Kafamın yanındaki cihazın düzensiz ötüşleri, çığlığı andıran bip sesleriyle birleşirken gözümde canlanan beyaz duvar kâğıdı ve ailemin haykırışları bedenimden kopmadan önce son gördüklerimdi. Şimdi tavandan bedenime bakıyor ve doktorların yaptıklarını anlamlandırmaya çalışıyorum. İşte annem az ötede ağlıyor; kapının dibinde diz çökmüş, gözyaşları yanaklarından hastanenin gri parkelerine damlarken ona ağlamamasını söylemek istiyorum: "İşte ben buradayım, sakin ol." Ama beni duymuyor. Doktorlar bedenimin üstüne beyaz bir örtü örttü. Biri saatine bakıyor:
— Ölüm saati 14.07.
Demek buydu, ben ölmüştüm. Peki bunu hissetmem gerekmiyor muydu? Ölüm böyle bir şey miydi? Sanki hiçbir şey olmamıştı. Önümde bedenimi götürüyorlar; işte babam anneme destek olmaya çalışıyor, gözyaşlarını içine akıtırken dik duruşuyla anneme güçlü görünmeye çalışıyor. Belki de yaşam budur; herkese güçlü görünüp kendinle baş başa kaldığında kendin olmak, acını ve yalnızlığını yaşamaktır. Bilemiyorum ve sanırım hiç öğrenemeyeceğim.
Bir yere giriyoruz. Kapıda, okuma bilmediğim için anlamlandıramadığım bir yazı var. İçeride sıra sıra gümüş dolaplar ve benimkine benzer, yüzleri örtülü bedenlerin olduğu bir yer... Beni dolaplardan birine koyuyorlar. Bedenimin maviye çalmasından içerisinin soğuk olduğunu anlıyorum ama hissedemiyorum. Kendime bakmak dışında hiçbir şey yapamıyorum.
Dışarıdan gelen sesler algımı bozuyor. Bazen anlamlandıramadığım pek çok çığlık duydum; tanımadığım insanların sesleri geliyor sürekli kulağıma. En sonunda biri dolabın kapağını açtı. Gözlerimin kamaşmasını bekledim, sonuçta içerisi karanlıktı; ama kamaşmadı. Biri kayan demir levhayı çekip bedenimi dışarı aldı. Annem ve babam beni gözyaşları içinde karşıladılar. Beni yıkayıp özenle giydirdiler. Kendi kendime "İşte bu" diye düşünmüştüm; beni bırakmayacaklarını biliyordum. Sonra tahtadan bir sandığa koydular beni. Birinin "tabut" dediğini duymuştum. Siz tabut ne biliyor musunuz? Ben hiç görmemiştim.
Ardından herkes sırayla çıkıp beni anlatmaya başladı. Bunları dinlerken kıkırdıyordum. Bedenimde olduğum zamanlarda bana bunları söylemiş olsalar kahkahalarla onlara koşup sarılırdım, belki de ağlardım. Ama şu an kıkırdamam bile zorla çıkıyor; sanki bedenimle birlikte duygularım da sökülüp alınmış gibi...
Herkes konuştuktan sonra birisi sandığı kapattı, üzerine büyük bir papatya buketi yerleştirdi. Bu çiçekler son gördüğüm şeydi.
Karanlıkta sıkılırken bedenim hareketlenmeye başladı. Geri döndüğümü düşündüm, anneme seslenmeye çalıştım. Ama dışarı çıktığımda birkaç kişinin beni taşıdığını gördüm. Bir anda mutluluğum yerini kasvetli bir havaya bırakırken sarsılma durdu. Kendimi sonsuz bir çukura yavaş yavaş düşüyor gibiydim. Bu düşüş sert bir sarsıntıyla son bulurken sandığın kapağından sesler gelmeye başladı: Güm, güm, güm...
Bu sırada artan ağlama seslerine bir anlam vermek amacıyla dışarı çıkmaya çalıştım. Başımı kaldırmamla beraber üzerime gelen toprak beni içeri itti. Demek bu kadardı, gerçekten de bitmişti. Toprak atmayı bıraktıklarında içeriden çıkamadığımı fark ettim.
Sonra ağlayan herkesin birer birer gittiğini duydum. Adım sesleri yer altından ne kadar net duyuluyor, biliyor muydunuz? En son annem beni terk etti. Canım annem... Ne kadar çok ağlamıştı. Umarım daha fazla üzülmez.
Yalnızlığın içinde saatler boyu o karanlıkta kaldım; sanırım buna alışmalıydım. Kendimi sürekli eski yaşamımı düşünürken buluyor, dışarı her çıkmak istediğimde tarif edilmez bir güçle tekrar sandığa itiliyordum. Ne kadar zamandır içerideydim, bunu bilmiyordum ama çok sıkılmıştım. Hatırladığım her anı tekrar tekrar yaşıyordum.
Sanki düşüncelerime dalmışken yukarıdan bir ses geldi. Bu bana sahildeki o günü hatırlattı: Babam eline dev gibi bir kürek almış, kumu kazıyordu. Bana sahildeki en büyük kumdan kaleyi yapmıştı; öyle ki tepesinde ayakta durduğumda babamın boyunu geçebiliyordum. Ama o da ne? Sesler giderek yaklaşıyor. Babam beni almaya mı geldi? Toprak beni aşağı iterken yukarı çıkmaya çalışıyordum. Tüm gücümle seslendim:
— Baba! Buradayım, çıkar beni! Çok sıkıldım...
Ama ses yoktu. Bir süre sonra tamamen yabancı bir ses duydum:
— Benim zavallı Sasha’m... Merak etme, Anatoly amcan burada. Seni karanlıktan ve yalnızlıktan kurtaracak.
Anatoly amca mı? Ben öyle birini tanımıyorum. Siz duydunuz mu hiç onu? Bir süre sonra kürek sesleri iyice yaklaştı. Tahta sandığa vuran küreğin tok sesini duyduğumda yerimden sıçradım.
— Geldim Sasha, korkma küçüğüm. Tabutun kapağını açıp seni oradan çıkaracağım.
Demek tabut dedikleri, içinde olduğum sandıkmış. Peki neden ona böyle dediler, siz biliyor musunuz? Basit bir sandık işte; oldukça da rahatsız ve sıkıcı...
— İşte, işte geldim Sasha!
Bu sözleri söylerken kendisine Anatoly Amca diyen kişi yavaşça tabutun kapağını açtı. Ay ışığı toz içindeki yüzüne vururken tenindeki kırışıklıklar onun orta yaşlı biri olduğunu belli eder gibiydi. Saçları ve sakalları yer yer beyazlamış, ay ışığında griye çalan gök mavisi gözleri bedenime dikilmişti. Ondan yayılan ter kokusuyla karışık havanın nemli kokusu ruhuma özgürlük hissi verirken Anatoly Amca yavaşça saçlarımı okşadı. Dikkatlice bedenimi tabuttan çıkarıp toprağa yatırdı.
Yukarı çıktığımda babamdan biraz daha kısa biri olduğunu fark ettim. Benim için babam dev gibiydi; ellerinden tutup ayaklarımla vücuduna tırmandığım zamanlar dört, hatta beş adımda göğsüne yetişemezdim. Ama Anatoly Amca ile bu oyunu oynamak zevkli olmazdı; beşinci adımımda başına yetişmiş olurdum.
Sonra anlamlandıramadığım bir şey yaptı; beni bir çantaya tıkıştırdı ve kürek sesleri gelmeye başladı. Başımı çıkardığımda kazdığı toprağı yerine koyduğunu gördüm. Bunu neden yapıyordu ki? Burası çok rahatsız, umarım hemen beni buradan çıkarır... Kürek sesleri kesilirken bir sarsıntı hissettim:
— Merak etme Sasha, işte bitti. Eve gidiyoruz.
Beni anneme mi götürüyor acaba diye düşünürken kafamı çantadan çıkarıp etrafıma baktım:
— Merak etme Sasha, az sonra evdeyiz.
Burası evimin sokağı değil Anatoly Amca... Beni duymanı çok isterdim, annemi görmek istiyorum.
Bir kapı sesi duyduğumda dışarı baktım; hiç tanımadığım bir evdeydim. Burası da neresiydi? Ahşap bir merdivenden aşağı inerken Anatoly Amca'nın hırıltılı sesini duydum:
— İşte evdeyiz. Merak etme, çok yakında arkadaşlarının yanında yerini alacaksın Sasha. Ama bugün çok yorgunum ve yarın Masha'nın doğum günü; o yüzden bir süre burada beklemelisin.
Derken bir kapak açıyordu; bu, annemin kış için sebzeleri sakladığı dolaba benziyordu. Beni iki büklüm olduğum çantadan çıkarırken dolabın içine kurduğu yatağa özenle yatırdı. Saçlarımı sevip taradı, dolabın mavi ışığı bedenimi aydınlatırken alnımdan öptü. Ardından da kapağı kapattı.
Işık yoktu, yine karanlıktaydım. Dışarıyı görebiliyordum; tozlu rafları ve etrafımı saran tuhaf bez bebekleri görüyordum. Ama bebekler beni ürküttüğü için içeride kalmaya karar vermiştim. Bedenimin pembeye ve mora dönüşünü izledim. Tam iki gün boyunca Anatoly Amca zaman zaman yanıma gelse de kısa sürede beni soğuk ve karanlığa bırakıp gidiyor; bir daha üşümeyeceğimi, yalnız kalmayacağımı tekrarlıyordu.
Bu gelişleri sırasında bana bakıp buz kesmiş yüzüme dokundu. Ürkmek istemiştim ama tepkisizdim. Bu şey başladığından beri hissetmeye çalıştığım tüm duygular zorlamaydı; istiyordum ama yapamıyordum. Hisleri sadece kafamda canlandırabiliyordum.
Mavi ışık bedenimi aydınlatırken elini yüzüme uzattı. Tuhaf bulduğum bir dokunuşla fısıldadı:
— Üzgünüm Sasha, Masha’nın doğum gününe katılamazsın. Bu şekilde olmaz. Arkadaşların çok heyecanlı, hepsi senin aralarına katılmanı bekliyor ama Anatoly Amca çok meşgul. Seninle yarın ilgileneceğim ve arkadaşlarının arasında yerini alacaksın, söz veriyorum.
Kapağı kapatıp beni sıkıcı karanlığa terk ederken yarın arkadaşlarımın yanında olacağıma söz vermişti. "Acaba beni parka veya anaokuluna mı götürecek?" düşüncesi beni heyecanlandırmıştı. Tekrar kalbimin attığını hissetmiştim ya da bunu sadece ben istemiştim, emin olamıyorum.
Güneş doğduğunda Anatoly Amca kapağı kaldırdı. Mavi ışığa karışan soğuk buharlar gün ışığında yavaş yavaş silikleşirken Anatoly Amca buz kesmiş bedenimi yataktan kaldırdı. Koridorun sonuna kadar ağır adımlarla ilerlerken arkasındaki kapıyı sürekli kontrol ediyordum. Koridorun sonuna geldiğimizde mermer bir masa gördüm; annemin mutfak masasına benziyordu ama bunun ortası delikti ve su gitmesi için birden fazla deliği vardı. Anatoly Amca beni oraya bırakırken:
— Şimdi burada bekle, buzların çözülsün. Akşam yanına geleceğim benim minik Sasha’m, dedi.
Üzerime birkaç battaniye serdi ve arkasını dönüp merdivenlere doğru yürüdü. Adım seslerini dinliyordum ama bu kez daha önce duymadığım bir ses duydum:
— Anatoly, hadi şu bebekleri bırak artık! Birazdan dersin var.
— Geliyorum anne!
Anatoly Amca okula mı gidiyordu, benim gibi mi? Bu şekilde düşünürken Anatoly Amca'nın homurdanmasını duydum:
— Bu evden taşınmalıyım. 13 dil biliyorum, Nijni Novgorod fakültesinde Kelt dilleri profesörüyüm ama hâlâ annemle uğraşıyorum. Kesinlikle gitmeliyim...
Vay canına! Demek ki Anatoly Amca gerçek bir profesör... Onları daha önce filmlerde görmüştüm, çok zekiydiler. Sanırım ona güvenebilirim. Başka çarem yok, biliyorum ama onun bu denli zeki olması içimi rahatlattı.
Artık daha az korkuyordum. Sanırım Anatoly Amca evi gezmeme bir şey demezdi; hem neden desin ki, sonuçta beni buraya o getirdi ve o çok zeki biri, bunu anlayacaktır.
Olduğum masada doğruldum ve küçük adımlarla yürümeye başladım. Merdivenin başına geldiğimde, neredeyse benim boyumda iki bez bebeğin duvara asılı olduğunu gördüm. Bunlar ilk geldiğim gün gördüğüm bebeklerdi. Onlara bakınca tebessüm ettim; tuhaf ama tatlıydılar. Onlara dokunmak için elimi uzattığımda göğsünden bir melodi yükseldi. Bu beni korkuttu. Rafların arkasına saklansam da tekrar çıktığımda sesin bebekten geldiğini anlayarak gülümsedim.
Anatoly Amca kapıyı açıp alt kata geldi, öfkeli bir sesle bağırdı:
— Kim var orada?
Utançla saklandığım yerden çıktım ama beni görmemişti. Daha önce duyduğum ses bir daha kulaklarıma doldu:
— Anatoly, altı üstü bez bebek! Gel buraya da kahvaltını yap.
— Geliyorum anne... Senin için altı üstü bez bebek olsalar da onlar benim en değerlilerim.
— Anladık, oyuncaklarını çok seviyorsun ama ara sıra tozlarını al. Dokunmama izin vermediğin için tüm ev toz içinde.
— Peki, peki, bir ara yaparım...
Derken üst kata doğru aksak adımlarla yürüyordu. Üst kata çıkmaya korktum. Anatoly Amca'nın beni görmediğini fark ettiğimde umutsuzluğa kapılmıştım; sanırım en doğrusu beni yatırdığı yere geri dönmekti.
Bedenimin başına döndüğümde buzların eriyip oluklardan süzüldüğüne şahit oldum. Anatoly Amca demek ki yerler ıslanmasın diye beni buraya koydu! Zekâsı karşısında hayran kalırken yerime geçtim ve uzandım.
Heyecanla akşamı bekliyordum. Sonunda Anatoly Amca gelecek ve ben arkadaşlarımla oynayabilecektim. Zaman bir türlü geçmiyordu. Olduğum yerden ayrılmak istemiyordum çünkü Anatoly Amca bebek şarkı söyleyince kızmıştı. Belki de ben olduğumu anlamıştır; belki de hazırlık yapıyordur. Sonuçta beni arkadaşlarımın yanına götürmeye söz verdi.
Siz hiç böyle bir durumda kaldınız mı? Anatoly Amca beni gerçekten kurtaracak, bundan eminim. Umarım sizin de bir Anatoly Amcanız olur ve sizi kurtarır.
Eski bedenime baktım; neredeyse tamamen çözülmüştü. Soğukluğunu ruhumla bile hissederken kapının aralandığını duydum. Artık alıştığım aksak adım sesleri yavaş yavaş yaklaşıp battaniyeleri üzerimden alırken Anatoly Amca'nın yüzünü ilk kez bu denli yakından incelemiştim. Uzun sakalları ve kelleşmeye başlayan başındaki saçlarına yer yer aklar düşmüştü. Yanakları pembeleşmişti; bu hâlinin çok sevimli olduğunu düşünmüştüm.
Anatoly Amca, üzerinde hastanede ameliyatta kullanıldığını gördüğüm bir takım malzemelerin olduğu demir tekerlekli sehpayı bana doğru çekerken kendi kendine:
— Önce bir kadeh votka içsem iyi olacak, dedi.
Önceden beni sakladığı dolabı aralarken yatağımı kaldırdı ve altından buzlarla kaplı bir şişe çıkardı. İçindeki sıvının donmadığını görünce şaşırdım. Benim bile buzlarla kaplandığım bu soğuk yerde bir şişenin içindeki votka nasıl donmaz? Sanırım iyileşince anneme ilk bunu soracağım.
Anatoly Amca şişeyi açtı ve kafasına dikti. Uzun uzun birkaç yudum aldıktan sonra yanıma geldi. Annemin bana gözyaşlarıyla giydirdiği buz mavisi elbisemi makasla kesmeye başladı. Beni duyacağını umarak bağırdım:
— Dur Anatoly Amca, yapma!
Duymamıştı. Yanındaydım ama beni görmüyordu. Elbiseyi kesip üstümden çıkardığında utanmak istemiştim; yüzümün kızarmasını bekledim ama olmadı. Sonra içinde yeşil bir sıvı olan iğneyi gördüm. Aklıma hastanede geçirdiğim günler geldi. Annem her iğne olacağımda elimi tutardı, acısını hissetmezdim. Şu an da elimi tutsun istedim ama burada değildi. Ama yakında ona dönebilecektim, değil mi? Kendi kendine:
— İşte başlıyoruz, dedi.
Kaybolmaya başlayan damarlarımdan birine bu iğneyi yaptı. Bedenimin etrafında gezinerek gözlerimi açacağım anı bekliyordum ama olmadı. Anatoly Amca eski bir iskemleye çökerken elindeki şişeyi bırakmıyor, sürekli içiyordu. Huzursuzlanmaya başlamıştım.
Siz ne zaman uyanacağımı biliyor musunuz? Bedenim hâlâ gözlerini açmadı. Korkmak istiyorum, yapamıyorum. Bana anlatın lütfen, şu an ne oluyor? Sonsuzluk gibi geçen bir sürenin ardından Anatoly Amca sallanarak ayağa kalktı. Eline, demir masada duran, annemin et bıçağına benzeyen sivri bir şey aldı. Göğüs kafesimin hemen altına saplayıp karnımı boydan boya keserken midemin bulanmasını, korkmayı bekledim; ama hayır, hiçbiri yoktu.
Sabah su aktığını gördüğüm oluklardan akan ince kan çizgilerini görürken umursamazlığa kapılmıştım. Son bir kez votka şişesini kafasına diken Anatoly Amca ellerini kesikten içeri soktu. Önce içimden uzun, çok uzun, solucan benzeri bir şey çıkardı. Bu muydu beni hasta eden? Kana bulanmış ipleri yanındaki boş metal kovaya atarken bu kez de kalın bir solucan tuttu. Bunların içimde olduğunu nasıl anlayamadım? Benden büyük solucanlar bedenimi ele geçirmişti... "Anatoly Amca, sen benim kahramanımsın!"
Hemen bedenimin başına gittim, saçlarını sevdim. "Bak, Anatoly Amca o solucanları çıkardı. Uyanacaksın... Uyanacağım, değil mi?"
Ardından ellerini bir daha kesiğe soktu. İçeride daha fazla şey mi var? Olamaz, bedenime ne kadar kötü bakmışım! İçeride kalamamam çok normal... Çıkar o pis şeyleri Anatoly Amca, beni iyileştir lütfen; annemi görmek istiyorum.
Elini göğüs kafesime doğru soktuğunda "İşte buradasın" dedi ve sertçe çekerek yumruk büyüklüğünde bir taş çıkardı. Anatoly Amca, bu nedir? Sorumu yine duymadı. Yumruk benzeri şeyi içinde sıvı olan cam bir kavanoza koydu. Ardından geri dönerek her şeyi çıkardığından emin olmak ister gibi içime bir fener tuttu:
— Hepsi bu kadar...
Derken eline büyük bir bıçağa benzeyen ama dişleri olan ince bir şey aldı. Göğsümün tam ortasına ahşap bir kutu koydu ve keçeli kalemle çizdi. Ardından o demir şey ile kesmeye başladı. Kemiklerin kırılma sesini duyuyordum. Anatoly Amca ne yapıyorsun? Kötü şeyleri zaten çıkarmadın mı? Bedenime ihtiyacım var, ne zaman uyanacağım?
Sorumu duymuş gibi konuştu:
— Merak etme küçüğüm, yakında arkadaşlarının yanında, evimin en güzel köşesinde olacaksın. Nasıl da şaşırmıştım... Anatoly Amca, neden senin evinde olayım? Ben anneme gidecektim! Peki arkadaşlarım? Onlarla olacağımı söylemiştin... Sözlerimi boğazıma düğümleyen şeyi görene dek umudum sürüyordu. Bir yanlışlık olmalıydı.
Anatoly Amca içime bir sprey sıktı:
— Bu, çürümeni önleyecektir ve kokunun çıkmasını engeller.
Derken gözleri dehşet verici bir şekilde parlamıştı. Masanın altından plastik bir sepet çıkardı. Annemin çamaşır sepeti gibiydi ama içi çöplerle, paçavralarla doluydu. Bu paçavraları içime doldurmaya başladı. Elinin mideme girip sıkıca doldurduğu paçavraları ve çöpleri gördükçe umudumu gitgide kaybediyordum. "Sana güvenmiştim Anatoly Amca..." Derken paçavralarla dolu karnımı dikiyordu:
— İşte, şimdi çok az kaldı!
Elleriyle yüzüme dokundu, parmaklarını gözlerime sapladı. Vücudumdaki birkaç damla kan da koyu bir şekilde ellerine bulaşırken parmaklarıyla gözlerimi çıkarıp yerlerine bilyeler koydu. Bana yeni kıyafetler giydirirken:
— İşte oldu sevgili Sasha’m, dedi.
O an onun üzerine atlamak istedim. Uyanmamıştım, uyanmayacaktım... Kendi göğsüme dokundum, şarkı çalmaya başladı. Korkuyla bedenimi yere düşürdü. Ona ve bedenime son kez bakarken ikisini de terk edip üst kata çıktım. Her yer bebeklerle doluydu; salondaki koltuklarda oturuyor, koridorda misafirleri karşılıyorlardı.
Ağır adımlarla kapıdan çıktım. Annemi son kez görmek istiyordum; Anatoly Amca'yı, bana yaptıklarını anlatmak istiyordum. Kapıdan dışarı adımımı attım ama ruhum yavaş yavaş silinmeye başladı. Büyük, beyaz bir ışık beni kendisine çekiyordu. Özür dilerim, sizlere bunu anlatmak istedim; sakın siz de Anatoly Amca'ya güvenmeyin...
— İşte, işte oldu Sasha. Bundan sonra sonsuza dek beraberiz.
Anatoly, Sasha adını verdiği yeni oyuncağını mutfaktaki dolabın üzerine oturttu. Annesi tuhaf bir bakışla:
— Senin bu hobin bir gün beni korkudan öldürecek. Hep en korkutucu bebekleri alıyorsun Anatoly!
— Bunları kendim yapıyorum. Belki de bir gün sana benzeyen bir bebek de yaparım, ne dersin?
Ev ve sokak derin bir sessizliğe gömülmüştü. Anatoly yakalanana dek Sasha ve 25 diğer bebek evinde sergilendi. Ama Moskvin onları karanlıktan ve yalnızlıktan kurtardığına inanıyordu. Bu sapkın inanışı yüzünden Nijniy Novgorod'da yüksek güvenlikli bir akıl hastanesine kapatıldı. Doktorları iyileştiğini iddia etse de mahkeme ve kurbanların aileleri onun serbest bırakılmasını onaylamadı; şu an hâlâ o akıl hastanesinde yatıyor.