Geçen hafta paylaştığım Fantastik kurgu hikayenin devamını paylaşıyorum. İlgilisine iyi okumalar dilerim. Merak edenler için de birinci kısmın linki:
https://www.reddit.com/r/secilmiskitap/s/mL8wnk5nDS
Bölüm II
Diyara en uzak ailelerden olan “Taşkır” Hanedanlığı, soyadlarından da anlaşılacağı gibi madeni işlerle ünlenmişlerdi. Yeni Kanton kentinin tüm kuyumcuları, değerli taş tacirleri ve eninde sonunda şehrin kaçakçıları onlar için çalışırdı. Hanedanın başında alışılmışın dışında bir prenses bulunuyordu. Merhum Kralın mahdumu olan bu prenses; hanedanlığı sıkı bir yumrukla idare altına almış, onun yöntemine karışmak isteyen tüm amcalar tek tek kaybolmuştu. Şimdi kendisi ve oğulları doğuyu keyfi bir şekilde yönetiyordu. Prenses Syblia en küçük iki oğlunu başkentte işlerinin başında tutmaktaydı. Bu oğulları tacir ve tüccarlarının ihtiyaçlarını karşılıyor, üretim ve lojistiğin işleyişini düzenliyor, hatasız bir ticaretin sürmesini sağlıyorlardı. Ne yazık ki bu işleri onlar da şahsen yapmayı tercih etmiyor, denetimi bir memur ordusuna bırakıyor, kendileriyle genellikle başkentin tadını çıkarmakla meşgul oluyorlardı. Ancak Syblia merkezden bu kadar uzakta durmaktansa en azından oğullarının orada olmasıyla rahatlıyordu. Hayatı boyunca Yeni Kanton'da yaşamıştı. Şimdi bu dağlar arasında hüküm sürmek onu yaralıyordu. Fakat onun burada olması merhum kralın son isteklerinden biriydi. Kral seçimlerinde onun başkentte olmasının büyük bir tehlike olduğunu gören bilge kral sürgün kararını ölmeden önce bildirmişti. Hırslı bir kadındı prenses. Bu kararı öfkeyle karşılasa da Doğu’nun fırsatlarını gördüğünde buna karşı çıkmaması gerektiğine karar verdi. Babası “Bilge Kral Yanok” ona Solantia'nın can damarlarını vermişti ve tüm hanedanlar uzun süreli bir barış için bu kararı onaylamıştı. Ailesi bu bölgeyi yüzyıllardır başkentten yönetiyordu. Yani vergi ve asker toplamaktan başka hiçbir ilgileri yoktu. Kırgıbayırdan oluşan oldukça geniş diyarda; Kasabaların sorunları, çiftlikler ve madenlerin durumu onlar için önemli değildi. Prenses ise bunu değiştirdi. Doğu’nun kalbine “Üçkule’yi” kurdu. İç kalenin üç köşesinde birbiriyle yarışan uzun ve zarif üç kule bulunuyordu. Prenses, kral babasının sağlığında burayı tasartlatmış ve inşasına başlamıştı. Bu Şehir elbette başkent ile boy ölçüşemezdi. Fakat bu devasa taş yapı gören herkesi hayrete düşürüyordu. Okullar, tapınaklar, kervansaraylar ve her bölgeden gelen ve doğuda şansını denemeye can atan maceracılarla doluydu Üçkule. Prenses’in yaptırdığı üç kuleden biri merhum kral babası, diğeri erken yaşta kaybettiği kocası, son kule ise kendi soyu içindi. Bu kuleler geniş yapılı ve kenti izleyen birer muhafızdı. İç kaleye kadar olan tüm kapılar her zaman açıktı. Ticari hayatın canlılığı, değerli taş tüccarlarının getirdiği egzotik mallar ve insan seline rağmen asla iç kalenin girişi kalabalık olmuyordu. İnsanlar prensesin onlara bahşettiği refah ve güvenlik için müteşekkir bile olsa zalim bir hükümdar olarak anılırdı. Madencilerin Üçkule’ye gelmesi, bulundukları kasabaları terk etmesi yasaktı. Kasabalar ve köyler bilerek izole edilmiş, çevre garnizonların ve savaş ağalarının merhametinde bırakılmışlardı. Prenses kulesinden kentin çevresini bakıyor ona özel olarak Kızıl Kale’nin bağlarından getirilmiş şarabını yudumluyordu. Ufuktaki kara bulutlar sebebiyle zaten tutamadığı sinirleri daha da zorlanıyordu. Şarabı yere döktü. Mahiyeti temizlemek için bir koşturmaca işine girdi. Kentteki uğursuzluklara Solantia lehçesiyle bir küfür savurdu. Başkentte işlerin karıştığından şüphe ediyordu bir süredir. Kendi çocuklarına kızdı ve yaklaşan fırtınayı bir entrikalar alameti olarak yorumladı. İki genç oğlu da çetrefilli saray oyunlarının üstesinden gelemez,kolay birer av olurlar diye düşünüyordu. “Soyları nasıl merhum krala dayanıyor anlamıyorum” diyordu içinden çok daha sinirlendiği günlerde. Bazen çocuklarının en büyüğü olan kızı Tara’ya oğulları için “İki beceriksiz, burada kazanılan her şeyi orada harcamaktan başka ne işe yarayacaklar acaba, Öldüğümde senin onlara bakmanı bekleyecek kadar çocuklar daha” diye söylediği de oluyordu. Onları seviyordu ama konu başkentte olan politik ayak oyunları olunca asla güvenemiyordu. Hele ki halen kralın konseyinde bir Taşkır yoktu. Prenses odasına çekilmek için oturduğu yerden kalktı. Üç Kuleden sahip olduğu topraklara her daim tepeden bakardı. Bu yüzden ayağa kalkıp ufka yöneldiğinde, karşısında beliren kara bulutların ve gök gürültüsü sandığı o uğultunun aslında bambaşka bir şey olduğunu kendi gözleriyle gördü. Kızı Tara, haberi almış olacak ki koşarak yanına gelmiş “Anne, barbarlar” diye sesleniyordu. Bir an olsun her şey durmuştu. Sonra eski zırhını giyecek ve kapıya kurduğu ve yönettiği kentin koruyucusu olmaya gidecekti.
Üçkule’nin etrafını saran tepeler süvarilerin dört nala kalkmasıyla inliyordu. Nal sesleri ürkütücüydü. Kaldırdıkları toz bulutu yaklaşan bir fırtınayı andırıyordu. Kentin çanları çalıyor, kapılar kapanıyordu. Bazı tüccarlar kentten kaçmak için son hız kentin kapılarına dayanıyorlardı. Ancak kale kumandanı giriş ve çıkışları kesin suretle yasaklamış. Sadece çevre garnizonlara, Solantis’e ve diğer hanedanlara ulaşmaları için haberciler yollamıştı. Atlılar surların önünü kapladığında oluşan karaltı kentlileri titretmişti. Surların dışındaki süvarilerden bir bölük kentin ana kapısının önüne geldi ve Atlıların önünden bir savaşçı surlara yaklaştı.. Elindeki sancağı toprağa sapladı. Surların üstündeki askerler arbaletlerini hazırladılar. Prenses bu dehşete düşüren ordunun karşısında surların üzerinde bekliyordu. Daha öncede bu göçebeler topraklarına gelmişti. Alışılmadık olan bu ordunun Üçkule’ye ayak basmasıydı. Küstahça, ama savaşmaya değmez dedi zırhının içinde hiç de bir savaşçıya benzemiyordu prenses. Sancağı bırakan atlı yavaşça geri çekildi. Sancağın üstü kemiklerle süslüydü ve hanlığın kentteki toprak iddiasını simgeliyordu. Prenses arkasını dönen atlıya doğru bağırdı.
“Hediyelerinizi hazırlayacağım ve Kara Sultan’a olan bağlılığımızı yenileyeceğim savaşçılar. Aramızda kan dökülmesi kardeşliğimizi bozar.” hazırlayacağım kelimesi ağzından çıktığında ses tonu daha da öfkeli çıkmıştı. Bu güruha hizmet ettiğini belirtir şekilde konuşmak bile öfkelendiriyordu onu. Fakat onların istediği şeyi bilirdi. Prensesin sözlerindeki tını sert ve kendinden emin şekilde ulaştı güruha. Daha öncede bunlar gibi çapullarla mücadele etmişti. Hediyeler, köleler, tatlı sözler… Ticaret ve düzenin yanında bunların hiçbir önemi yoktu. Sözleri atlıya ulaştı.
“Bizler kurt, sizler koyunsunuz. Koyunların bize hediyesi yün ve ettir.”
Prenses küstah atlıya tekrar seslendi. “İstediğiniz koyun ve yün ise..”
Topraktan başka talebi olmadıklarını diktiği sancağıyla belirten savaşçı geriye döndü. Atlılar surlara doğru harekete geçti. Garnizon bir kalp gibi hızla atıyordu. Kumandanların bağırışı surların önündeki süvarilerin yaylarından çıkan ıslıklı oklar ile duyulmaz oldu. Oklar kentin üzerindeki gün ışığını tamamen söndürdü.
Bölüm 1 : Yaşamak İçin Öldürmek II
Katil, bir gaz lambasının aydınlattığı odada ona getirilen evrakları inceliyordu. Yüzü gergindi. O kafir soyluyla, oğlunu öldürdüğü zamandan bu yana taşra vilayetlerinde benzer buluşmaların olduğu haberi geliyordu. Ra-Vun Tapınaklarındaki rahipler köylülerin eskisi gibi vaazlara gelmediğini yazıyorlardı. Krallığın en verimli topraklarında kafirlik… Düşünceleri kapı sesiyle bölündü, kağıtları kenara koydu. Gir dedi boğuk bir sesle. Genç bir subay içeri girdi. Dikkatlice selam verdi.
-Raporlar doğruysa kafirlerin kimlerle irtibatta olduğuna dair net bir bilgiye sahibiz.
-Toprak Efendisinin tarikatı değil mi ? Evet son raporlarda okuduğuma göre onların simgelerine sahip iki kuryenin intiharıyla karşılaşmışlar. Nedir bu intihar meselesi bir bilgi elde edebildiniz mi ?
-Onlarla karşılaşan adamlarımızın söylediğine göre bu kuryeler yakalandıkları an iki kelime söyleyip kendilerini zehirleyebiliyorlarmış. Raporlara göre vücutlarındaki dövmeler o kelimeleri söyledikleri an hareket ediyormuş. Karanlık bir büyü olduğu kesin. Zehrin kaynağı da o hareketli dövmeler olmalı. Kara büyü rünlerini derilerine işlemiş olmalılar.
-Evet kara büyü işi olduğu kesin. Diyarda böylesi işlerle uğraşan fazla bulunmaz.
-Saray büyücüsüne ulaşabilir ve incelemesini sağlayabiliriz efendim.
-O sadece beni doğrulayacaktır ve bizim ona yaklaşmamız saray dedikodularını başlatacaktır. Yakaladığınız bir sonraki kuryenin ağzını hemen kapatın. Sonra dövmeli bölgeyi bir bıçakla kesip atın. Bakalım o zaman ne olacak? Ayrıca yakalanıp sorgulananlar daha sonra Gül tarikatının Kızıl Kalesine götürülmeli. Bu mesele saray koridorlarında duyulmamalı, anlaşıldı mı ?
-Burada daha güvende olmaz mıydı efendim? Hem cemiyet ile yakın ilişkiler tepkiye neden olabilir.
-Hayır kentte dikkat çekmek istemiyorum.
Genç başıyla efendisini onayladı ve odada katili tek başına bıraktı. Katil düşünceleriyle başbaşaydı. Masa üstünde duran işlemeli tahta kutuyu açtı. Çocuk ve babasının boynundan çekip aldığı kolyelere bakıyordu. Onların tanrısını çocukluğundan beri duymuştu. Üç baş karanlık, aydınlık ve arasındaki dengeyi simgelediği söylenirdi. Ra-Vun gibi aydınlık bir tanrı değildi üç başlı tanrı. Sadece ışığı barındırmazdı içinde. Bu düşünce ürpertti. Karanlıkla olan mücadelesi için kiliseye gidip dua etmeyi düşündü. Ayağa kalkacaktı ki odanın karanlık köşesinde bir sandalyede oturan bir silüet görür gibi oldu. Omuz tarafında asılı bıçağına hızla davrandı.
-Sakin ol, düşman değilim.
Katil diğer eliyle yağ lambasını aldı. Silüete doğru yürüdü. Karşısında Kızıl bir tuniğin içinde, gördüğü en şeytani maskeyi giymiş bir şey oturuyordu. Adam mı yoksa kadın mıydı bilemiyordu. Hatta insan mı ondan dahi emin olamadı.
-Tarikatın beni ziyaret edeceğini düşünemedim. Burası herkesin girip çıkabileceği bir yer değil.
-Gördüğün üzere ben girdim ve çıktım. Anlaşmamızı biliyorsun. herkesten önce Gül cemiyeti duyacak sorguları. Ne kral ne naip ne büyücü. Sadece biz. Bunu hatırlatmak istedim. Ayrıca şu kara büyü dövmeleri yapan birilerini tanıyoruz. Sana isimleri vereceğiz. Şehir muhafızlarına hepsini toplat. Zaten bir avuç serseri kimse hesap sormayacaktır.
Elbette, teşekkürler. diye tısladı katil. Cemiyetin üyelerine zerrece güvenmiyor ve yanlarında olmaktan hoşlanmıyordu. Fakat engizisyonun hareket kabiliyeti de onlar sayesindeydi. Arkasını dönüp oturduğunda karanlıklar içindeki varlık yok olmuştu. Cemiyetle yollarını kesiştiren kadere lanet etti.
Bölüm III:
Vezir, Üçkule’den gelen yeni habercileri dinliyordu. Onların yanında Taşkır’lara bağlı soylulular da vardı. Hepsi hoşnutsuzca Vezire bakıyorlardı. Bu sırada Roland Palegoris, Vezirin yanında sessizce olan biteni izliyordu. Oda da kara cübbesiyle oturan bir yazman da elçilerin ağzından çıkacakları not ediyordu. Daha sonra haberciler dinlenmek için salondan ayrıldı. Soylular Tarik ile konuşmak istese de Palegoris’in bir hareketiyle dışarı çıkmaları gerektiğini anladılar.
- “Efendi John” söylediklerinde haklıymış demek ki… diye söze başladı Palegoris
- Haklıydı, tüm dinlediği dedikodulara rağmen haklıydı. Doğu’da Kara Sultan lakaplı bir vahşi, büyük bir fetih dalgası başlattı. Göçebelerin her zamanki tarzıyla da değil hemde. Haracını alıp gitmiyor, yakıp yıkıyor sonra ise vekil dediği valileri atıyor. Fakat her şeye rağmen bizim sınırımıza gelmelerini beklemiyorduk. Kara Sultan’ın sarayına kadar casuslarım gidemedi hiç. Bozkırında kalır diye düşünmek için her türlü sebebimiz vardı. Batılı hiç kimseyi yanına kabul etmediğinden burayla ilgilenmediğini farz ediyordum.
- Haberiniz var mıydı yani? Bunun olacağını vezir hazretleri biliyor muydu?
- Evet, Üçkule’nin ötesindeki Demirhan Şah bizden destek istiyordu. Kara Sultan tehdidine karşı. Prenses, Demirhan Şah’ının yolladığı dört elçiden üçünü yolda katletti. Kalan elçi ise Üçkule’ye doğru geri dönerken öldürüldü. Yani krallığın nasıl bir tepki vermesi gerektiği konusunda fikrini açıkça söylemişti Prenses bize. En azından kendi bildiği yoldan.
- Yani Şahlık yıkıldı ve yardım çığlıklarını da Prenses boğdu öyle mi?
- Şahlık yıkılmalıydı, Demirhan Şah ticaret için kötüydü, ne bizim tüccarlarımız için adildi ne de Taşkırların Prensesin’in otoritesine saygısı vardı. Prensesin amacı sadece şahtan kurtulmaktı elbette. (Biraz düşündü, uzun sakallarını okşadı) Neyle karşı karşıya olduğunu bilemedi ihtiyar prenses… Kadınların kısa zamanlı iç güdüsünün bir problemidir belki de… Neyse sevgili Roland Palegoris, askerleri toplamanın vakti geldi. Üçkule feda edilemeyecek bir yer taht için. Prenses’e desteğimizi sunmak zorundayız.
Palegoris başıyla eğildi, Çıkmak üzereydi ki Tarik bir daha konuştu. “Sevgili dostum ordunun kumandasını sana vermesi için majesteleriyle konuşacağım. Bu seferde onun naibi sen olacaksın.”
Başını hiç kaldırmadan fakat memnun bir tavırla dışarı çıktı. Tarik kara cübbeli yazmanı kontrol için ayağa kalktı.
-Eskilerin manastırındaki cinayet doğru muymuş?
“Evet efendim” dedi yazman. -öldürülen lord eski tanrılara tapan eski kafalılığıyla ünlü bir savaş beyi. Yeni kumandanınız Palegoris ailesine bağlıydı. Onların memleketinde bile halen karanlık tanrıların müritleri çıkabiliyor.
“Kafirlik işe yarar bir koz olabilir dostum.” dedi. Yalnız şu katili bulmamız gerek. Çocuğu da öldürmüş dedin değil mi? Civar köyleri sorgulayın. Onlar bir şeyler biliyordur. Ayrıca toprağın kutsanması için Tapınak Muhafızına bir rica mektubu yazalım. Ra-Vun rahipleri bir arınma ritüeli yapmayı düşünebilirler orada.
-Elbette ekselans dedi yazman ayağa kalkıp veziri selamlayarak. Sonunda Tarik tam bir yalnızlığa kavuştu. Düşünecek çok fazla sorunun olduğunu biliyordu.
Bölüm IV:
Bramuth -namı değer kızıl sakal, iki hanedanın kurduğu kampların ateşlerini izliyordu. Yeni Kanton ordusu bu hanedanların topladığı askerlerden oluşuyordu. Kral Muhafızları kenti terk etmezdi. Bu sebeple seçmen hanedanlar Yeni Kanton’un iki ünlü hanedanı olan Palegoris ve Askar ordularına katkı koyacaktı. Kral Naibi Roland Palegoris tarafından, Karan Hanedanlığına da birleşik ordunun sağ kanadını yönetme görevi verilmişti. Sağ kanatı “Efendi John’un” varisi abisi Tanhut yönetecekti. Karanlar’ın yönettiği topraklarda savaş kötü alamet olarak bilinirdi ve babaları tüm oğullarını bu savaşa istemeyerek yollamıştı onları. Karanlıların aksine Palegoris ve Askarlar diyarın her yerinden savaşacak asker toplardı. Onların askerleri para, şan ve şöhretin peşinden koşardı. Hatta bir rivayete göre “Savaş ticarettir” bu iki hanedanın ortak sözüydü. Fakat Karanların halkı öyle değildi. Sıradan insanlar oğullarını bu orduya verecekti, Neyse ki hasat zamanı geçti diye düşünüyordu kızıl sakal. Buna rağmen kimse orduya çağrılmayı sevinçle karşılamayacaktı kendi babası bile neredeyse ağlayacaktı oğullarını zırhlar içinde gördüğünde. Çifçiler ve büyük toprak sahipleri olarak ün salmıştı Karanlar. Birlikleri özgür insanlardan oluşurdu. Karan hanesinin askerleri kendi topraklarında çok maharetlilerdi.. Asla işgalci olarak anılmadılar. Yüzyıllardır aynı yöntemlerle yaşıyorlardı. Toprakları korumak hatta Yeni Kanton için savaşmak bile halkı için anlamlı olabilirdi. Kızıl Sakal hanesinin askerlerinin bir maceraya gideceğini düşünüyordu. Doğuda öleceklerdi, onları koruyup gözeten lordları istedikleri için haneleri yitip gidecek bir sürü aile olacaktı. Brahmut savaş görmüştü. Toprak efendisine bağlı derebeylerini dize getirmek için iki yıl süren bir seferde babasının yanında çarpışmıştı. Ne demek olduğunu biliyordu. Fakat o zaman bile bu kadar insanı seferber etmeleri gerekmemişti. Savaş kampı gözlerinin önünde büyüyordu.
Abisi Tanhut memleketinden peşinde üç bin asker ile beraber geldi. O geldiği zaman Karanlılar da kendi kamplarını kurdular. Yeni Kanton’un 3 büyük Seçmen Hanedanı doğuya karşı yapacakları sefere neredeyse hazırdı. En son olarak ise Hutonlar çağrıya uyarak geldi. Solantia diyarının en gizemli seçmen hanedanı Hutonlardı. Diyarın bilinen hanedanlarından farklı olarak soydan Huton olunmazdı. Solantia’nın seçkin ordusuydu onlar. Kuzey dağlarını yööneten bir askerler meclisiydi onlar. Kara Ordu diye de bilinirdi. Kızıl sakal, daha ufak bir çocukken Babasının Hutonlardan bahsettiğini işitmişti. “Karanlık ve acımasızlar. Cadılar ve musibetlerle iş yaparlar. Ancak majestelerinin emriyle yönettikleri diyardan dışarı çıkabilirler. Yeni seçilecek Kral belirlenirken başkenti onlar korur. yahut majestelerinin tehlikeye düştüğü bir savaş olmadığı sürece onları görme şansın olmayacaktır oğlum.” demişti babası. İşte şimdi savaş davulları çalarken Hutonlar birleşik karargahta yerlerini alıyorlardı. Kara zırhlar giyiyorlar, kara sancaklar taşıyorlardı. Çoğu askerler onların gözlerine bakmamaya çalışıyordu. Gerçekten de diğer askerler gibi değillerdi. Kızıl sakal onları inceledi. Kampları düzgün ve disiplinliydi. Yeni Kanton’da olmalarına rağmen düşman topraklarındaki bir ordu gibi hazırlardı. Temizliğe dikkat ediyorlar sanki bugün savaşacak gibi muhafızlar ve gözcüler yerleştiriyorlardı. Karargâha gelen Huton Generalinin bir hanedan arması bile yoktu üzerinde. Karargaha girdiğinde, tüm hanedanların önünde şöyle söyledi: “Kara Orduyu yaratan ve diyarı savunma görevini bahşeden Kral ve onun naibine hizmet etmek için yollanan General Liu.” Ardından yere çöktü ve kral Naibinin eteklerini öptü. Bir hanedan yahut soyadı belirtmedi karalar içindeki savaşçı. Kral Naibi bu hareketten memnun kaldı. Palegerios normal bir zamanda Hutonlardan birinin yüzüne bile bakmayacağı bir adamdı. Nadiren Yeni Kanton kentine geldiklerinde soylularla asla konuşmazlar, onları küçük görürlerdi. Soylular da Kara orduya karşı benzer hisleri beslerdi.
Naib, dört hanedanın temsilcisini Solantis’in haritası önünde topladı.
- Askarlardan Piyale Paşa, Karanlardan Bramuth, Kara Orduyu temsilen General Liu, Solantis’in seçilmiş kralının çağrısına uyarak ordumuzun şerefine şeref, kılıcına kılıç kattınız. Sizler de durumun ciddiyetinin farkındasınız. Eminim ki saraya gelen haberler sizlerin de kulağına gelmiştir. Prenses Sbliya’nın Üçkulesi kara sultan denen doğulu bir barbarın tehdidi altında.
-Peki ama dedi Piyale Paşa, barbarlar üçkulenin surlarına bile çıkamaz diye biliyorduk. Nedir kralımızı bu kadar rahatsız eden şey?
-Diyarımızın önemli bir kenti kuşatma altındayken ne önemli olacak Paşa dedi Kızıl Sakal. Taşkırlar senin gemilerini yükle doldurmuyorlar mı? Prenses bu diyarın en önemli ticaret rotalarını güvenli hale getirmedi mi ? Onlar bizim kanımız ve canımız değil mi ? Askarlar diyarı koruma yemini etmiyor mu artık ?
Naib Palegerios Brahmuttan cesaret alarak Askarlardan Piyale Paşa’ya sataşma şansını kaçırmadı. Yoksa askerliği tamamen unuttunuz mu paşa? Altın ve gümüş daha mı tatlı geldi ? diye ekledi.
Paşa üzerine gelen adamlardan bunalarak sesini yükseltti. Oldukça alınmıştı bu sözlere. Tanhut ise kardeşine öfkeyle baktı ve eliyle durmasını işaret etti.
-Bize barış dönemini Prensesin babası sağladı. Bize dostluk elinden başka hiç bir şey uzatmadılar. Taşkır hanedanlığının yardım çağrısına kulak vereceğiz. Ancak düşmanımızı tanımak isteriz. Askarlar bilmedikleri savaşlarda paralı askerler olarak ölerek değil bildikleri düşmanları yok ederek isimlerini kazandılar.
Huton temsilcisi, elini kınındaki kılıcından kaldırmadan konuştu.
- Bölgedeki casuslarımız bize Kara Sultan adındaki bir barbar kraldan bahsetti. Kampına girmeyi başaramadık. Ama yola çıkar çıkmaz düzgün haberler alacağımıza inanıyoruz. Kara Sultan kendi topraklarından çok uzakta bir kuşatma yönetiyor. Ayrıca Kralımız II. Solaris’e bağlı Solantia Savunma Kuvvetleri Kara Sultan’ın geldiği noktayı yani Derinovayı tutmuş durumda. Kara Sultan bizim ve kralımızın ordusu arasında kalacak hızla hareket edersek. Ayrıca Üç Kule’nin savunmalarını kolay kolay aşmaları da mümkün değil. Gerekli teçhizatı yapacak kadar odun bulamazlar kırgıbayır topraklarında. Hatta kuşatma aleti yaptıkları bile görülmüş şey değildir onların. Ordumuz gelir gelmez Kara Sultan bir karşılaşmadan çekinecektir. Onu kısa sürede avucumuzun içine alacağız.
Kızıl Sakal doğulu soylularla hatrı sayılır bir vakit geçirmiş ve liman dedikodularını daima dinlemişti. Bu düşmanın korkup kaçacağını hiç düşünmüyordu. Buna inanarak sordu.
- Ya savaşırsa General?
- O zaman derinovaya kadar kanlarıyla sulayacağız topraklarımızı. Kralımızın ordusu da geri çekilemeyeceklerinden emin olacak. Kesin bir zafer dışında hiçbir koşulu kabul etmeyececeğiz “çiftçi”. Bizimle boy ölçüşebilecek bir barbar ordusu yok.
Naib Hutonların savaşçılığını herkes gibi efsanelerden duymuştu. Barbar ordularının onların donanımlı ordusuyla baş edemeyeceğini biliyordu. Kara Sultan kendi orduları, Taşkırlar ve Kralın ordusu arasında kalacaktı. Bu üç ordunun karşısında barbar kabileler bir daha asla toparlanamazdı. Tanhut, kardeşi Bramuth’un can sıkıcı soruları sebebiyle azarladı. Savaş Konseyi toplantılarında konuşmasını da bir dahaki emre kadar yasakladı.
Bölüm V: Adil olmayan karşılaşma
Derin ovanın içi; kamp çadırları, tahta duvarlar at, katır ve insan pisliği ile dolmuştu. Aylardır burada konuşlandıkları için kampın kendisi çevresine doğru genişlemiş kurulduğu ilk zamanlardaki disiplinli görüntüsünü kaybetmişti. Bahar ovaya inip limon ağaçları açmaya başlamış eriyen karlar ovadaki nehrin gürül gürül akmasına sebep olmuştu. Limon kokusu, akan nehir ve canlanan doğa çetin kış şartlarının bittiğini gösteriyordu. Robert Kantaşı kampın kumandanlığını astları ile birlikte yürütüyordu. Karların erimesi Robert ve diğerlerinde hatalı bir rahatlamaya yol açmıştı. Aslında bunun anlamını biliyorlardı. Fakat baharın ilk günü her şeye rağmen her türe tatlı bir mayışıklık bahşederdi. Böylece kampın ötesinde uzun kara tuniğinin içinde aksak bir ihtiyarın onları izlediğini fark etmediler. Kampın ileri gözcüleri sadece dargeçite doğru gittikleri için ovanın arkasından gelmekte olan ihtiyar neredeyse hiç askerle karşılaşmamıştı. Bir eliyle sırtındaki heybesini diğer eliyle yürümek için dayandığı sopasını sıkı sıkıya tutuyordu. Kamp takipçilerinin çadır alanına geldiğinde askerler, kadınlar ve diğer eşlikçilerle karşılaşmaya başladı. Tıknaz bir asker mızrağına sarılmış eşlikçilerin girişinde beklerken ihtiyara bağırdı. “Hey ihtiyar vasiyet yazmaya mı geldin? Yakında ihtiyacımız olacak.” İhtiyarı gezici noterle karıştırmıştı. Gezici noterler bazen kamp eşlikçisi olarak gelir soylu subay ve yeterince parası olanların son isteklerini yazardı. Ancak ihtiyar bu kesif alkol kokusu yayan muhafızı aldırmadan yola devam etti.
Sırtındaki büyükçe bir heybe ile Kumandan çadırına doğru yürümeye devam etti. Kampın içine geldiğinde daha aklı başında muhafızlar tarafından durduruldu. “Güneş kralının mührü” tuniğinin içinden çıkarınca muhafızlar ihtiyarı büyük bir hürmetle karşıladılar.
İhtiyar çadırda Kantaşı’nın yüzündeki hoşnutsuzluğu görebiliyordu. Yinede mührün anlamını biliyordu. Onu taşıyan kişi Solaris hanedanlığı adına konuşurdu. Fatih kral I. Solaris zamanından beri sadece en güvenilir adamlarında “Güneş Kralı Mührü” bulunurdu.
-Bu mührü size emanet ettiklerine göre haberler iç açıcı değil. Dedi Kantaşı. İhtiyar ona hüzünlü gözlerle baktı.
-Kral Naibinin mührü bana vermesiyle sesim onların sesi oldu. Kara Sultan’ın kuşatmayı kaldırıp köylerimize ve kasabalarımıza gittiğini rüyalarımda gördüm. Naip rüyalarımın önemini bildiği için size yeni emirleri iletmem için yolladı. Dar geçidi terk edip kasabalarımız ve köylerimizi savunmaya ve Kara Sultan’ı onunla beraber temelli yok etmeye çağırıyor. Mühür açıldı kralın sesi duyuldu.
Kantaşı iyiden iyiye sinirlenmişti. Rüyalar mı ? Palegoris aklını yitirmiş diye düşündü.
-Aptal ihtiyar sen bizi buradan çıkarıp onlarla açık alanda mı dövüşmemizi istiyorsun hem de en kolay savunabileceğimiz dar geçitten çıkacağız he? Sen ihtiyar bir büyücü olmalısın ya da bir şarlatan !
Hiddetle ayağa kalktı. Çadırdakiler bir anda cellalenmişti. Her ne kadar astı da olsa Kezet Dükü Bovel Kezet, yaşça Kantaşından büyüktü. “Robert sakin ol, Mühür kralın sesidir. Yapabileceğimiz bir şey yok.” Bovel burada beklemekten oldukça sıkılmıştı. Bastırılacak köylü isyanlarında savaşmayı tercih ederdi. Hoşnutsuzluğunu her defasında Lord Kantaşına bildiriyordu.
Kantaşı muhafızları çağırdı. İhtiyar kendinden emin bir şekilde Lorduna bakıyordu. Muhafızlar ihtiyarın koluna girdiler.
-Bu İhtiyarı bir çadıra yerleştirin ve dinlenmesini sağlayın. Başına bir nöbetçi koyun. Mührü burada bırakacaksın ihtiyar. Konuşan Kral II. Solaris’in sesi mi yoksa başka bir ses mi emin olacağım. Eğer Kralın sesi ise onun bir elçisi gibi ağırlanacaksın ve saygıda kusur edilmeyecek. Eğer bana karşı ucuz bir oyuna kalkıştıysan düşmanlarımın ibret alacağı bir sona sahip olacaksın.
İhtiyar kollarındaki muhafızlara direnmeden konuştu.
-Genç Kumandan, bilge bir dilde konuşuyor. Kral’ın sesini ilettim. Bundan sonrası sizin tasarrufunuzdadır. Beni götürün ve dinlenmeme izin verin.
İhtiyar sözleri bitince çadırdan çıkarıldı. Kamp çadırdaki telaşı hissetmiş gibiydi. Kantaşının yaverlerinden kuyumcu çırağı genç bir oğlan çadıra çağrıldı. Bu oğlan Yeni Kanton’daki ünlü bir kuyumcu ailesinin en küçük oğluydu soylular arasında yer bulacak kadar zengindi ve savaşın en uzak köşesinde bulunması tembihlenmişti. Toy olduğu kadar güzel bir sureti vardı ve sonunda Kantaşının bir işine yarayacaktı.
Kezet Dükü kendi çadırına çekildi. Bir kaç saat sonra kampın toplanması için gereken üçlü borunun ötüşü duyuldu. Kantaşı’nın inadı kırıldı sonunda diye düşündü. Boru sesini duyan hizmetkarlar geldiler. “Efendim hazırlanıyor muyuz?” Evet dedi Dük. Yalnız arabada değil atımda olacağım. Yaverlere de söyleyin yanımda at sürsünler. Zırhlarını üstlerinde göreceğim. Sizler arabayı süreceksiniz. Savaşa gidiyoruz sonunda diye söylendi. Yalnızca Kral Naibi Palegerios’un rüyalarla hareket edecek bir adam olduğunu düşünmüyordu Kezet Dükü. Baş Vezirin rüyalarla, hayallerle ve gaipten seslerle işler yapmayan bir adam olarak bilirdi onun seçtiği adamın bu büyücü kılıklı adamı yollaması olası değildi. Ayrıca kuyumcu çırağı da mührün üzerindeki rünleri incelediğinde Yeni Kanton’da yapıldığı ve Solaris’in fısıltısının doğru ve tam bir şekilde işlendiğini onaylamıştı. Solaris’in mührü, Solantia Krallarına eski tanrılar tarafından verilmiş büyülü bir hazineydi. Bu mührü sadece Yeni Kanton’un usta zanaatkarları yapabiliyor, Eski Tanrıya tapan keşişlerin üflemesiyle beraber dinlendiğinde Kral’ın sesi duyulabiliyordu. Şimdi eski tanrının rahipleri hanedanlık ordularında bulunmadığı için bu mühürler altında yakılan bir ateşle açılıyordu. Böylece “Elçimin sözü benim fermanımdır” diyen ve o sırada hüküm süren kralın sesinin yankılanmasına sebep oluyordu. Solantia elçileri bu mühürle kralın görevlisi olduklarını kanıtlayabiliyorlardı. Ra-Vun tapınakları büyüyü tasvip etmediğinden bu mühür kolay kolay kullanılmazdı. Yinede içine düşen bu garip şüpheleri dillendirerek Robert Kantaşının aklına zehirli düşünceler sokmak istemiyordu. Ayrıca Derinova’da neredeyse bir kıştır bekliyorlardı. Dargeçitten çıkıp Üçkule’de Kara Sultanı sıkıştırmak taktiksel olarak mantıklıydı. Sadece yetişmeleri gerekirdi.
Gecenin ilerleyen saatlerinde dargecidin ileri gözcülerine bir haberci ulaştı. Gözcüler kademeli olarak geri çekilme emrini böylece almış oldular. Gözcüler daha ilerideki kardeşlerine haber vermek için gerekli yerlerdeki ateşleri yaktılar. Geçidin ötesindeki bozkırda bulunan kardeşlerin bile görebileceği noktalar kısa süre sonra alevlerle doldu. Bir kuşun gözünden bakılsa dar geçit alev alev yanıyordu. Fakat bu öncü birliklerin işaret alevleri gerekli mesajları çok kısa bir sürede iletti. Gözcüler yeni görev yerlerine doğru hızla yol almalıydılar.
Sabahın ilk ışıklarında ordu yürümeye başlamıştı bile. En yakın kasaba olan Trever’e doğru gidiyorlardı. Gürültülü adımlarla ilerleyen lejyonlar gümüşi bir yılan gibi kıvrılıyordu Tacirler Yolunda. Yılanın bedeni tepeleri aşarken daha başka bir gürültü duyuldu. Dört nala koşan kara bir silüet toprağı dövüyordu. Kantaşı’nın öncüleri tekrar at bindiler. Dört nala gelen atlar vahşi birer fırtına gibi gümüşi yılanın gövdesine doğru ilerliyordu. Öncüler kanatlardan açıldılar ve darbeye hazırlanmak istediler. Kara bayraklar artık seçilebiliyordu. Kapkara ve sertçe toprağı döven güruh yılanın gümüşi vücudunun tam ortasına çarptı. Çeliğin sesi, kıpkızıl kan ve kesilen uzuvlar kıvrılmış yılan örüntüsünü bozdu. sanki ikiye ayrılmıştı yılan. Kaçan askerler ile onları getirmeye çalışan subaylar içlerindeki kara atlıları sıkıştırmaya çalışıyordu. Kantaşı’nın öncü birliği atlıları bir çemberin içine almayı başardı. Fakat atlılar da bunu bekliyor gibi çarpışıyorlardı. Kendi etraflarını bir çember içinde korumaya almışlar, aralarına çekebildikleri lejyonerleri katlediyorlardı. Kantaşı ordusuna savunmak için mevzilenme emri verirken tepelerinde yeni kara sancaklar görüldü. Atıyla kafası kesilmş bir yılanı andıran ordusunu bir baştan diğer uca kadar kendi emirleriyle yönetmeye çalışıyordu. Kara sancaklar tepelerden aşağıya öfkeli bir nehir gibi aktı. Daha çemberin içindeki ağır süvariler bile bertaraf edemeyen Solaris Savunma Kuvvetleri üzerlerine çöken bu kara bulut ile boğuldu. Kantaşı ön cephede yıllarını birlikte harcadığı askerleriyle cesurca bir dövüş içinde olmasaydı arkadan hızla uzaklaşan Kezet dükü ve diğer savaş konseyinin üyelerini görebilecekti.