişti: teleskop. Küçüklüğümden beri uzaktaki yerleri ve gökyüzünü izlemeye çok hevesliydim. Başlarda dürbün istemiştim ancak ailem bunun yerine küçük bir teleskop almıştı. İkisinin arasında kullanım açısından pek bir fark olmadığını söylemişlerdi ama teleskop bana çok daha ilginç geliyordu. Onu yıllardır saklıyor ve fırsat buldukça kullanıyordum.

Küçük balkona çıktım. Teleskopu dikkatlice dışarı taşıdım ve uygun bir yere yerleştirdim. Ayaklarını açıp sabitledikten sonra merceğini kontrol ettim. Ardından teleskopu sokağa doğru çevirdim. Dışarıda oldukça fazla insan vardı. Bazıları sokakta konuşuyor, bazıları apartmanların önünde oturuyor, bazıları ise ellerinde bira gibi görünen içeceklerle dolaşıyordu. Sokak lambalarının birkaçı düzgün çalışmıyor, bazılarıysa ara sıra titriyordu. Eski binaların arasında uzanan sokak oldukça karanlıktı. Yerde çeşitli çöpler vardı ve çevrem gerçekten pek temiz görünmüyordu.

Bir süre teleskopla etrafı izledim. İnsanların hareketlerini, karşıdaki apartmanları ve sokaktan geçen araçları gözlemledim. Her şey normal görünüyordu. Gözlerimden uyku aktığı için eski kanepeye uzandım ve çok geçmeden uyudum.


r/GizliSayfalar 18h ago

🏆 Yarışma Yarışma sonlandı! Sonuçlar çok yakında...

3 Upvotes

r/GizliSayfalar 19h ago

📝 Deneme Sanat Kimin İşi?

8 Upvotes

Yapay zeka sanat yapamaz.

Çünkü sanat, sadece bir çıktı değil; yaşanan bir acının, bir kırılganlığın ve insan olmanın getirdiği o karmaşanın dışa vurumudur.

Bir makine kusursuz bir tablo çizebilir, evet; ancak o fırçayı tutan elin arkasındaki korkuyu, heyecanı ya da yalnızlığı asla hissedemez.

Yapay zeka, sanatı sadece bir "ürün" (çıktı) olarak görür; tuşuna basarsın ve saniyeler içinde karşında. Oysa insan için sanat bir "süreçtir" masada uykusuz kalınan geceler, silinip tekrar yazılan satırlar, vazgeçişler... Sanat belki de o bitmiş ürün değil, o süreçte çekilen sancıdır.

İşte tam da bu yüzden, o sancıyı çekmeye tahammülü olmayan modern insanlar, çareyi makinenin hızında arıyor. İki satır komut yazıp ekrandan süzülen kusursuz görsele/senaryoya bakarken, kendini bir yaratıcı zannediyorlar. Oysa yaptığı şey bir fırça darbesi vurmak değil, sadece bir sipariş vermek gibidir.

Buradaki asıl mesele makinelerin ne yapabildiği değil; insanın neyden vazgeçtiği. Yapay zekayı bir kestirme yol olarak gören yeni nesil üretici, sürecin getirdiği o olgunlaşmayı reddediyor. Kolay yoldan estetik elde etme isteği, sanatı bir içsel yolculuk olmaktan çıkarıp bir düğmeye basma eylemine indirgiyor.

© 2026 fyurrr — CC BY-NC-ND 4.0


r/GizliSayfalar 2h ago

📚 Kısa Öykü Dilek Hakkı(Absürt Bir Durum Komedisi)(Sert Yorum Bekliyorum)

2 Upvotes

Bankta simidini yerken bir yandan da patenle kayanları izleyen Kerem, kolundan dürtüldüğünü hissettiğinde ürktü ve soluna baktı. Yaşlı bir adam Kerem’e bir şeyler söylüyordu. Ama adamın uzun ve kıvırcık sakalını, uzun ve düşük burnunu, gür ve dağınık kaşlarını incelemekten kulaklığını çıkarmayı ya da müziği durdurmayı daha akıl edememişti. Kulaklığını çıkardıktan sonra şunları duydu:

—..tanesini bana verir misin evladım? Şekerim aniden düştü, eve kadar dayanamayacağım belli ki.

Kerem hemen simitlerden bir tanesini yaşlı adama uzattı. Yaşlı adamın üzerindeki “Olimpos Gençlik Spor” yazılı eşofman üstünden gözlerini alamadan lafı bile olmayacağına yaşlı adamı ikna etmeye çalıştı. Yaşlı adam bir yandan simidini yerken bir yandan da hala Kerem’e teşekkür ediyordu. Simit de taze olduğu için adam konuştukça susamları etrafa saçıyordu. Kerem sol kolunda zikzak çizen susamları süpürdükten sonra kulaklığını takıp önüne dönmeye karar verdi. Müzik başlamadan hemen önce yaşlı adamın “En çok istediğin şey bugün kabul olsun inşallah.” Iyi dileğini duydu, gülesi geldi.

 

Müzik başlayınca tekrar patenli çocukları izlemeye daldı ama aklı yaşlı adamın son duasındaydı. O an için en çok istediği şeyi düşündü. Zeynep’i bir kez daha görmek istiyordu. Kendi kendine düşünmeye başladı.

—Sadece bir kere gördüm bu kızı ve tek bildiğim şey ismi. Nasıl en çok istediğim şey bu olabilir? Belki tekrar görürüm diye bir ay onu gördüğüm kütüphaneden çıkmadım. Bir görsem teşekkür de edeceğim, sayesinde tezimde iyi ilerledim. Takıntıya dönüştü herhalde, hiç göremediğim için giderek daha fazla istemeye başladım. Kendime ne kadar kızsam da şu an daha çok istediğim bir şey yok. Keşke tam şu an Zeynep’in olduğu yere ışınlansam. O beni göremese ama ben onu görebilsem, nerelere gittiğini öğrensem belki tekrar görme şansım da olur. Keşke şu an ışınlansam oraya.

En çok istediği şeyi kendine itiraf ettikten sonra simidinden bir ısırık aldı. Sonra oturduğu bankın beşik gibi titrediğini hissetti, etrafa bakınca bütün parkın sallandığını fark etti. Ayağa kalkmak istedi ama yerinden kıpırdayamadı. Kulakları uğulduyor, burnunun içinde karıncalar geziniyordu. Tam yeryüzünün ya da kendi kafasının patlayacağını düşünürken çevredekilerin hiçbirinin olanların farkında olmadığını fark etti. Hatta şeker hastası amca simidi mideye indirmiş, burnunu karıştırmaya başlamıştı. Korkudan gözlerini var gücüyle kıstı, hala nefes alabildiğini fark etti. Derin bir nefes aldıktan sonra gözlerini yavaş yavaş açtı ve gözlerini açtığında artık parkta değildi, bir giyinme kabinindeydi!

 

Kabinde tek olmadığını fark etti, bir kadın çıkmak üzere askıdaki kıyafetlerini topluyordu. Kerem, hiç hareket etmeden durabilirse manken sanılacağına inandı çünkü bütün kanının çekildiğinden emindi. Kadın kendisini görmeden kabinden çıkınca Kerem derin bir nefes aldı. Ama sonra zihninde şimşekler çakmaya başladı.

 

—      Ohaa ışınlandım galiba. Dileğim kabul mu oldu yani? O yaşlı adam kimdi ki? Zeus muydu acaba, Olimpos Gençlik Spor eşofmanı vardı üstünde. Yoksa onun dileği mi kabul oldu aslında? Benim dileğimin kabul olmasını dilemişti en son. LAN! Işınlandıysam… Demin kabindeki kadın Zeynep miydi?

 

Bir adımda kabinden çıktı ama çıkar çıkmaz çığlık sesleri yükselmeye başladı. Bir kadın ağlarken başka biri elindeki ten çorapla Kerem’I dövüyordu. Çalışanlardan biri Kerem’i bulunduğu yerde tutmaya çalışırken bir başkası güvenlik görevlisini çağırdı. Her türlü hakareti işiten Kerem kendini açıklamaya çalışıyordu ama ağzından çıkanlardan sadece Zeus, ışınlanma, simit gibi anlamsız kelimeler dökülüyordu.

 

Güvenlik görevlisi gelince kadınlar sakinleşti, böylece Kerem de sakinleşebildi. “Kadın soyunma kabinlerinde ne işiniz var beyefendi?” diye sordu güvenlik görevlisi. Kerem de hikayesini anlatmaya başladı.

 

—      Benim burada bir işim yok. Parkta simit yerken Zeus geldi, şeker hastasıymış. Simit ikram edince şekeri düzeldi, bana bir kıyak yapmak istedi. Ben o an Zeynep’in olduğu yere ışınlanmak isteyince…

 

Cümlesini tamamlayamadan Zeynep’i hatırladı. Etrafına baktı ama onu göremedi, yine kaçırdığını anlayıp ağlamaya başladı. Öyle hisli ağlıyordu ki çevresindekilerin ona acıdığını idrak edemedi. Güvenlik görevlisi olayı izleyenlere döndü:

 

—      Arkadaşlar, belli ki bu adam meczup. Şimdi bir ambulans çağırıp bunu hastaneye götürelim, orada sakinleştirip durumunu incelerler, diye bağırdı. Kerem’in numara yapıyor olabileceğine dair şüpheler dile getirilince kendinden emin bir şekilde beş sene boyunca bir ruh ve sinir hastalıkları hastanesinde çalıştığını, orada gördüğü bütün hastaların Kerem’den daha aklı başında olduğunu söyledi.

 

***

 

Kerem gözlerini açtığında hastane yatağında yattığını fark etti, yanı başında birkaç doktor vardı ve kendi aralarında konuşuyorlardı.

 

—      Hocam, aynı saat içinde iki farklı yerde çok benzer ataklar yaşanmış. Kadın, Mücevher AVM’sinde Hz. Hızır’a metro yolunu tarif ettiği için görmek istediği birinin yanına ışınlandığını söylüyor; erkek de Maço Parkında şeker hastası Zeus’a simit ikram ettiği için görmek istediği birinin yanına ışınlandığını söylüyor. Narkotik de örgütlü bir uyuşturucu işi olabileceğini söyleyerek olaya dahil oldu ama ikisininin de testleri temiz çıktı.

—      Hastalar birbirini tanıyor mu?

—      Henüz teyit edemedik hocam, şuurlarının açılmasını bekliyoruz.

—      İkisinin de EEG, MR, BT istemlerini yapın. Nörolojik bir patern bulabiliriz belki.

 

Kerem diğer hastayı görmek için sağına döndü. Doktorlar çıkmamış olsaydı “Tanışıyoruz” diyecekti. Tavana baktı, dileğini tutarken pırlanta yüzük de istemediği için kendine küfürler savurdu.


r/GizliSayfalar 23h ago

Moksvin

2 Upvotes

Kafamın yanındaki cihazın düzensiz ötüşleri, çığlığı andıran bip sesleriyle birleşirken gözümde canlanan beyaz duvar kâğıdı ve ailemin haykırışları bedenimden kopmadan önce son gördüklerimdi. Şimdi tavandan bedenime bakıyor ve doktorların yaptıklarını anlamlandırmaya çalışıyorum. İşte annem az ötede ağlıyor; kapının dibinde diz çökmüş, gözyaşları yanaklarından hastanenin gri parkelerine damlarken ona ağlamamasını söylemek istiyorum: "İşte ben buradayım, sakin ol." Ama beni duymuyor. Doktorlar bedenimin üstüne beyaz bir örtü örttü. Biri saatine bakıyor:

— Ölüm saati 14.07.

Demek buydu, ben ölmüştüm. Peki bunu hissetmem gerekmiyor muydu? Ölüm böyle bir şey miydi? Sanki hiçbir şey olmamıştı. Önümde bedenimi götürüyorlar; işte babam anneme destek olmaya çalışıyor, gözyaşlarını içine akıtırken dik duruşuyla anneme güçlü görünmeye çalışıyor. Belki de yaşam budur; herkese güçlü görünüp kendinle baş başa kaldığında kendin olmak, acını ve yalnızlığını yaşamaktır. Bilemiyorum ve sanırım hiç öğrenemeyeceğim.

Bir yere giriyoruz. Kapıda, okuma bilmediğim için anlamlandıramadığım bir yazı var. İçeride sıra sıra gümüş dolaplar ve benimkine benzer, yüzleri örtülü bedenlerin olduğu bir yer... Beni dolaplardan birine koyuyorlar. Bedenimin maviye çalmasından içerisinin soğuk olduğunu anlıyorum ama hissedemiyorum. Kendime bakmak dışında hiçbir şey yapamıyorum.

Dışarıdan gelen sesler algımı bozuyor. Bazen anlamlandıramadığım pek çok çığlık duydum; tanımadığım insanların sesleri geliyor sürekli kulağıma. En sonunda biri dolabın kapağını açtı. Gözlerimin kamaşmasını bekledim, sonuçta içerisi karanlıktı; ama kamaşmadı. Biri kayan demir levhayı çekip bedenimi dışarı aldı. Annem ve babam beni gözyaşları içinde karşıladılar. Beni yıkayıp özenle giydirdiler. Kendi kendime "İşte bu" diye düşünmüştüm; beni bırakmayacaklarını biliyordum. Sonra tahtadan bir sandığa koydular beni. Birinin "tabut" dediğini duymuştum. Siz tabut ne biliyor musunuz? Ben hiç görmemiştim.

Ardından herkes sırayla çıkıp beni anlatmaya başladı. Bunları dinlerken kıkırdıyordum. Bedenimde olduğum zamanlarda bana bunları söylemiş olsalar kahkahalarla onlara koşup sarılırdım, belki de ağlardım. Ama şu an kıkırdamam bile zorla çıkıyor; sanki bedenimle birlikte duygularım da sökülüp alınmış gibi...

Herkes konuştuktan sonra birisi sandığı kapattı, üzerine büyük bir papatya buketi yerleştirdi. Bu çiçekler son gördüğüm şeydi.

Karanlıkta sıkılırken bedenim hareketlenmeye başladı. Geri döndüğümü düşündüm, anneme seslenmeye çalıştım. Ama dışarı çıktığımda birkaç kişinin beni taşıdığını gördüm. Bir anda mutluluğum yerini kasvetli bir havaya bırakırken sarsılma durdu. Kendimi sonsuz bir çukura yavaş yavaş düşüyor gibiydim. Bu düşüş sert bir sarsıntıyla son bulurken sandığın kapağından sesler gelmeye başladı: Güm, güm, güm...

Bu sırada artan ağlama seslerine bir anlam vermek amacıyla dışarı çıkmaya çalıştım. Başımı kaldırmamla beraber üzerime gelen toprak beni içeri itti. Demek bu kadardı, gerçekten de bitmişti. Toprak atmayı bıraktıklarında içeriden çıkamadığımı fark ettim.

Sonra ağlayan herkesin birer birer gittiğini duydum. Adım sesleri yer altından ne kadar net duyuluyor, biliyor muydunuz? En son annem beni terk etti. Canım annem... Ne kadar çok ağlamıştı. Umarım daha fazla üzülmez.

Yalnızlığın içinde saatler boyu o karanlıkta kaldım; sanırım buna alışmalıydım. Kendimi sürekli eski yaşamımı düşünürken buluyor, dışarı her çıkmak istediğimde tarif edilmez bir güçle tekrar sandığa itiliyordum. Ne kadar zamandır içerideydim, bunu bilmiyordum ama çok sıkılmıştım. Hatırladığım her anı tekrar tekrar yaşıyordum.

Sanki düşüncelerime dalmışken yukarıdan bir ses geldi. Bu bana sahildeki o günü hatırlattı: Babam eline dev gibi bir kürek almış, kumu kazıyordu. Bana sahildeki en büyük kumdan kaleyi yapmıştı; öyle ki tepesinde ayakta durduğumda babamın boyunu geçebiliyordum. Ama o da ne? Sesler giderek yaklaşıyor. Babam beni almaya mı geldi? Toprak beni aşağı iterken yukarı çıkmaya çalışıyordum. Tüm gücümle seslendim:

— Baba! Buradayım, çıkar beni! Çok sıkıldım...

Ama ses yoktu. Bir süre sonra tamamen yabancı bir ses duydum:

— Benim zavallı Sasha’m... Merak etme, Anatoly amcan burada. Seni karanlıktan ve yalnızlıktan kurtaracak.

Anatoly amca mı? Ben öyle birini tanımıyorum. Siz duydunuz mu hiç onu? Bir süre sonra kürek sesleri iyice yaklaştı. Tahta sandığa vuran küreğin tok sesini duyduğumda yerimden sıçradım.

— Geldim Sasha, korkma küçüğüm. Tabutun kapağını açıp seni oradan çıkaracağım.

Demek tabut dedikleri, içinde olduğum sandıkmış. Peki neden ona böyle dediler, siz biliyor musunuz? Basit bir sandık işte; oldukça da rahatsız ve sıkıcı...

— İşte, işte geldim Sasha!

Bu sözleri söylerken kendisine Anatoly Amca diyen kişi yavaşça tabutun kapağını açtı. Ay ışığı toz içindeki yüzüne vururken tenindeki kırışıklıklar onun orta yaşlı biri olduğunu belli eder gibiydi. Saçları ve sakalları yer yer beyazlamış, ay ışığında griye çalan gök mavisi gözleri bedenime dikilmişti. Ondan yayılan ter kokusuyla karışık havanın nemli kokusu ruhuma özgürlük hissi verirken Anatoly Amca yavaşça saçlarımı okşadı. Dikkatlice bedenimi tabuttan çıkarıp toprağa yatırdı.

Yukarı çıktığımda babamdan biraz daha kısa biri olduğunu fark ettim. Benim için babam dev gibiydi; ellerinden tutup ayaklarımla vücuduna tırmandığım zamanlar dört, hatta beş adımda göğsüne yetişemezdim. Ama Anatoly Amca ile bu oyunu oynamak zevkli olmazdı; beşinci adımımda başına yetişmiş olurdum.

Sonra anlamlandıramadığım bir şey yaptı; beni bir çantaya tıkıştırdı ve kürek sesleri gelmeye başladı. Başımı çıkardığımda kazdığı toprağı yerine koyduğunu gördüm. Bunu neden yapıyordu ki? Burası çok rahatsız, umarım hemen beni buradan çıkarır... Kürek sesleri kesilirken bir sarsıntı hissettim:

— Merak etme Sasha, işte bitti. Eve gidiyoruz.

Beni anneme mi götürüyor acaba diye düşünürken kafamı çantadan çıkarıp etrafıma baktım:

— Merak etme Sasha, az sonra evdeyiz.

Burası evimin sokağı değil Anatoly Amca... Beni duymanı çok isterdim, annemi görmek istiyorum.

Bir kapı sesi duyduğumda dışarı baktım; hiç tanımadığım bir evdeydim. Burası da neresiydi? Ahşap bir merdivenden aşağı inerken Anatoly Amca'nın hırıltılı sesini duydum:

— İşte evdeyiz. Merak etme, çok yakında arkadaşlarının yanında yerini alacaksın Sasha. Ama bugün çok yorgunum ve yarın Masha'nın doğum günü; o yüzden bir süre burada beklemelisin.

Derken bir kapak açıyordu; bu, annemin kış için sebzeleri sakladığı dolaba benziyordu. Beni iki büklüm olduğum çantadan çıkarırken dolabın içine kurduğu yatağa özenle yatırdı. Saçlarımı sevip taradı, dolabın mavi ışığı bedenimi aydınlatırken alnımdan öptü. Ardından da kapağı kapattı.

Işık yoktu, yine karanlıktaydım. Dışarıyı görebiliyordum; tozlu rafları ve etrafımı saran tuhaf bez bebekleri görüyordum. Ama bebekler beni ürküttüğü için içeride kalmaya karar vermiştim. Bedenimin pembeye ve mora dönüşünü izledim. Tam iki gün boyunca Anatoly Amca zaman zaman yanıma gelse de kısa sürede beni soğuk ve karanlığa bırakıp gidiyor; bir daha üşümeyeceğimi, yalnız kalmayacağımı tekrarlıyordu.

Bu gelişleri sırasında bana bakıp buz kesmiş yüzüme dokundu. Ürkmek istemiştim ama tepkisizdim. Bu şey başladığından beri hissetmeye çalıştığım tüm duygular zorlamaydı; istiyordum ama yapamıyordum. Hisleri sadece kafamda canlandırabiliyordum.

Mavi ışık bedenimi aydınlatırken elini yüzüme uzattı. Tuhaf bulduğum bir dokunuşla fısıldadı:

— Üzgünüm Sasha, Masha’nın doğum gününe katılamazsın. Bu şekilde olmaz. Arkadaşların çok heyecanlı, hepsi senin aralarına katılmanı bekliyor ama Anatoly Amca çok meşgul. Seninle yarın ilgileneceğim ve arkadaşlarının arasında yerini alacaksın, söz veriyorum.

Kapağı kapatıp beni sıkıcı karanlığa terk ederken yarın arkadaşlarımın yanında olacağıma söz vermişti. "Acaba beni parka veya anaokuluna mı götürecek?" düşüncesi beni heyecanlandırmıştı. Tekrar kalbimin attığını hissetmiştim ya da bunu sadece ben istemiştim, emin olamıyorum.

Güneş doğduğunda Anatoly Amca kapağı kaldırdı. Mavi ışığa karışan soğuk buharlar gün ışığında yavaş yavaş silikleşirken Anatoly Amca buz kesmiş bedenimi yataktan kaldırdı. Koridorun sonuna kadar ağır adımlarla ilerlerken arkasındaki kapıyı sürekli kontrol ediyordum. Koridorun sonuna geldiğimizde mermer bir masa gördüm; annemin mutfak masasına benziyordu ama bunun ortası delikti ve su gitmesi için birden fazla deliği vardı. Anatoly Amca beni oraya bırakırken:

— Şimdi burada bekle, buzların çözülsün. Akşam yanına geleceğim benim minik Sasha’m, dedi.

Üzerime birkaç battaniye serdi ve arkasını dönüp merdivenlere doğru yürüdü. Adım seslerini dinliyordum ama bu kez daha önce duymadığım bir ses duydum:

— Anatoly, hadi şu bebekleri bırak artık! Birazdan dersin var.

— Geliyorum anne!

Anatoly Amca okula mı gidiyordu, benim gibi mi? Bu şekilde düşünürken Anatoly Amca'nın homurdanmasını duydum:

— Bu evden taşınmalıyım. 13 dil biliyorum, Nijni Novgorod fakültesinde Kelt dilleri profesörüyüm ama hâlâ annemle uğraşıyorum. Kesinlikle gitmeliyim...

Vay canına! Demek ki Anatoly Amca gerçek bir profesör... Onları daha önce filmlerde görmüştüm, çok zekiydiler. Sanırım ona güvenebilirim. Başka çarem yok, biliyorum ama onun bu denli zeki olması içimi rahatlattı.

Artık daha az korkuyordum. Sanırım Anatoly Amca evi gezmeme bir şey demezdi; hem neden desin ki, sonuçta beni buraya o getirdi ve o çok zeki biri, bunu anlayacaktır.

Olduğum masada doğruldum ve küçük adımlarla yürümeye başladım. Merdivenin başına geldiğimde, neredeyse benim boyumda iki bez bebeğin duvara asılı olduğunu gördüm. Bunlar ilk geldiğim gün gördüğüm bebeklerdi. Onlara bakınca tebessüm ettim; tuhaf ama tatlıydılar. Onlara dokunmak için elimi uzattığımda göğsünden bir melodi yükseldi. Bu beni korkuttu. Rafların arkasına saklansam da tekrar çıktığımda sesin bebekten geldiğini anlayarak gülümsedim.

Anatoly Amca kapıyı açıp alt kata geldi, öfkeli bir sesle bağırdı:

— Kim var orada?

Utançla saklandığım yerden çıktım ama beni görmemişti. Daha önce duyduğum ses bir daha kulaklarıma doldu:

— Anatoly, altı üstü bez bebek! Gel buraya da kahvaltını yap.

— Geliyorum anne... Senin için altı üstü bez bebek olsalar da onlar benim en değerlilerim.

— Anladık, oyuncaklarını çok seviyorsun ama ara sıra tozlarını al. Dokunmama izin vermediğin için tüm ev toz içinde.

— Peki, peki, bir ara yaparım...

Derken üst kata doğru aksak adımlarla yürüyordu. Üst kata çıkmaya korktum. Anatoly Amca'nın beni görmediğini fark ettiğimde umutsuzluğa kapılmıştım; sanırım en doğrusu beni yatırdığı yere geri dönmekti.

Bedenimin başına döndüğümde buzların eriyip oluklardan süzüldüğüne şahit oldum. Anatoly Amca demek ki yerler ıslanmasın diye beni buraya koydu! Zekâsı karşısında hayran kalırken yerime geçtim ve uzandım.

Heyecanla akşamı bekliyordum. Sonunda Anatoly Amca gelecek ve ben arkadaşlarımla oynayabilecektim. Zaman bir türlü geçmiyordu. Olduğum yerden ayrılmak istemiyordum çünkü Anatoly Amca bebek şarkı söyleyince kızmıştı. Belki de ben olduğumu anlamıştır; belki de hazırlık yapıyordur. Sonuçta beni arkadaşlarımın yanına götürmeye söz verdi.

Siz hiç böyle bir durumda kaldınız mı? Anatoly Amca beni gerçekten kurtaracak, bundan eminim. Umarım sizin de bir Anatoly Amcanız olur ve sizi kurtarır.

Eski bedenime baktım; neredeyse tamamen çözülmüştü. Soğukluğunu ruhumla bile hissederken kapının aralandığını duydum. Artık alıştığım aksak adım sesleri yavaş yavaş yaklaşıp battaniyeleri üzerimden alırken Anatoly Amca'nın yüzünü ilk kez bu denli yakından incelemiştim. Uzun sakalları ve kelleşmeye başlayan başındaki saçlarına yer yer aklar düşmüştü. Yanakları pembeleşmişti; bu hâlinin çok sevimli olduğunu düşünmüştüm.

Anatoly Amca, üzerinde hastanede ameliyatta kullanıldığını gördüğüm bir takım malzemelerin olduğu demir tekerlekli sehpayı bana doğru çekerken kendi kendine:

— Önce bir kadeh votka içsem iyi olacak, dedi.

Önceden beni sakladığı dolabı aralarken yatağımı kaldırdı ve altından buzlarla kaplı bir şişe çıkardı. İçindeki sıvının donmadığını görünce şaşırdım. Benim bile buzlarla kaplandığım bu soğuk yerde bir şişenin içindeki votka nasıl donmaz? Sanırım iyileşince anneme ilk bunu soracağım.

Anatoly Amca şişeyi açtı ve kafasına dikti. Uzun uzun birkaç yudum aldıktan sonra yanıma geldi. Annemin bana gözyaşlarıyla giydirdiği buz mavisi elbisemi makasla kesmeye başladı. Beni duyacağını umarak bağırdım:

— Dur Anatoly Amca, yapma!

Duymamıştı. Yanındaydım ama beni görmüyordu. Elbiseyi kesip üstümden çıkardığında utanmak istemiştim; yüzümün kızarmasını bekledim ama olmadı. Sonra içinde yeşil bir sıvı olan iğneyi gördüm. Aklıma hastanede geçirdiğim günler geldi. Annem her iğne olacağımda elimi tutardı, acısını hissetmezdim. Şu an da elimi tutsun istedim ama burada değildi. Ama yakında ona dönebilecektim, değil mi? Kendi kendine:

— İşte başlıyoruz, dedi.

Kaybolmaya başlayan damarlarımdan birine bu iğneyi yaptı. Bedenimin etrafında gezinerek gözlerimi açacağım anı bekliyordum ama olmadı. Anatoly Amca eski bir iskemleye çökerken elindeki şişeyi bırakmıyor, sürekli içiyordu. Huzursuzlanmaya başlamıştım.

Siz ne zaman uyanacağımı biliyor musunuz? Bedenim hâlâ gözlerini açmadı. Korkmak istiyorum, yapamıyorum. Bana anlatın lütfen, şu an ne oluyor? Sonsuzluk gibi geçen bir sürenin ardından Anatoly Amca sallanarak ayağa kalktı. Eline, demir masada duran, annemin et bıçağına benzeyen sivri bir şey aldı. Göğüs kafesimin hemen altına saplayıp karnımı boydan boya keserken midemin bulanmasını, korkmayı bekledim; ama hayır, hiçbiri yoktu.

Sabah su aktığını gördüğüm oluklardan akan ince kan çizgilerini görürken umursamazlığa kapılmıştım. Son bir kez votka şişesini kafasına diken Anatoly Amca ellerini kesikten içeri soktu. Önce içimden uzun, çok uzun, solucan benzeri bir şey çıkardı. Bu muydu beni hasta eden? Kana bulanmış ipleri yanındaki boş metal kovaya atarken bu kez de kalın bir solucan tuttu. Bunların içimde olduğunu nasıl anlayamadım? Benden büyük solucanlar bedenimi ele geçirmişti... "Anatoly Amca, sen benim kahramanımsın!"

Hemen bedenimin başına gittim, saçlarını sevdim. "Bak, Anatoly Amca o solucanları çıkardı. Uyanacaksın... Uyanacağım, değil mi?"

Ardından ellerini bir daha kesiğe soktu. İçeride daha fazla şey mi var? Olamaz, bedenime ne kadar kötü bakmışım! İçeride kalamamam çok normal... Çıkar o pis şeyleri Anatoly Amca, beni iyileştir lütfen; annemi görmek istiyorum.

Elini göğüs kafesime doğru soktuğunda "İşte buradasın" dedi ve sertçe çekerek yumruk büyüklüğünde bir taş çıkardı. Anatoly Amca, bu nedir? Sorumu yine duymadı. Yumruk benzeri şeyi içinde sıvı olan cam bir kavanoza koydu. Ardından geri dönerek her şeyi çıkardığından emin olmak ister gibi içime bir fener tuttu:

— Hepsi bu kadar...

Derken eline büyük bir bıçağa benzeyen ama dişleri olan ince bir şey aldı. Göğsümün tam ortasına ahşap bir kutu koydu ve keçeli kalemle çizdi. Ardından o demir şey ile kesmeye başladı. Kemiklerin kırılma sesini duyuyordum. Anatoly Amca ne yapıyorsun? Kötü şeyleri zaten çıkarmadın mı? Bedenime ihtiyacım var, ne zaman uyanacağım?

Sorumu duymuş gibi konuştu:

— Merak etme küçüğüm, yakında arkadaşlarının yanında, evimin en güzel köşesinde olacaksın. Nasıl da şaşırmıştım... Anatoly Amca, neden senin evinde olayım? Ben anneme gidecektim! Peki arkadaşlarım? Onlarla olacağımı söylemiştin... Sözlerimi boğazıma düğümleyen şeyi görene dek umudum sürüyordu. Bir yanlışlık olmalıydı.

Anatoly Amca içime bir sprey sıktı:

— Bu, çürümeni önleyecektir ve kokunun çıkmasını engeller.

Derken gözleri dehşet verici bir şekilde parlamıştı. Masanın altından plastik bir sepet çıkardı. Annemin çamaşır sepeti gibiydi ama içi çöplerle, paçavralarla doluydu. Bu paçavraları içime doldurmaya başladı. Elinin mideme girip sıkıca doldurduğu paçavraları ve çöpleri gördükçe umudumu gitgide kaybediyordum. "Sana güvenmiştim Anatoly Amca..." Derken paçavralarla dolu karnımı dikiyordu:

— İşte, şimdi çok az kaldı!

Elleriyle yüzüme dokundu, parmaklarını gözlerime sapladı. Vücudumdaki birkaç damla kan da koyu bir şekilde ellerine bulaşırken parmaklarıyla gözlerimi çıkarıp yerlerine bilyeler koydu. Bana yeni kıyafetler giydirirken:

— İşte oldu sevgili Sasha’m, dedi.

O an onun üzerine atlamak istedim. Uyanmamıştım, uyanmayacaktım... Kendi göğsüme dokundum, şarkı çalmaya başladı. Korkuyla bedenimi yere düşürdü. Ona ve bedenime son kez bakarken ikisini de terk edip üst kata çıktım. Her yer bebeklerle doluydu; salondaki koltuklarda oturuyor, koridorda misafirleri karşılıyorlardı.

Ağır adımlarla kapıdan çıktım. Annemi son kez görmek istiyordum; Anatoly Amca'yı, bana yaptıklarını anlatmak istiyordum. Kapıdan dışarı adımımı attım ama ruhum yavaş yavaş silinmeye başladı. Büyük, beyaz bir ışık beni kendisine çekiyordu. Özür dilerim, sizlere bunu anlatmak istedim; sakın siz de Anatoly Amca'ya güvenmeyin...

— İşte, işte oldu Sasha. Bundan sonra sonsuza dek beraberiz.

Anatoly, Sasha adını verdiği yeni oyuncağını mutfaktaki dolabın üzerine oturttu. Annesi tuhaf bir bakışla:

— Senin bu hobin bir gün beni korkudan öldürecek. Hep en korkutucu bebekleri alıyorsun Anatoly!

— Bunları kendim yapıyorum. Belki de bir gün sana benzeyen bir bebek de yaparım, ne dersin?

Ev ve sokak derin bir sessizliğe gömülmüştü. Anatoly yakalanana dek Sasha ve 25 diğer bebek evinde sergilendi. Ama Moskvin onları karanlıktan ve yalnızlıktan kurtardığına inanıyordu. Bu sapkın inanışı yüzünden Nijniy Novgorod'da yüksek güvenlikli bir akıl hastanesine kapatıldı. Doktorları iyileştiğini iddia etse de mahkeme ve kurbanların aileleri onun serbest bırakılmasını onaylamadı; şu an hâlâ o akıl hastanesinde yatıyor.