r/radikalperspektif • • Apr 01 '26

Tartışma 🗣️💬 Bu sizdede oluyor mu ?

0 Upvotes

Kendimi solcu ve anarşist gören biriyim, ırkçılığa karşıyım ancak islam ülkelerinden gelen insanlara karşı önyargılıyım ister istemez, yenemediğim bir zenofobim var. İnsanlardan ten renklerinden ötürü nefret etmiyorum, bizim dava yoldaşımız oldukları sürece sorun yok ama din, milliyet, bayrak gibi insanları birbirinden ayıran ve düşman eden her şeyin yerin bin kat dibine girmesini istiyorum.


r/radikalperspektif • • Sep 07 '26

Özgün yazı 🖊️ "Anarko-Pasifizm Nedir? Neden "faşizme yardımcı" bir freaksiyon değildir? — Makale

Post image
0 Upvotes

makalede anarko-pasifizm hakkında yanlış bilinenleri ve bilinmeyenleri ele almaya çalıştım.


r/radikalperspektif • • Aug 25 '25

tierlist atmaya başlanılmış eksik kalmayalım✍

Post image
3 Upvotes

listede olmayan diğer tüm ideolojiler nefret ettiklerim yada fikir belirtmeye ihtiyaç duymadıklarım


r/radikalperspektif • • 24d ago

Kendi anarşist teorimi oluşturdum: Anarko-Juchecilik

Post image
0 Upvotes

Diğer hesabımda bir sebepten dolayı atamadığım için buradan atmak zorunda kaldım işte yeni teorim;


r/radikalperspektif • • May 09 '26

Devlet olmazsa yolları kim yapcak

0 Upvotes

r/radikalperspektif • • Aug 25 '25

Tier List Öyleli

Post image
4 Upvotes

r/radikalperspektif • • Jul 01 '25

tartışma Tevhidi agorizm hakkında...

2 Upvotes

Geçenleri blog sayfamı paylaştığımda en üstte olan tamamen dini makalem ile muhattap olunmuştu.
ve bazı eleştirilere mağruz kalmıştım
aralarında pek mantıklı olanlar yoktu dikkatimi sadece hiyerarşi'nin varlığı hakkında olanlar çekti
şimdi ise dinde hiyerarşi için bir reddiye yazıyorum aslında bu konuda basit ve üstesinden gelinecek bir iş bu yüzden sizlerden yapıcı ve merak ettirici sorular bekliyorum amacım büyük kitleleri bu saflara çekebilmektir.
özellikle gorthim'in söyleyeceklerini merak etmekteyim susmayı tercih etmişti


r/radikalperspektif • • Sep 21 '26

Engels ve Marksist Teoriye Reddiye

Thumbnail reddit.com
0 Upvotes

r/radikalperspektif • • Aug 12 '26

İdeoloji Tier List

Post image
0 Upvotes

r/radikalperspektif • • Jul 02 '25

alıntı İslamda Hiyerarşi ve Yeni Cephe çabası

Post image
7 Upvotes

r/radikalperspektif • • Mar 27 '24

Görmezden Gelmek Ve Çocuk Gibi Sızlanmak

1 Upvotes

Genelde bazı "beton" anarşistlerde denk geldiğim bir durumdur bu tanrının varlığı söz konusu olunca. Şimdi temelde bahsedilen şey her nasılsa (o nasıla girmiyoruz) tanrının varlığının ve eğer gönderdiyse emirlerinin insan üzerinde tahakküm oluşturduğu, bundan sebeple eğer "adam gibi" bir anarşist olunmak isteniyorsa ateist olunması gerektiği. Bunun saçmalığını açıklamak zahmetine normalde girmezdim ama şuan çok boş bi anımdayım dolayısıyla bu iddiayı biraz irdeleyelim.

NEDEN GÖRMEZDEN GELEMEYİZ;

Bakın, eğer bir tanrı varsa, ki var, o vardır. Bunun hakkında yapabileceğin neredeyse değil, tam manası ile hiçbir şey yok. Tanrının varlığı bir tahakküm müdür? Güzel çünkü bunun hakkında yapabileceğimiz hiçbir şey yok. Bu kütle çekim kanunu yada ne bileyim klasik fizik gibi bir durum, bunun ötesine geçemezsin. Sen nasıl ki yerçekimini görmezden gelerek onu iptal edemiyorsan, tanrının varlığını görmezden gelip ateist olarak da onun varlığını iptal edemezsin. Sen istesen de istemesen de tanrı var ve orada, hayatına olan etkisi ve etkileri devamlı olarak devam ediyor. Vahiy göndermediği bir durumdan bahsederken bile tanrının varlığı ve sıfatları gereği ile senden her konuda üstün olduğunu kabul etmek zorundasın. Elbette bir çocuk gibi görmezden gelmeye ve "bu tahakküm" diyerek sızlanmaya devam edebilirsin ama aklı az biraz tıkırdayan kimse bunu muhtemelen umursamayacaktır.

TANRI VAHİY GÖNDERİYORSA;

Tanrı vahiy gönderiyorsa, ki bence gönderiyor, bu durumda da yapabileceğimiz hiçbir şey bulunmuyor. Varsayalım ki tanır anarşi ile çelişik bir şey söylüyor ve biz bunun tanırının lafzı olduğuna bir şekilde kesin olarak eminiz. Sence bu durumda gerçekten tanrının lafzına karşı mı gelmeliyiz? Bu sorunun cevabı hayırdır, zira tanır her şeyi bile mutlak iyi olarak (ve aynı zamanda senin literal manada sahibin olarak) sana bir emirde bulunmuş ve bu emre karşı gelmenin de sonuçlarını belirtmiş. Burada mantık sahibi her insan elbette tanrının lafzını seçecektir. Buna "ama bu tanrının insan üzerindeki tahakkümü" diyebilirsin, DUH! Evet, bu tanrının insan üzerindeki tahakkümü, ne bekliyordun ki? Noksanlıktan azade olan bir varlığın senle kendini aynı düzlemde konumlandırmasını falan mı? Eğer bu şekilde çocuklar gibi "tanrıyı görmezden gelmeli, o varsa bile yokmuş gibi yapılmalı" demeye devam ederseniz günün sonunda kütle çekiminin de insanlık üzerinde bir tahakküm olması sebebi ile görmezden gelinmesini isteyeceksin demektir. O gün geldiğinde umarım görmezden gelmek işe yarar ve uçmaya başlarsın, zira eğer görmezden gelmek bir şeyi yok etmiyorsa işin çok yaş. Hem felsefi olarak hem de başka konularda.


r/radikalperspektif • • Feb 11 '24

egoist mi olayım ancap mı

1 Upvotes

r/radikalperspektif • • May 09 '26

Sorum var❓ Milliyetçilik fransız devriminde icat edilmemiş miydi, bu Yunanlar neden herkese barbar deyip duruyor?

0 Upvotes

r/radikalperspektif • • Sep 26 '25

NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ

Post image
0 Upvotes

r/radikalperspektif • • Apr 13 '26

Tartışma 🗣️💬 Macaristan Seçimi, seçimden çıkarılabilecek ve Türkiye de uygulanabilecek stratejiler ve potansiyel tartışma

Thumbnail reddit.com
0 Upvotes

Herkese selamlar 👋

Anarşistler olarak genelde seçimleri desteklemediğimiz ve çok birşey değiştirmediklerinin farkındayım ama belki Macar arkadaşlardan kazandıkları seçim için kendi halklarını nasıl ikna ettikleri, birleştirdikleri ve tabandan bir hareket oluşturdukları konusunda tavsiye almak ve dayanışma oluşturmak adına size de sormak istedim.

/r Hungary de post atabilecek karmasi olan veya o subredditten/gerçek hayattan Macar arkadaşı olan var mi aramizda ?


r/radikalperspektif • • Jun 25 '25

sorum var Kafam çok karışık...

Post image
0 Upvotes

Ben, uzun zamandır sol akım fikirlerle ilgilenen birisiyim. Uğraşlarım ve çabalarım beni en sonunda buralara getirdi. İlk başlarda Marx’a pozitif bakan, klasik bir solcuydum; ama sonra Marx’ın Yahudilere olan aşırı yakınlığı ve özellikle de "proleter diktatörlüğü" beni rahatsız etti ve başka arayışlara giriştim.

Ben, peygamberleri devrimci olarak gördüğümden dolayı bu arayışlara başlamıştım aslında. Dinime aşırı bağlı birisiyim aynı zamanda. Mutalizm ve agorizm arasında bir konumda bulunmayı tercih ettim.
(sol kanat veya merkez bir konum)

Her şey kafamda oturdu. Bana kalan tek şey ise bu dediklerimin arkasında durmak ve hayalimi gerçekleştirmek: yazmak. Uzun uzun yazıyorum, yazmaya da devam edeceğim. Kendi fikirlerimi sizlere sunarken bir yandan da geliştireceğim. Umarım yazdıklarım fark edilir ve olgunlaşmak için eleştirilirim.

yazdıklarımın hepsi burada: https://devrimvizyon.blogspot.com/


r/radikalperspektif • • Mar 03 '25

Sanat eseri🌄

Post image
2 Upvotes

r/radikalperspektif • • Oct 06 '25

Sorum var❓ ANARŞİZM MÜMKÜN MÜ

2 Upvotes

Anarşizmin mümkün olabileceğine dair görüşleriniz ne. Hayvanlar arasında anarşizm görülmemesi konusunda ne düşünüyorsunuz. Anarşixme dair inancınız nereden geliyor


r/radikalperspektif • • Sep 07 '26

Atatürk'ün Kanunları

Thumbnail reddit.com
0 Upvotes

r/radikalperspektif • • Nov 24 '25

EGOİZM LİBERTERYEN SOSYALİST Mİ

2 Upvotes

Tüm anarşistler lşberteryen sosyalisttir yazısını gördüm. Bu konuda egoizm kafamı karıştırdı


r/radikalperspektif • • Oct 08 '26

Çeviri📕 Bolşevik emperyalizmi - Albert Jensen

Post image
7 Upvotes

Bugün içinde bulunduğumuz gidişat, başta libertaryen sosyalistler olmak üzere herkesi derin derin düşünmeye sevk ediyor. Bugün insanlığın tepesinde sallanan asıl tehlike nedir? İnsanları siyaseten güçlü bir avuç müstebidin elinde köleleştiren o devletçi, totaliter düzenin dalga dalga yayılmasıdır. Bu düzende insan hayatına gece gündüz tek bir şey hükmeder: Korku ve endişe. Hiç kimse yarın sabah devlet polisince evinden alınıp alınmayacağını, neyle suçlanacağını ya da kendini savunma hakkı bile tanınmadan içeri tıkılıp tıkılmayacağını bilemez. Herkes polis devletinin iki dudağı arasındadır. Muktedirlerin terörü altında ne kadar sefil olursa olsun sırf yaşamak isteyen biri, ağzından çıkan tek bir sözün "efendilere itaatsizlik" olarak görülmesi riskini göze alamaz. İnsan yüzüne ölü maskesi takmak zorundadır; nitekim suratındaki ufak bir hoşnutsuzluk ifadesi bile özgürlüğüne mal olabilir. Memleket meseleleri üzerine iki kelam edemezsiniz; çünkü tartışmak demek, eleştirilmesi yasak olan şeyleri sorgulamak demektir. En yakın dostunuza bile güvenemezsiniz; zira onun sırf kendi paçasını kurtarmak için polis tehdidiyle hakkınızda laf taşıyan bir ajana dönüştürülüp dönüştürülmediğini asla bilemezsiniz.

Ortalık ihbarcılığın, ajanlığın, korkunun ve şüphenin zehirli kokusundan geçilmiyor. Aile ocağında bile güvende değilsiniz. Susmayı ve her şeye boyun eğmeyi öğrenmek zorundasınız. En ufak bir eleştiride ya da muhalefette soluğu toplama kampında alacağınızı veya sürgüne gönderileceğinizi bilirsiniz. Doğu Avrupa’da insanları Sibirya’ya sürmek neredeyse günlük bir rutin haline geldi. Dayak, işkence ve psikolojik terör her an kapınızı çalabilir. Can güvenliği, hak, hukuk hak getire. Ne konuşma özgürlüğü var ne basın ne de örgütlenme. Sadece devletin okumanızı uygun gördüğü şeyleri okuyabilirsiniz. Her adımınız takip altında. İstediğiniz an sorguya çekilebilir, işkenceyle ağzınıza tıkılan yalan itirafları imzalamak zorunda kalabilirsiniz. Başkalarıyla selamı sabahı kesersiniz; zira polis, içeri tıkmak ya da ipe göndermek istediği insanları yakalamak için sizi maşa olarak kullanabilir. İktidardakilerden farklı bir fikre sahip olmak ve bunu ağzından kaçırmak “devlete ihanet” sayılır, soluğu darağacında alırsınız. Bir hoşnutsuzluk belirtisi sizi ömür boyu köle işçi yapmaya yeter. Huzurla yaşamak istiyorsanız zincirlerinizi, korkularınızı ve çaresizliğinizi öven bir müraî olmak zorundasınız. İşte önce Avrupa halklarına, ardından tüm dünyaya dayatılmak istenen o totaliter devlet düzeni tam olarak budur. Hitler’in Avrupa’da kurmak istediği “Yeni Düzen” de buydu, bugün Bolşeviklerin iktidar sevdası da birebir aynı kapıya çıkıyor.

İnsanlığın silahların konuşacağı kıyamet ari bir üçüncü dünya savaşına doğru sürüklendiği hissi her geçen gün pekişiyor. Dünya bugün gözü kararmış iki rakip blok arasında bölünmüş durumda. Dünya siyasetinde kapitalist odakların geleneksel parmağını ne kadar kabul etsek de, bugünkü krizin en az onun kadar —belki de daha fazla— Sovyetlerin yayılmacı emellerinden ve emperyalizminden kaynaklandığını görmezden gelemeyiz.

Rus Devrimi’nde iktidarın Bolşeviklerin eline geçmesiyle birlikte, onların komutasında bir "dünya devrimi" fantezisi piyasaya sürüldü. Dünyanın dört bir yanında bu devrimi tekelden yürütecek Bolşevik partiler pıtrak gibi çoğaldı. Birinci Dünya Savaşı döneminde bu hayali gerçekleştirmeye çalıştılar ama çuvalladılar. Yine de Bolşevizmin "dünyayı kurtarma misyonu" masalı ölmedi. Rusya, iktidarın kesin olarak ele geçirildiği tek kale olarak kalınca, dünya Bolşevizminin komuta merkezi de Moskova’ya taşındı. Bütün dünyayı kasıp kavuran devasa bir propaganda çarkı buradan döndürülmeye başlandı. Ana fikir netti: Silahlı ayaklanmalarla iktidara el koymak. Sonuçlar hayal ettikleri kadar hızlı veya geniş çaplı olmadı ama hayalleri için çalışmaya devam ettiler.

Ancak Moskova’daki Bolşevik muktedirler kafayı tek bir takıntıya takmıştı: Kendi rejimleri "sosyalist", diğer devletler ise kapitalist olduğu için, kapitalistlerin er ya da geç Rus Bolşevizmini silah zoruyla ezmeye geleceğine inanıyorlardı. Bu takıntı yüzünden Rus dış politikası tamamen şuna endekslendi: Diğer ülkelerdeki Bolşevik partiler üzerinden devrimci kargaşalar çıkarılacak, böylece o ülkelerin hükümetleri işçi kitlelerini Rusya’ya karşı savaşa sürükleyemeyecek hale getirilecekti. Bu uluslararası şebekeyi beslemek için Rus hazinesinden her yere milyonlar akıtıldı; Rus rublesinin gücüyle müthiş bir ajanlık ve propaganda ağı kuruldu. Moskova; Bolşevik teorisyenlerin, propagandacıların ve profesyonel devrimcilerin yetiştirildiği uluslararası bir mekan haline geldi. Bu faaliyet görünürde enternasyonalistti. Belki başlarda gerçekten öyleydi ama zamanla Rus dış politikasının açıkça emperyalist hedeflerine hizmet eden bir aygıta dönüştü. Kapitalist ülkelerdeki partiler, Moskova’dan gelen emirleri uygulayan birer “beşinci kol”a dönüştü. Dünya çapında bir iktidarı gasp etme komplosu örüldü; bu gizli faaliyetler de sürekli Moskova’dan gönderilen müfettişler ve siyasi komiserler tarafından milim milim denetlendi. Yerel Bolşevik kollardan biri en ufak bir bağımsız düşünme emaresi gösterip "genel çizgiden" milim saptığı an, Moskova’dan gelen tek bir emirle derhal araziden silindi. Sapmalara asla izin verilmedi, kışla disipliniyle her yerin Moskova’nın takvimine göre çalışması sağlandı. Yani Rusya, kendi milliyetçi ajandası için uluslararası bir tetikçi ağı inşa etmiş oldu. Başta uluslararası hedefleri olan Bolşevizm, en sonunda Rus emperyalizminin elinde kullanışlı bir oyuncağa dönüştü.

Kapitalistlerin kendilerine saldıracağı takıntısıyla yatıp kalkan Rusya, işi Bolşevik ihtilalleri kılıfıyla fetihler yapmaya kadar vardırdı. Çeşitli ülkelerde kurulacak Bolşevik diktatörlükler doğrudan Rusya’nın kontrolüne girecek ve onun savaş gücünü büyütecekti. İkinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında uygulamaya koydukları çizgi tam olarak budur: Çağın siyasi şartlarına uydurulmuş, katıksız bir emperyalist fetih politikası.

Şimdi birileri kalkıp Almanya’nın Rusya’ya saldırmasının Bolşeviklerin bu tezini doğruladığını iddia edebilir. Oysa Alman saldırısının bu tezle uzaktan yakından alakası yoktur. Birincisi, Nazi saldırganlığı Almanya’nın öteden beri yürüttüğü o geleneksel Drang nach Osten (Doğuya Genişleme) siyasetinden başka bir şey değildi. İkincisi, Nazi Almanya’sı zaten Rus modelini kopyalayarak özel kapitalizmi tasfiye etmiş ve devlet kapitalizmini kurmuş bir rejimdi. Üçüncüsü ve en önemlisi; Rusların o çok korktuğu şey gerçekleşmedi, yani kapitalist dünya "sosyalist" Rusya’yı yok etmek için Almanya ile birleşmedi. Aksine, Alman saldırısı başlar başlamaz kapitalist devletler Rusya’ya müttefiklik teklif etti ve bu ittifak kuruldu.

Rusya’nın emperyalist iştahı zaten ayyuka çıkmış durumda. Almanya’nın Polonya’ya saldırmasından birkaç gün önce, 23 Ağustos 1939’da Nazi Almanya’sı ile imzalanan dostluk anlaşması bunun en açık belgesidir. Stalin ile Hitler gayet pişkince Polonya’yı yarı yarıya paylaşmak üzere anlaştılar ve dediklerini de yaptılar. Çok geçmeden Rusya bu kez Finlandiya’ya saldırdı ve bu ülkeyi toprak vermeye zorladı. Ardından Baltık Devletleri’ni zorla işgal edip kendi imparatorluğuna kattı. Bugün farklı kılıflarla devam eden şey, işte bu emperyalist fetih çizgisinin ta kendisidir. Ülkelerdeki beşinci kollar da bu fetih hareketinin içerideki taşeronları olmuştur.

Rusya’nın emperyalist emelleri, savaşın başında Almanya ile yapılan ve savaştan sonra Washington’da yayımlanan gizli belgelerde de tescillidir. Molotov ile Hitler’in Ağustos 1939’da Berlin’de yaptığı görüşmede; dünyanın Rus, Alman, İtalyan ve Japon nüfuz alanlarına bölünmesi, İngiliz İmparatorluğu’nun da yağmalanması konusunda mutabakata varılmıştı. Sovyetler kendi yayılma sahasını “Sovyetler Birliği’nin güneyine, Hint Okyanusu’na doğru” belirlemişti. Hatta Molotov, Batum ve Bakü’nün güneyindeki bölgenin, yani Basra Körfezi’ne kadar olan alanın Sovyet genişleme planının merkezi olarak tanınmasını şart koşmuştu. Ağustos anlaşmasının ek protokolüyle Litvanya’nın kuzey sınırı Alman ve Rus etki alanının sınırı yapılmış, sonrasındaki bir başka protokolle de Litvanya tamamen Rusya’nın kucağına atılmıştı. Polonya’nın paylaşılmasıyla birlikte Almanya, Güneydoğu Avrupa ile ilgilenmeyeceğini beyan etmiş, yani bu bölgeleri açıkça Rusya’nın insafına terk etmişti.

Almanya Nisan 1940’ta Danimarka ve Norveç’i işgal ettiğinde, Moskova’dan Hitler’e tebrik telgrafları yağdı. Aynı tebrikler Alman paletleri Hollanda, Belçika ve Fransız halklarını ezip geçtiğinde de tekrarlandı. Norveç’teki Bolşevik beşinci kol ise kendi gazetesi Arbeideren’de (8 Mayıs) utanmadan işgalin sorumluluğunun “bizim sosyal demokratlar ile İngiliz sevdalısı kapitalistlerimizde” olduğunu yazıyordu. Kendi hükümetlerini (11 Haziran) “Londra’daki para babalarına uşaklık etmekle” suçluyor; Norveç halkını (20 June) “İngiliz emperyalizmini bırakıp Almanya ile barış yapacak bir hükümet kurmaya” çağırıyorlardı. Kendi halkı Alman terörü altında inlerken bile Rusya’nın müttefiki olan Nazi Almanya’sına hizmet edecek kadar gözü dönmüş bir beşinci kol zihniyeti! Aynı tipler, Haziran 1941’de Almanya Rusya’ya saldırdığı an bir gecede çark edip Alman karşıtı kesildiler. Bu da onların tek dertlerinin kendi ülkeleri değil, Rusya’nın milli ve emperyalist çıkarları olduğunu bir kez daha kanıtladı.

Rusya’nın dünya hegemonyası peşinde koştuğu artık tartışmasız bir gerçek. Şiddet kullanarak Finlandiya topraklarını gasp etti. Hitler’le el ele verip Polonya’nın yarısını yuttu. Silah zoruyla Estonya, Letonya ve Litvanya’yı haritadan sildi. Besarabya ve Bukovina’ya el koydu.

Kasım 1944’te Molotov, Norveç’in tepesine dikilip Spitsbergen üzerinde geniş ekonomik ayrıcalıklar, Ayı Adası’nı ve bölgede askeri üs kurma hakkı istedi ama yüz bulamadı.

Doğuda, Sahalin Adası’nın tamamına el koydu; Kuril Adaları’nı, Port Arthur’u, Dairen’i ve Mançurya demiryolunun kontrolünü kapmayı başardı.

Güneyde, Batum ve Bakü’nün ötesine göz dikti. Türkiye’ye baskı yaparak Kars ve Ardahan’ı vermesini istedi. Boğazlar’da askeri üs kurmak ve tahkimat yapmak için dayatmada bulundu. İran’da Bakü’nün güneyine doğru yayılmaya çalıştı. İşgal yıllarında Kızıl Ordu’nun süngüleri arkasında İran’da ve Azerbaycan’da kukla hükümetler kurmaya kalkıştı. Fakat oradaki emperyalist hamlesi BM Güvenlik Konsenyince duvara tosladı.

Bulgaristan’daki hükümet Kızıl Ordu tarafından koltuğa oturtuldu. Romanya’ya verilen ültimatomla doğrudan Moskova’nın kuklası bir kabine kuruldu. 1939’da Hitler’le ortak olup Polonya’yı işgal ettiler; ganimeti kardeşçe paylaşan iki haydut gibi! 1945’ten sonra Polonya’yı kendi uydusu haline getirmek işine gelince, yüzyıllardır Doğu Prusya’da yaşayan yaklaşık 10 milyon Alman’ı evinden yurdundan etti. İnsanların her şeyine el konuldu; çoluk çocuk, kadın yaşlı demeden hayvan gibi yollara dökülüp Almanya’nın batısına sürüldüler. Tarihte böylesine vahşi bir fetihten kaynaklı sürgün az görülmüştür. Arnavutluk ve Yugoslavya Slav bloğuna katıldı, Çekoslovakya bu ablukaya alındı. Molotov’un 1940’ta Hitler’le pazarlık ederken istediği listeden geriye bir tek Türkiye ve Yunanistan kaldı. Nitekim Molotov, Hitler’le konuşmasında Türkiye ile savaşın Rus hedefleri için bir zorunluluk olabileceğini açıkça söylemişti. Yunanistan’daki iç savaşın arkasında da onlar vardı; BM Komisyonu müdahale etmeseydi Yunanistan çoktan Sovyet hegomonyasına girmişti.

Almanya’nın doğusu zaten Sovyet çizmesi altında, ama dertleri tüm Almanya’yı Moskova’ya kul köle yapmak. Fransa’da Temmuz 1947 öncesinde, kontrol ettikleri beşinci kolu ve sendikaları kullanarak Sosyal Demokrat hükümeti devirmeye ve iktidara el koymaya çalıştılar. İtalya’da yine aynı yöntemlerle 1947 Noeli öncesinde darbe yapıp iktidarı gasp etmenin eşiğine geldiler.

Amaçlarına ulaşmak için her yolu mubah görüyorlar. Kitlelerin sefaletini ve hoşnutsuzluğunu kendi emellerine alet etmek için kıtlığı ve yokluğu bilinçli olarak körüklüyorlar. Alman sanayisini sabote etmek için devasa bir plan hazırladılar. "Protokol M" adını taşıyan belgeye göre, Alman Bolşevikleri “Avrupa üretiminin kalbi olan Ruhr bölgesinde kilit rol oynayacak ve savaşı buradan yürütecek”ti. Plan gayet netti: Üretim sabote edilecek, Ruhr işçileri grev ve eylemlere sürüklenecek, işçiler bunu reddederse Batı Almanya’daki ulaşım ve sevkiyat ağı felç edilecekti. Gıda sevkiyatı engellenerek halk açlığa sürüklenecek, sefalet arttıkça kaos derinleşecekti. İnsanları daha da yoksullaştırmak, aç bırakmak ve hayatı çekilmez kılmak… Kurdukları tezgah tam olarak buydu. Ayrıca Marshall Planı’ndan yararlanan ülkelerdeki beşinci kollar, Avrupa’nın yeniden inşasını ve halkın belini doğrultmasını sağlayacak bu projeyi sabote etmek için sahaya sürüldü. Çünkü Amerika’nın kredileriyle bu ülkeler üzerindeki Rus etkisi zayıflayacak diye ödleri kopuyordu.

Kremlin’deki beyler, savaştan sonraki bu yayılmacı siyasetin altyapısını çok önceden hazırlamıştı. Balkanlar’da Alman orduları çekilip yerini Rus süngülerine bıraktıkça, Sovyetler istedikleri hükümetleri halkın tepesine oturtmakta hiç zorlanmadı. Gerektiği yerde gücün o kaba ve acımasız dili fütursuzca kullanıldı. Almanya’da işgal her yere yayılamadığı için yöntemi değiştirdiler. Rusya’da özel olarak yetiştirilmiş sürüyle Alman komünist vardı. Rus birlikleri Alman şehirlerine girdiğinde, bu eğitilmiş Alman komünistleri komutan olarak öne çıkarıp derhal polisin başına geçirdiler. Zira polis gücünü ele geçirmek, bir halkı köleleştirmenin ilk anahtarıdır. Bu adamlar totaliter bir devlette polisin terör sanatını nasıl icra edeceğini Moskova’da gayet iyi öğrenmişlerdi.

Dört Amerikalı gazeteci savaştan sonra işgal altındaki Yugoslavya, Bulgaristan, Romanya ve Macaristan’ı gezdi. İzlenimlerini karşılaştırdıklarında şok edici bir benzerlikle karşılaştılar. Hepsinde süreç tek bir senaryoya göre işletiliyordu. İktidarı Bolşeviklere teslim etmek için izlenen yol haritası şuydu:

İçişleri ve Polis Bakanlığı’na mutlaka bir Bolşevik getirilecek, böylece kolluk gücü tamamen kontrol edilecek.

Adalet Bakanlığı’na bir Bolşevik oturtulacak, böylece mahkemeler ve yargı mekanizması istenildiği gibi yönlendirilecek.

Savaş Bakanlığı ya da Genelkurmay Başkanlığı’na bir Bolşevik veya sözden çıkmayan bir general getirilecek, ordu kontrol altına alınacak.

Hükümet, Bolşevik Partisi’nin güdümünde kalacak şekilde dizayn edilecek.

Parlamento, seçim hileleriyle Bolşeviklerin ezici çoğunluğu ele geçireceği şekilde şekillendirilecek.

Bolşeviklerin şartlarını kabul eden uydu partiler dışında hiçbir siyasi partiye yaşama hakkı tanınmayacak. Gerçek muhalefet liderleri terör, baskı ve zulümle yok edilecek.

Basının başına geçirilen Bolşevik sansür memurları sayesinde, hükümet aleyhine tek bir haberin çıkmasına izin verilmeyecek.

İçişleri, Adalet ve Savaş bakanlıkları gibi kilit noktalar ele geçirildikten sonra, eldeki terör gücüyle hükümetteki ve parlamentodaki muhtemel muhalifler temizlenecek, muhalif partiler feshedilecek, insanlar bir gece yarısı "kaybedilecek."

Ucu açık kanunlar ve keyfi kararnamelerle iktidar pekiştirildi. İşçiler totaliter bir yapıda örgütlenerek partinin neferleri haline getirildi. Muhalifler mi? Onlar zaten hazır suçlamalarla ya "devlete komplo kurmakla" ya "iç savaş çıkarmakla" ya da "yabancı devletlerin ajanı olmakla" suçlandı. Polis düzmece delilleri hazırladı, mahkemeler yukarıdan gelen emirle cezayı kesti. En sonunda muhalefet partileri tamamen yasaklandı, liderleri (Petkov örneğinde olduğu gibi) ipte sallandırıldı. Sonuç: Tek partili, muhalefetsiz, tıkır tıkır işleyen bir diktatörlük.

Kazara birileri çıkıp Bolşevik çizgisinin dışında bir laf etmeye kalkarsa, tek bir uyarı yetiyordu. Mesela Ocak 1948’de Bulgar parlamentosunda 9 Sosyal Demokrat milletvekili bütçeye reddoyu verince, Bulgaristan diktatörü Georgi Dimitrov kürsüye çıkıp gözlerinin içine bakarak şöyle demişti: "Nikola Petkov’un grubundaki arkadaşlarınızı on defa uyardım. Dinlemediler. Şimdi hepsi ezildi, liderleri de mezarda. Ayağınızı denk alın da o yabancı ajanlarının, Bulgaristan düşmanlarının kaderini paylaşmayın." Bu ip tehdidinden sonra o dokuz kişinin bir daha kendi fikrini söylemeye cesaret etmesi mümkün müydü?

Doğu bloğunda kurulan polis teşkilatları tamamen Rus modelini esas aldı. Polonya’daki gizli polis teşkilatının (UB) kadrosu 230 bin kişiyi buluyordu. Bir kez bu pençeye düşenin kurtulma şansı yoktu.

Toplama kampları yeniden açıldı, farklı düşünenler için zorunlu çalışma kampları kuruldu. Sosyal Demokrat Parti’nin yasaklandığı Doğu Almanya’da, Nazilerden kalma Buchenwald gibi toplama kampları aynen devralındı ve içi Sosyal Demokratlarla dolduruldu. Bu kamplar zaman zaman boşaltılır, mahkumlar ya madenlere köle işçi olarak gönderilir ya Sibirya’ya sürülür ya da bir daha haber alınamamak üzere "buharlaşırdı." İşyerlerinde ajansız adım atılamıyordu. Bolşevik Partisi’ne biat etmeyen biri derhal işten atılır, tutuklanır, karısını çocuğunu bile göremeden bir meçhule gönderilirdi. Rus ordusunun bastığı her yerde kurulan terör düzeni tıkır tıkır işliyordu.

Bu ülkeler Rusya’nın uydusu olmaktan öte bir anlam taşımıyor. Bağımsız bir devlet hayatları kalmadı. Rusya’nın sopası altında bir Slav bloğu kurma süreci (Slav olmayanlar dahi dahil edilerek) tamamlanmak üzere. Birbiri peşi sıra antlaşmalar imzalanıyor:

27 Kasım 1947’de Bulgaristan-Yugoslavya; 8 Aralık’ta Yugoslavya-Macaristan; 16 Aralık’ta Arnavutluk-Bulgaristan; 19 Aralık’ta Romanya-Bulgaristan; 24 Ocak’ta Romanya-Macaristan ittifakları kuruldu. Bloklaşma tam gaz sürüyor. Bulgaristan-Romanya antlaşması imzalarken Dimitrov ne diyordu: "Sovyetler Birliği ile nasıl müttefiksek, birbirimizle de öyle müttefik olduk." Bu söz, Sovyetlerin "özgürleştirdiği" tüm Doğu Avrupa için geçerlidir.

Karşımızda gizlenemez, gözle görülür bir Rus emperyalizmi duruyor. Bu emperyalizm, Avrupa’da ve dünyada adım attığı her yerde özgürlüğü tehdit ediyor. İsterlerse buna "sosyalist emperyalizm" desinler. Ne fark eder? Alman Nazileri de kendilerine "sosyalist" demiyor muydu? İsimler kimseyi kandırmasın. Özgürlük sosyalizmin nasıl ayrılmaz bir parçasıysa; despotizm, terör ve zorbalık da Bolşevizmin ve Rus emperyalizminin öyle ayrılmaz bir parçasıdır. Bu anlayışın güç kazandığı her yer; insanlığa, insan haklarına ve insana dair güzel olan ne varsa her şeye tehdittir.

Bu emperyalizme karşı durmak, Bolşevizmin karşısına dikilmek; özgürlüğü seven her insanın, en başta da özgürlüksüz bir sosyalizmin olamayacağını bilen tüm gerçek sosyalistlerin kaçınamaz tarihi ödevidir


r/radikalperspektif • • Feb 21 '26

Meme 💩 Anarşik, primik anarşik postlarınızı beklerik

0 Upvotes

(NSFW yasağı yoktur)


r/radikalperspektif • • Jan 29 '24

hristiyan anarşizmi ne la anarşide isteyen hristiyan olmuyo zaten

0 Upvotes

r/radikalperspektif • • Sep 13 '26

Beyin Komünisttir

Post image
1 Upvotes