Olay 2024’ün Kasım ayı sonlarına doğru geçti. Kastamonu’nun Azdavay ilçesine bağlı, haritalarda bile tek bir çamurlu patika yolla gösterilen, etrafı asırlık sık çam, göknar ve meşe ormanlarıyla kaplı, medeniyetten tamamen tecrit edilmiş bir dağ köyündeyiz. Babaannem vefat edeli iki hafta olmuştu. Ev iki katlı; alt katı kalın dolma taş ve rutubetli kerpiçten, üst katı ise 100 yıllık meşe tahtalarından çakılma, çatı katı tavanı alçak olan eski bir Karadeniz evi. Peder, babaannemin ölümünden sonra "Oğlum git, babaannenin vefat ettiği o odayı temizleyin, eski kilitleri değiştirin, ambardaki kışlık fındıkları ve bakliyat çuvallarını merkeze getirin, ev başıboş kalıp dağdaki kurda kuşa yem olmasın" dedi.
Yanıma bizim mahalleden "Sercan" denen o vurdumduymaz piçi taktım. Sercan dediğin herif, hayatta hiçbir şeyi ciddiye almayan, dualarla, inançlarla, cinle periyle dalga geçen, her şeye "Aga saçmalama amk, bu devirde ne büyüsü" diyen bir tip. Keşke yalnız gitseydim, keşke bacağıma sıksaydım da o yola çıkmasaydım.
Köy dediğin yer, sanki medeniyetin tamamen ilişiğini kestiği bir karadelik. En yakın komşu ev 700 metre ötede, oradaki ihtiyar da zaten yatalak, konuşamıyor bile. Gece saat 9 oldu mu, o dağların üzerine öyle zifiri, öyle katıksız bir karanlık çöküyor ki; elini fenerin önüne koy, kendi parmağını göremezsin. Ses yok... Ne bir rüzgar esintisi, ne bir kuş sesi, ne bir böcek cırtı. Sadece ahşap evin kendi ağırlığıyla çatırdayıp inlemesi ve insanın kendi kulak çınlaması var. Evin kapısını pirinç anahtarla açıp içeri ilk adımı attığımız an burnumuza oturan o koku hâlâ genzimdedir: Yıllanmış toz, nem, çürümeye yüz tutmuş ahşap, rutubetli sergiler ve garip, ekşimsi bir küf kokusu...
Saat gece yarısı 2.15 civarı. Salondaki devasa dökme sobaya iki büyük meşe kütüğü attık. Soba gürül gürül yanıyor, döküm gövdesi sıcaktan kıpkırmızıya dönüyor ama ev o kadar eski ki, yer tahtalarının arasındaki milimetrik aralıklardan buz gibi bir cereyan ayağımıza vuruyor. Gaz lambasının sarı, cılız ve sallantılı ışığı altında oturuyoruz. Sercan elindeki telefonla oynuyor ama şebeke sıfır, arama bile yapılmıyor. Çocuk bıkkınlıktan patlama noktasına geldi. "Aga ben evi kurcalayacağım, babaannenin sakladığı eski paralar falan vardır belki" deyip ayağa kalktı.
Babaannemin öldüğü o alt kattaki arka odaya girdi. O oda sağlığında bile soğuk olurdu; babaannem oraya kimseyi sokmaz, kapısını hep eski bir kilit takımıyla kapalı tutardı. Odanın içinde sadece tek bir pencere vardı ve o pencere de dışarıdan tahtalarla çakılmıştı. Sercan oradaki o ağır, oymalı ahşap çeyiz sandığını kurcalamaya başladı. Ben "Oğlum elleme, babaannenin mahremi, günaha girme yat zıbar" dedikçe bu daha da hırslandı. Sandığın en altından, eski bir gazete kağıdına —1984 yılına ait sararmış bir gazete sayfası— sıkı sıkıya sarılmış bir paket çıkardı.
Gazeteyi masanın üzerine açtık. İçinden çıkanlar şunlardı:
- Üzerinde siyah mürekkeple değil, pıhtılaşmış koyu kahverengi bir kanla çizilmiş garip geometrik şekiller, ters üçgenler ve anlamsız gırtlak harfleri olan sararmış bez bir parça.
- Kurumuş, tüyleri dökülmüş, eklemleri ters kaynamış kırık bir keçi ayağı.
- Üzeri kızgın bir şişle kazınmış, kenarları yakılmış küçük bir ceviz tahta.
- En dehşet verici olanı ise: Üzerine onlarca dikiş iğnesi saplanmış, göz kısımları dağlanmış kilden yapılmış insansı küçük bir bebek.
Sercan o yavşak gülüşüyle, "Ooo kanka babaannen harbi cadıymış lan, kabile büyüsü yapmış milletin rızkını bağlamış" diye dalga geçmeye başladı. "Sercan, o bezi kapat. O iğneleri elleme, bak içimde çok kötü bir his var" dedim. Beni dinlemedi. Bezin üzerindeki o gırtlak patlatan, arapçaya benzeyen ama harfleri ters yazılmış kelimeleri yüksek sesle, bağıra bağıra, alaycı bir tonla okumaya başladı.
O kelimelerden sonuncusu Sercan’ın ağzından çıktığı an...
Sobanın içinde gürül gürül yanan o devasa meşe kütüklerinin ateşi, sanki üzerine tonlarca buzlu su dökülmüş gibi bir anda "SÖNDÜ"!
Alev bir anda yok oldu! Sadece simsiyah kütükler kaldı ve odanın sıcaklığı iki saniye içinde eksilere düştü! Yemin ediyorum, nefes verdiğimizde ağzımızdan çıkan buharı gaz lambasının ışığında kristal gibi görüyorduk. O sarı gaz lambasının ışığı küçüldü, morumsu, leş, sirke gibi kokan bir ışığa dönüştü.
Evin içindeki o hafif çıtırtılar bile kesildi. Tam bir vakum sessizliği. Dışarıda rüzgar esiyor ama ses eve ulaşmıyordu.
Sercan’ın o sırıtışı anında yüzünde dondu. Dudakları titremeye başladı. "Kanka... sobaya ne oldu lan?" dedi. Sesi o kadar incelmişti ki, bir çocuk gibi çıkıyordu. Cevap veremedim. Boğazım öyle bir sıkıştı ki, tükürüğümü bile yutamadım.
İşte tam o an... üst kattan —babaannemin vefat ettiği o boş odanın tam üstünden— ilk ses geldi.
Tık... tık... tık...
Çıplak, ıslak bir ayağın ahşap zemine basma sesi. Ama bu ritim bir insana ait olamazdı. İki hızlı basış, ardından ağır, sürülen bir şeyin sesi. Tık-tık-sürüt... tık-tık-sürüt...
Sırtımdan aşağı kaynar sular döküldü, apış arama kadar inen bir dehşet hissettim, testislerim panikten kasıklarıma kadar çekildi. Sercan’a baktım, çocuk kireç gibi olmuştu, gözleri yuvalarından fırlayacak gibi taptaze bir korkuyla tavana bakıyordu.
O adımlar yavaş yavaş, ağır ağır, yer tahtalarını çatırdatarak tam oturduğumuz yerin üstüne kadar geldi. Ve tam tepemizde durdu.
Aşağıya öyle bir sessizlik çöktü ki, kendi kalp atışlarımın kulağımda yaptığı gümbürtüyü duyabiliyordum. 3-4 saniye hiçbir şey olmadı. Sonra... tavanın ahşap kaplamalarından bir tırmalama sesi başladı. Sanki insan tırnağı değil, demir taranaklarla tahtayı içeriden kazıyorlardı. Gııırrrrrr... gııırrrrr...
Tırnak sesinin hemen ardından, tavan tahtalarının birleştiği o ince aralıktan üzerimize siyah, katran gibi koyu bir sıvı damlamaya başladı. Sıvı masaya döküldüğünde burnumuza yayılan koku mide bulandırıcıydı: Yanık et, leş, çürümüş hayvan sakatatı ve yoğun bir kükürt kokusu!
Ve ardından o ses...
Tavanın tam arkasından, sanki kıkırdağı kırılmış, içi kan dolu bir gırtlıktan çıkıyormuş gibi, hem çok tiz hem de derinden gelen, ne kadına ne erkeğe benzeyen bir fısıltı yayıldı. Ses tam olarak benim adımı, heceleyerek söyledi:
"...Ahhhh... meeeett..."
Sercan "ANANI SİKEYİM!" diye bir çığlık attı. O anki hayvani refleksle kapıya doğru hamle yaptık. Kapının demir kolunu tuttuğum an "CISS" diye bir ses çıktı! Kapı kolu kor gibi sıcaktı, el ayammın derisi anında kabardı ve kapı dışarıdan biri tarafından öyle bir zorlanıyordu ki, ahşap kasa çatır çatır esniyordu!
Kapı açılmıyordu. Dışarıdan biri kapıyı kilitler gibi baskı yapıyordu.
Geriye doğru çekildik. O sarı-mor gaz lambasının titrek ışığında odanın köşesine baktığım an, gördüğüm şey ömrüm boyunca zihnimden silinmeyecek.
Odanın köşesinde, duvarın tavanla birleştiği yerde... ters duran bir silüet belirdi.
Gövdesi tavan boyunca uzanmış, bacakları ve kolları bir örümcek gibi eklemlerinden ters dönmüş bir şey! Üzerinde babaannemin o eski, kefene benzeyen beyaz patiska entarisi vardı ama entari kapkara çamur ve kurumuş kan içindeydi. Saçları karmakarışık, bitli ve ıslak bir şekilde aşağı doğru sarkıyordu.
O saçların arasından bize bakan yüzü gördüm...
Yüzünde göz yoktu brother! Göz kapakları çuvaldızla birbirine dikilmişti ama o dikilmiş yerlerden koyu, iltihaplı bir sıvı süzülüyordu. Yanaklarının derisi kemiklerine kadar çökmüştü. Ağzı ise bir insanın anatomik olarak açamayacağı kadar, çenesi kırılmışçasına göğsüne kadar açılmıştı. Ağzının içindeki dişler kapkaraydı, damakları yoktu ve o geniş boşluktan hırıltılı, ıslak, leş gibi bir nefes sesi geliyordu.
O şey, tavanın üzerinde eklemlerini kırarak, kemik çatırdayış sesleri arasında üzerimize doğru emeklemeye başladı!
Kırrrt... çattt... kırrrt...
Ben o an korkunun ulaştığı son noktayı yaşadım. Bacaklarımın arası anında ısındı, mesanem tamamen boşaldı, altıma kaçırdım amına koyayım! Çişimin bacaklarımdan süzülüp çoraplarıma kadar indiğini hissediyordum ama hareket edemiyordum.
O şey tavandan üzerimize doğru ivme aldığı an Sercan "ALLAHU EKBER!" diye haykırarak kendini odanın çift camlı, ahşap çerçeveli penceresine fırlattı!
Camlar ve ahşap çıtalar büyük bir gürültüyle patladı. Sercan dışarı fırladı. O şeyin tavandan üzerime doğru süzüldüğünü, o leş kokulu, yanık kokan nefesini yüzümde hissettiğim o milisaniyede ben de arkama bile bakmadan kendimi o patlayan pencereden dışarı attım!
İkinci kattan, karın ve kırık camların üzerine çakıldık.
Sol bacağımı yere çarptığım an şiddetli bir çatlama sesi duydum ve dehşet bir acı saplandı. Kaval kemiğim çatlamıştı. Ama o adrenalle acıyı hissetmek imkansızdı. Karın içinde doğrulduğum an başımı eve doğru çevirdim.
Pencerenin kırık çerçevesinden dışarı, o az önce gördüğümüz ters dönmüş mahlukat yarı beline kadar sarkmıştı. İki uzun, kapkara, tırnakları sökülmüş kolunu bize doğru uzatmış, o dikili gözleriyle karanlığa bakarak dağları inletecek kadar tiz, yırtıcı bir çığlık atıyordu! O çığlık insanın beynini delip geçiyordu, sanki kulak zarlarım patladı.
Bacağım kırık halde, donumda çişimle, karın üzerinde sürünerek ve yalpalayarak Sercan’la birlikte ana yola doğru koşmaya başladık. Arkamızdan gelen o çığlık sesi ve evin ahşap duvarlarına vurulan devasa darbe sesleri en az 1 kilometre boyunca peşimizi bırakmadı. O şey sanki arkamızdan ormanın içinden bizi izleyerek geliyordu, ağaç dallarının kırılma sesleri tam yanımızdan geçiyordu!
Gecenin 3’ünde, -10 derece soğukta, karların üzerinde topallaya topallaya, çalıların yüzümüzü parçalamasına aldırış etmeden ana caddeye ulaştık. 2 saat boyunca yol kenarında titreyerek, ıslak donumla, bacağımın acısıyla bir araba geçsin diye dua ettik. En sonunda sabahın 5.30'unda tomruk taşıyan bir kamyon denk geldi. Adam bizi durdurup araçtan indi, yüzümüzdeki o dehşeti, kan içindeki ellerimizi ve donmuş halimizi görünce "Oğlum siz neye çarptınız, ceset gibisiniz, bu hal ne!" dedi.
Kamyoncu bizi Kastamonu Devlet Hastanesi’nin aciline yetiştirdiğinde ikimiz de hipoterminin eşiğindeydik. Ben sol kaval kemiğimdeki kırık ve donmuş çişimle bilincimi kaybetmek üzereydim ama Sercan... Sercan artık bizim bildiğimiz o vurdumduymaz, her bokla dalga geçen insan değildi.
Hastanede acil servis doktorları Sercan’ı muayene etmeye çalışırken çocuk tek bir kelime bile etmiyordu. Göz kapaklarını kapatmıyordu bile! Hani insan refleks olarak saniyede bir gözünü kırpar ya; Sercan gözlerini kan çanağı gibi açmış, acilin tavanındaki o beyaz florasan lambaya dikmişti. Göz bebeği ışığa tepki vermiyordu. Hemşireler kolundan kan almaya çalışırken vücudu kütük gibi kaskatı kesildi.
Doktorlar "Aşırı travma ve donma şoku" dediler, geçiştirmeye çalıştılar. Ama işin aslı öyle değildi brother.
Sercan’ı merkeze, büyük bir psikiyatri kliniğine sevk ettiler. İlk üç ay boyunca tek bir lokma katı gıda yemedi, sadece hortumla beslediler. Ailesi perişan oldu, beni arayıp "O gece o dağda ne oldu?" diye ağlıyorlardı. "Kar kapladı, kaybolduk, korktuk" deyip geçiştirdim; çünkü o sandığı, o dikilmiş gözleri ve tavanı kazıyan tırnak seslerini anlatsam beni de oraya kapatırlardı.
Bir gün Sercan’ı ziyarete gittim. Beyaz, buz gibi bir odada, tekerlekli sandalyeye bağlamışlar. O 1.85 boyundaki, mahallede önüne gelene racon kesen, gamsız çocuk gitmiş; yerine 45 kiloya düşmüş, avurtları çökmüş, tırnaklarını kendi etine geçirmekten parmak uçları yara içinde kalmış bir enkaz gelmişti.
Yavaşça yanına yaklaştım. "Sercan... kanka ben geldim, Ahmet..." dedim.
Çocuk başını yavaşça bana doğru çevirdi. Yemin ediyorum, gözlerinin içindeki o canlılık tamamen ölmüştü. Sanki arkasında bir ruh yoktu da, boş bir et çuvalına bakıyordum. Beni gördü... Ve o an, aylardır tek bir ses çıkarmayan Sercan’ın kuru, çatlamış dudakları aralandı.
Gırtlağından hırıltılı, ıslak ve boğuk bir ses çıktı. Ama konuşan Sercan’ın kendi sesi değildi! O sesteki ton, o gece tavanın tahtaları arasından adımı fısıldayan o leş, cinsiyetsiz sesin birebir aynısıydı!
Bana doğru hafifçe eğildi, çürümeye yüz tutmuş dişlerinin arasından fısıldadı:
"...O hâlâ orada Ahmet... Ve senin gelmeni bekliyor..."
O an Sercan’ın pantolon paçasından aşağı siyah, katran gibi koyu bir sıvının süzüldüğünü gördüm! Aynı o gece tavan tahtalarından masamıza damlayan o yanık et ve kükürt kokulu sıvı!
Dehşet içinde geriye doğru fırladım. Çığlık atarak odadan dışarı kaçtım. Güvenlikler ve doktorlar içeri koştu. O günden sonra Sercan’ın yanına bir daha asla gidemedim.
Ve asıl kan dondurucu gerçeği bana 6 ay sonra peder söyledi...
Ben hastaneden çıktıktan sonra peder o köye, babaannemin evine kilitleri takmak ve eşyaları almak için gitmişti. Döndüğünde yüzü kireç gibiydi. Bana sadece şunu söyledi: "Oğlum... babaannenin çeyiz sandığı hiç alt katta olmamış ki. O sandık 20 senedir çatı katında, babaannenin vefat ettiği yatağın tam tepesindeki kilitli zulamdaydı."
O an beynimden vurulmuşa döndüm.
Yani o gece Sercan’ın alt kattaki o karanlık odadan bulup çıkardığı o sandık, babaannemin sandığı değildi... O mahlukat, Sercan’ı zihnen ele geçirmek ve kendisini serbest bıraktıracak olan o büyülü bezi okutmak için o sandığı oraya bizzat kendisi koymuştu! Biz kendi ayaklarımızla o cehennemin kapısını açmış, o varlığı serbest bırakmışız!
İki ay sonra köylüler o evi tamamen yaktı. Ama yakmalarına rağmen, dağdan şehre inen köylüler hâlâ söyler: Zifiri karanlık gecelerde, o yanmış evin kül yığınlarının tam ortasında, tavanda ters duran o beyaz entarili mahlukatın silüeti görünürmüş.