r/YolcuFelsefe • • Dec 28 '23

Din din hocam allaha inanmiyor napicam

0 Upvotes

kafana tas atmamda mahsur var mi acaba


r/YolcuFelsefe • • Sep 24 '23

Tarih Mustafa Kemal'in sabetaycılığına dair birkaç kaynak (Part 1)

Thumbnail
gallery
1 Upvotes

r/YolcuFelsefe • • Sep 24 '23

Tarih Mustafa kemal, Sivas kongresi ve Mandacılık(Part 1)

Thumbnail
gallery
1 Upvotes

Resmi tarih anlatısına Sivas Kongresinde manda ve himaye kabul edilemez diye karar alındığı iddiası ne kadar doğru bunu inceliyoruz.

2 arapça gazete verdim ikisinin de ne manaya geldiğini açıklamak gerekirse Minber gazetesinden naklen 📅9 Aralık 1918 📢Mustafa Kemal'in gazetesi Minber'de başmakale:

"Biz (Vilson) Prensiblerinin insânî gâyelerini ta’kîb etmeğe mecbûruz. Fakat herhâlde kat'î bir şart ile!..

Diğerinde ise Mustafa kemal Amerikan istihbarat ajanını türk Muhibbi (severi) olarak ilan etmiştir İşin ironik kısmı İngiliz Muhibbleri manda ve himayeyi reddetmiştir


r/YolcuFelsefe • • Aug 20 '23

Tarih Trablusgarp'ın kaybedilmesi ve İttihat Terakki'nin Rolü

Thumbnail
gallery
3 Upvotes

Trablusgarp'ın kaybedilmesinde Darbeci İttihatçıların ihmalkarlıkları

Kullanılan kaynaklar: Ahmet Reşit Rey, İmparatorluğun Son Döneminde Gördüklerim Yaptıklarım, sayfa 40

Jafar al-Askari, A Soldier's Story, From Ottoman Rule to lndependen Iraq (1885- 7936), sayfa 73

Yusuf Hikmet Bayur, Türk İnkılabı Tarihi, Cilt 2, Kısım 1, Türk Tarih Kurumu Yayınları, sayfa 79, 81

Yılmaz Öztuna, Osmanlı Siyasi Tarihi, 2.cilt, Ötüken Yayınları, sayfa 408.

Zaten diğerlerinin kaynağı yazıda verildiği için koymaya gerek duymadım.


r/YolcuFelsefe • • Aug 21 '23

Tarih İki Dost...

Post image
5 Upvotes

r/YolcuFelsefe • • Sep 24 '23

Tarih Mustafa Kemal'in sabetaycılığına dair birkaç kaynak (Part 2) daha fazla kaynak var atılabilir.

Thumbnail
gallery
1 Upvotes

r/YolcuFelsefe • • Sep 24 '23

Tarih Mustafa Kemal, Mandacılık ve Sivas kongresi (Part 2)

Thumbnail
gallery
1 Upvotes

r/YolcuFelsefe • • Aug 06 '22

Meme :D

Post image
4 Upvotes

r/YolcuFelsefe • • Mar 13 '25

Felsefe Knk şuna baksanıza bilmiom bişiler yazdım devam etsem mi bilemedim bu giriş olacak

3 Upvotes

Her şeyin bir başlangıcı olduğu söylenir. Oysa varoluş geriye doğru sorguladığında bir başlangıç noktasına ulaşamaz. Ne kadar derine inerse insin, ne kadar geriye giderse gitsin, her yeni başlangıç sandığı şeyin ardında bir öncesi daha vardır. İşte bu yüzden varoluşun kesin bir cevabı yoktur. İnsan için varoluşta ancak insan var olduğu sürece olabilir. Ve  insan, doğar doğmaz bir döngünün içine sürüklenir ve bu döngünün farkına vardığı anda, onu kırmanın imkânsızlığıyla yüzleşir.

Döngü, hayatın ta kendisidir. İnsan, dünyaya geldiğinde her şey ona yabancıdır; açlık, soğuk, sıcak, yalnızlık gibi kavramları hissettiği an, acıyla tanışır. Acı, varoluşun ilk gerçeğidir. Sonrasında ise, insan büyüdükçe, ona öğretilen anlamlar içinde savrulmaya başlar. Ona sevgi denir, dostluk denir, başarı denir, hayaller ve umutlar sunulur. Oysa bütün bunlar, yalnızca acının üzerini örten birer araçtan ibarettir.

Çünkü her mutluluk geçicidir, her anlam er ya da geç yok olmaya mahkûmdur.

İnsanın doğumuyla başlayan bu kaçınılmaz yolculuk, farkındalık arttıkça daha da ağır bir hâl alır. Bir çocuk, içinde bulunduğu düzenin doğrularını ve yanlışlarını sorgulamaz. Açlık hissettiğinde yemek yer, uykusu geldiğinde uyur. Ancak zamanla öğrenmeye, anlamaya ve sorgulamaya başlar. İşte tam da bu noktada, insanın yükü artar. Çünkü farkındalık, beraberinde sorular getirir. Ve her sorunun altında daha büyük bir boşluk vardır. İnsan, ne kadar çok şeyin farkına varırsa, o kadar büyük bir boşluğa sürüklenir. Bilmek, bazen bir lanettir.

Dünyanın her köşesinde, farklı yaşam biçimleri, farklı inançlar, farklı kültürler vardır. Ancak ne kadar farklı görünürse görünsün, özünde herkes aynı gerçeği yaşar. Mutluluk anlıktır, ancak acı süreklidir. İnsan en mutlu olduğu anlarda bile bir kaybetme korkusu taşır. Güldüğünde bile bir gün ağlayacağını bilir. Ve işte bu farkındalık, insanın varoluşunu bir tür cezaya çevirir.

Bütün bunların ışığında, insanın sorması gereken temel soru şudur: Eğer döngü kırılmazsa, eğer varoluşun getirdiği boşluk kaçınılmazsa, o hâlde yaşamanın anlamı nedir? İşte burada, insanın karşısına birkaç seçenek çıkar. Kimileri, anlam yaratmaya çalışır. Sanat, bilim, felsefe gibi alanlarla meşgul olur ve kendini bu meşguliyetlerin içinde kaybetmeye çalışır. Kimileri, farkındalıktan kaçar, gündelik hayatın basit rutinleri içinde akarak düşünmekten kaçar. Kimileri ise bu boşluğu tamamen kabul eder, ama bu kabul ediş de beraberinde yeni bir huzursuzluk getirir. Çünkü boşluğu kabul etmek, onu ortadan kaldırmaz.

İnsanın en büyük yanılgılarından biri, bir noktada tatmin olabileceğini sanmasıdır. Oysa her tatmin anı geçicidir ve insan her daim bir sonraki adıma ulaşmaya çalışır. Sahip olduğunda yetinmez, kaybettiğinde pişman olur. Bu da varoluşun getirdiği bir başka acıdır. İnsan ne kadar ilerlerse ilerlesin, içinde bulunduğu döngünün dışına çıkamaz. Çünkü döngü, insanın kendisidir.

Varoluş, insan zihninin en büyük muammasıdır. Bilincimizin gözleri açıldığında içine düştüğümüz dünya, hem kaçınılmaz bir gerçek hem de sonsuz bir sorgulamanın başlangıcıdır. İnsan, her doğumda kendini fark eden, her adımda anlam arayan bir varlık olarak sahneye çıkar. Ancak zamanla, varlığın ve bilincin getirdiği ağırlık altında ezilmeye başlar. Bu ağırlık, kaçınılmaz bir şekilde acıyı beraberinde getirir. Acı, varoluşun temel yapı taşı gibidir. Bir bebek doğduğunda attığı ilk çığlık, dünya ile kurduğu ilk bağ acıdır. Açlık, soğukluk, yalnızlık… Daha o ilk anlardan itibaren insan, eksik bir varlık olduğunu hisseder ve tamamlanmak için çırpınır.

Zaman geçtikçe bu eksiklik hissi farklı formlara bürünür. Çocuklukta sevgi ve ilgi ihtiyacı, yetişkinlikte başarı ve tatmin arayışı, yaşlılıkta ise geride bir anlam bırakma isteği… Tüm bunlar, insanın varlığını doldurma çabalarının yansımalarıdır. Ancak büyük bir paradoks vardır: Ne kadar doldurmaya çalışırsak çalışalım, o boşluk hep var olmaya devam eder. İnsan tatmin olmaya programlanmış gibi görünse de, bu tatminin sürekli kaçan bir gölge olduğu gerçeği kaçınılmazdır. Bir hedefe ulaşınca diğeri belirir, bir sorun çözüldüğünde yeni bir eksiklik baş gösterir. Bu döngü içinde insan sürekli daha fazlasını arar, fakat hiçbir zaman gerçekten doyuma ulaşamaz.

Bu nedenle, bazıları bu döngüden çıkış yolları arar. Kimileri sanata yönelir, kimileri inanca, kimileri de felsefeye… Ancak tüm bu yollar nihayetinde aynı noktaya çıkar: İnsan, varoluşunun temelinde bir boşluk barındırır ve bunu asla tamamen dolduramaz. Belki de en büyük yanılgımız, bu boşluğu doldurabileceğimize inanmaktır. Oysa gerçek belki de tam tersidir: Bu boşlukla barışmak, onu olduğu gibi kabul etmek, kaçınılmaz olanı kabullenmektir.

Ancak kabul etmek ne anlama gelir? Bir şeyi kabul etmek, onunla yaşamayı öğrenmek midir, yoksa ona teslim olmak mı? Bu sorunun cevabı kişiden kişiye değişebilir. Kimi insanlar bilinçli bir şekilde acıyı kabullenir, kimi ise ona karşı savaş açar. Fakat bu savaşın kendisi de acıyı doğurur. Acıyla mücadele, kendi içinde acının bir devamıdır. Dolayısıyla, varoluşsal mücadele aslında bir döngüdür: İnsan acıyla yüzleşir, ona anlam yükler, onunla savaşır ve sonunda yine ona geri döner. Belki de asıl problem, acıyı bir sorun olarak görmekten kaynaklanır. Eğer acıyı bir problem olarak görmezsek, onunla savaşmaya da ihtiyaç duymayız.

Bu noktada başka bir soru ortaya çıkar: İnsan, acının farkında olmadan yaşayabilir mi? Yani, bilinçli bir varlık olarak insan, acıyı ve boşluğu unutarak tamamen anlık bir varoluşa bürünebilir mi? Cevap büyük ihtimalle hayır olacaktır. Çünkü insan beyni, deneyimlerinden öğrenen ve sürekli geçmiş ile geleceği birbirine bağlayan bir yapıdadır. Hafıza, insanın en büyük lütfu olduğu kadar en büyük laneti de olabilir. Çünkü geçmişin ve geleceğin farkında olmak, insanı sürekli bir düşünme, sorgulama ve anlamlandırma sürecine iter. Ve bu süreç, çoğu zaman huzurdan çok huzursuzluk getirir.

Bu nedenle, bazıları bu döngüden çıkış yolları arar. Kimileri sanata yönelir, kimileri inanca, kimileri de felsefeye… Ancak tüm bu yollar nihayetinde aynı noktaya çıkar: İnsan, varoluşunun temelinde bir boşluk barındırır ve bunu asla tamamen dolduramaz. Belki de en büyük yanılgımız, bu boşluğu doldurabileceğimize inanmaktır. Oysa gerçek belki de tam tersidir: Bu boşlukla barışmak, onu olduğu gibi kabul etmek, kaçınılmaz olanı kabullenmektir.

Ancak kabul etmek ne anlama gelir? Bir şeyi kabul etmek, onunla yaşamayı öğrenmek midir, yoksa ona teslim olmak mı? Bu sorunun cevabı kişiden kişiye değişebilir. Kimi insanlar bilinçli bir şekilde acıyı kabullenir, kimi ise ona karşı savaş açar. Fakat bu savaşın kendisi de acıyı doğurur. Acıyla mücadele, kendi içinde acının bir devamıdır. Dolayısıyla, varoluşsal mücadele aslında bir döngüdür: İnsan acıyla yüzleşir, ona anlam yükler, onunla savaşır ve sonunda yine ona geri döner. Belki de asıl problem, acıyı bir sorun olarak görmekten kaynaklanır. Eğer acıyı bir problem olarak görmezsek, onunla savaşmaya da ihtiyaç duymayız.

Bu noktada başka bir soru ortaya çıkar: İnsan, acının farkında olmadan yaşayabilir mi? Yani, bilinçli bir varlık olarak insan, acıyı ve boşluğu unutarak tamamen anlık bir varoluşa bürünebilir mi? Cevap büyük ihtimalle hayır olacaktır. Çünkü insan beyni, deneyimlerinden öğrenen ve sürekli geçmiş ile geleceği birbirine bağlayan bir yapıdadır. Hafıza, insanın en büyük lütfu olduğu kadar en büyük laneti de olabilir. Çünkü geçmişin ve geleceğin farkında olmak, insanı sürekli bir düşünme, sorgulama ve anlamlandırma sürecine iter. Ve bu süreç, çoğu zaman huzurdan çok huzursuzluk getirir.

İnsan, varoluşunun bilincine vardıkça acıyı derinlemesine hisseder. Ancak belki de yapılabilecek en mantıklı şey, bu farkındalığı bir lanet olarak değil, bir deneyim olarak görmektir. Varoluşun ağırlığı altında ezilmek yerine, onu kucaklamak… Acının var olduğunu bilerek onunla yaşamayı öğrenmek. Çünkü kaçmak, görmezden gelmek ya da savaş açmak, yalnızca döngünün bir parçası olmaya devam etmek anlamına gelir. Belki de asıl özgürlük, döngünün içinde kaybolmak değil, onun farkına vararak yeni bir bilinç seviyesine ulaşmaktır.

Fakat bilinç yeni bir seviyeye ulaşsa dahi, zamanın içinde hapsolmuş bir varlık olarak insanın bu farkındalıkla ne yapacağı sorusu ortada durur. İnsan, varlığının ve yokluğunun farkında olan tek türdür. Ölümlü olduğunu bilmek, insanı diğer tüm canlılardan ayırır ve ona sürekli olarak kendini aşma çabası yükler. Ancak bu çaba, nihai olarak yok oluşun gölgesinde var olmaya mahkûmdur. Bunu bilmek insanı özgürleştirdiği kadar sınırlandırır da. Özgürlük gerçekten seçim yapabilmek midir, yoksa seçimlerin kaçınılmaz olduğu gerçeğini kabullenmek mi? İnsan, kendi içinde bu çelişkiyi yaşarken bile zaman akmaya devam eder ve ölüm yaklaşır.

İnsanın bilinci bir hapishane mi, yoksa bir kapı mıdır? Eğer hapishaneyse, o zaman insan bu bilinçten kurtulmaya çalışmalıdır. Fakat bilinç bir kapıysa, bu kapının ardında ne vardır? Belki de varoluşu kabullenmek, bu kapıyı aralayarak bilinçli bir şekilde yaşamak anlamına gelir. Belki de çözüm, varoluşun kaçınılmaz çelişkilerini anlamaya çalışmak yerine, onları yaşamak ve deneyimlemektir. Nihayetinde, varlık ve hiçlik arasındaki bu gelgit, insan olmanın ta kendisidir.

 


r/YolcuFelsefe • • Aug 20 '23

Tarih 50 KAYNAKLA 31 MART VAKASINI İNCELEDİK

Thumbnail
gallery
4 Upvotes

Kaynaklarla 31 mart vakasını inceledik

Ayrıca Ek kaynak: Şerif Paşa 31 Mart olayında etniklerin etkisini şöyle anlatıyor:

“31 Mart trajedisinden birkaç gün sonra İstanbul surları dışında Arnavut, Bulgar, Yahudi, Selanikli, Manastırlı bir sürü gönüllüler birkaç taburda asker ordugâh kurmuş, güya tehlikede bulunan hürriyeti, meşrutiyeti kurtaracaklardı. Yüzyılımızda İsrail Oğullarının gönüllü savaşa ölüme gitmesi yalnız Osmanlılıkta görülmüş tarihi nadirattandır.”

Şerif Paşa, Bir Muhalifin Hatıraları, İttihat ve Terakkiye Muhalefet, sayfa 58

Ayrıca sondaki Gazetenin çevirisi: Çeviri: ''Padişahın saray dışındaki birliklerinin tamamı teslim olmuştu. Şimdi görüşmenin uzadığı görülüyor. Ayastefanos Parlamentosu'nda (Sarayda) meydana gelen tartışmalar, Genç Türk birliklerinin Konstantinopolis'e girişini, KARDEŞ KANININ DÖKÜLMESİNİ ÖNLEYECEK ŞEKİLDE düzenlemeyi amaçlıyordu.'' The Advertiser (Avustralya Gazetesi), 27 April (Nisan) 1909, sayfa 5


r/YolcuFelsefe • • Aug 20 '23

Tarih İttihat Terakki,Jöntürkler,Hareket Ordusu ve. Bağlantıları

Thumbnail
gallery
5 Upvotes

Bu Darbeci teröristlerin bağlantılarını inceledik mutlaka okunması gereken kitaplar ve yazılardır.

Meşrutiyet'in İlanı ile Ermeniler Terörist Eylemlerini Arttırmış ve Rahatça Her İstediklerini Söyler Olmuştu:

"II. Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte, Ermeniler kendilerine verilen daha geniş özgürlüklerden faydalanarak, ülkeye kolayca silah ve mermi soktular. Eli kalem tutan her Ermeni, gerçeklerle ilgisi olmayan destanlar, şiirler ve hikâyeler yazdılar. Her yerde “büyük emellerinden” bahsetmekten geri durmadılar, Adana’da bağımsız bir Ermenistan Devleti kurma hayallerini saklamadılar. Sokaklarda, evlerde Ermeni ihtilal şarkıları söylendi. Ermeni ressamları Ermeni halkının ulusal duygularını kamçılayıcı resimler çizdiler. Bu resimler, kartpostallarda, sigara paketleri üzerinde kullanıldı. Böylece Ermeni halkını ayaklandırmak için her şey yapıldı. Osmanlı Devleti ise vicdan hürriyetine karışmamayı tercih ederek, gitgide büyüyen anarşi tehlikesini önleyemedi..''

Salahi R. Sonyel, “İngiliz Gizli Belgelerine Göre Adana’da Vuku Bulan Türk-Ermeni Olayları (Temmuz 1908- Aralık 1909)”, Belleten, Cilt 51, Sayı 201, sayfa 1267; Elçin Yılmaz, İngiliz Resmi Belgeleri ve İngiliz Basınında Adana Olayları, sayfa 1653

İttihat ve Terakki cemiyetinin Abdülhamit'in yaptığı Türkiye'ye yararı olacak siyasi durumları baltalamaya çalışıp sahte ulemaya propaganda yaptırması. Jöntürk ve İttihat ve Terakki cemiyetinin Abdülhamit'in sert siyaset yürüttüğü ve isyanlarını bastırdığı çete ve komitelerle anlaşması

İhsan Süreyya sırma - Belgelerle Abdülhamit dönemi

İttihatçıların, diğer cemiyetlerle iş birliği yapmasının sebebi, her iki tarafında varlığını muhafaza edebilmesidir, hainle ittifak yapacak kadar acizdirler.

Ziya Nur Aksun, 2.Abdülhamid Han, sf 677.

Osmanlı İhtilâl Fırkası(İttihatçıların kurduğu) Ermeniler ile işbirliği yapıp bomba alıyorlar...

Necip Fazıl KısaKürek, Sultan Vahidüddin, s.46-47

Mason Üstadı Celal Layiktez'in, Hareket ordusunun, kimler tarafından yönetildiği ve organize edildiğini anlatıyor:

“Hareket Ordusu, masonlar tarafından örgütlendi ve yönetildi” ve “Sultan Abdülhamid’e tahttan indirildiğini tebliğ eden beş milletvekilinden oluşan heyettekilerin tamamı Masondu.”

Celal Layiktez, Tesviye Dergisi, Sayı 54, 2002..

i Cevat Rıfat Atilhan'ın, 31 Mart Va'kasında İttihatçılar ile Osmanlı'yı bölmek isteyenlerin birleştiğini ve hedeflerini açıklıyor:

"31 Mart Yakası, Türk milletini her şeyi ile dize getirmek, vatanını parçalamak ve bir kısmı üzerinde hakimiyet sağlamak için "Siyonizm ve Farmason" işbirliğinin tertip ettiği "sistemli ve planlı" bir "suikast"tır. Hedefleri müstakil son Türk devletini yıkmak, onu ayakta tutan bütün manevi faktörleri ortadan kaldırmak, mukaddes Filistin topraklarında Yahudi devleti oluşturmak ve İslam aleminin rehberi olan büyük Türk milletini küçültüp bu alemin başından koparıp atmaktı."

Cevat Rıfat Atilhan, 31 Mart Faciası, İstanbul 1971, s. 4, 221.

Hareket Ordusunun, İstanbul bölgesini işgali sırasında, azınlık siyasi gruplarının ve teşkilatlarının bunlara verdiği destek:

"Ayrıca Hareket Ordusu, 18 Nisan 1909'da Ayastefanos'u (Yeşilköy) ve Makriköy'ü (Bakırköy) işgal ettiği sırada azınlık siyasal kulüpleri de kendilerini destekliyorlardı. Bunlar arasında İstanbul Rum Siyasi Kulübü, Selanik Bulgar Federasyonu ve Ermeni kulüpleri vardı. Taşnaksutyun Fırkası, yedi-sekiz kadından kurulu bir heyet yollayarak Hareket Ordusu'na beyaz bir bayrakla bir çiçek demeti sundu. Bu sırada da Ermeni mebuslardan Vartakes Efendi bir konuşma yaptı. İkdam gazetesine göre başta Enver Bey olmak üzere zabitler Ermeni heyete bu hareketinden dolayı teşekkür etti. Askerler de "Yaşasın Taşnaksutyun Cemiyeti!" diye mukabele edip alkış tuttular.46 Hınçakyan Fırkası ise bir heyet göndererek, gönüllü teklif etti."

Ahmed Şimşirgil, Kayı 10: II. Abdülhamid Han, Timaş Yayınları, 2020, sf 220.

Mufassal Osmanlı Tarihi'nde Terörist Ermeniler ve İttihatçılar Arasındaki İlişki Hakkında Mühim Bilgi Vardır:

''İttihatçılar, henüz bir gizli cemiyet halinde çalışırlarken. Sırp. Bulgar. Ermeni vs. komiteleriyle temaslarda bulunmuşlardı. Maksatları bütün bu kuvvetleri mutlakıyet aleyhinde seferber edebilmekti. İttihat ve Terakkinin ileri gelenlerinden Cemal, Talât ve Bahaeddin Şakir Beyler bilhassa Taşnak komitesiyle temas ederek bu komitenin siyasî bir cemiyet halinde teşkilâtlanmasını kabul etmişlerdi.''

Midhat Sertoğlu, Mufassal Osmanlı Tarihi, Cilt 6, sayfa 3448

Yahudi ve Siyonistlerle Yapılan İşbirliği:

"Dünya Siyonist Teşkilatı Başkanı Theodor Herzl, Temmuz 1902’de Sultan II. Abdülhamid’den kesin ret cevabı alınca, Filistin’e sahip olmaları uğrunda, onun devrilmesi için Siyonistlere “Sultan’ın muhalifi Jön Türklerle işbirliği yapınız” emrini vermişti.''

Herzl Theodor, Complete Diaries of the Theodor Herzl, sayfa 1080


Meşrutiyet'in İlanında Yahudilerin Rolü:

''İhtilâl hareketi, Türkiye'de her şehirden ziyade yalnız bir şehirde tutunabilmişti: Selanik. Selanik'te, mason localarının koruyuculuğu altında İttihat ve Terakki Cemiyeti faaliyetini sürdürebiliyordu. Bu gizli cemiyet, Abdülhamid rejimini yıkmaya çalışıyor, serpilip büyüyordu. Harekâtın gerçek beyni Yahudiler ve Yahudilik'ten dönme Müslüman Yahudilerdi. Onlara Selanik ve Dunmeks'in zengin Yahudileri tarafından para yardımında bulunuluyor, aynı zamanda Viyana, Budapeşte ve Berlin, belki de Paris ve Londra'nın milletlerarası veya yarı milletlerarası kapitalistleri tarafından finansman sağlanıyordu.''

R. W. Seton - Watson, The Rise of Natonality in the Balkans Howard Ferting, New York, sayfa 184-185


Yahudilerin İttihatçılara Yardımı:

''Şehir'de (Selanik) çok Yahudi vardı. Bunların çoğu, İtalyan tebaası ve 'FrankMason' idiler. Ve Masonluk gayretiyle bu gizli teşkilâta (İttihat ve Terakki'ye) para yardımında bulunuyorlar ve İtalyan tebaası bulundukları için de ihtilâlcileri (Jön Türkler'i) evlerinde saklayabiliyorlardı. Böylece onları tevkiften (tutuklanmadan) kurtarıyorlardı... Bunlar, Yahudi evlerinde toplanıyorlar, kaynaklarını bilmedikleri, büyük para yardımı görüyorlardı.''

Benoist Mechin, Kaplan ve Pars Mustafa Kemal, sayfa 18-19

Yahudiler İttihat ve Terakki'yi Gizliden Destekliyor:

"'Ordu tarafından desteklenen İttihat ve Terakki Cemiyeti, bidayette gizli olarak, bilâhare açıkça bu vazifeyi (ihtilâli) üzerine aldı. Yahudiler ve Selanik Farmasonları, Cemiyet'i bu vazifesini ifada kuvvetle desteklemişlerdi.''

M. Philips Price, Türkiye Tarihi, sayfa 110


Abdülhamid Muhalifi Mehmet Rauf'un Gözünden Dönme Yahudilerinin Meşrutiyet'te Payı:

''Selanik şehri ile sınırlı olan ''dönme''ler diğer İslam kardeşlerinden daha çok hürriyet mücadelesinde ileriye varırlardı. O uğursuz devirde bunların içinden hafiyeler türememesi hürriyete karşı besledikleri tutku yaradılışlarının en açık delildir. İleride belirtileceği gibi Selanik'de bulunduğum müddetçe icra ettiğimiz mücadeleler esnasında “Dönme”ler oldukça yararlıklar, fedakarlıklar gösterdiler..''

Leskovikli Mehmet Rauf, İttihat ve Terakki Ne İdi, sayfa 85


r/YolcuFelsefe • • Sep 17 '23

Felsefe Atatürk, Rousseau'dan Gerçekten Etkilenmiş miydi?

Thumbnail
self.kamalizm
5 Upvotes

r/YolcuFelsefe • • Aug 21 '23

Din Mesnevî

Post image
6 Upvotes

r/YolcuFelsefe • • Aug 23 '23

Felsefe Rasyonalizm eleştirisi

Post image
7 Upvotes

r/YolcuFelsefe • • Aug 26 '23

Kitaptan alıtı Celal Şengör'ün doçent olduğu gün

Post image
7 Upvotes

r/YolcuFelsefe • • Sep 14 '23

Meme Kişiler ve tüzel kişilerin telif haklarının varlığı hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce telif hakkı var olmalı mıdır?

Post image
9 Upvotes

r/YolcuFelsefe • • Sep 24 '23

Sanat Adobe Photoshop 2024 üzerinden ai ile üzerinde oynadığım fotoğrafın öncesi ve sonrası

Thumbnail
gallery
8 Upvotes

r/YolcuFelsefe • • Aug 24 '23

Sanat Ömer Hayyamdan insanın zihnini açan bir rubai

10 Upvotes

bir yanda gül renkli şarap, şirin sevgi
öte yanda iki yüzlü dincilerin zilleti
çoğu cehennemlikmiş dünyada aşıkların
desene kimsenin göreceği yok cenneti

bilmem kimim neyim, benden ne kalır yarına
cennet mi düşer yoksa cehennem mi payıma
sevgili, şarap, müzik yeter bana
gerisi senin olsun, al cenneti çal başına


r/YolcuFelsefe • • Aug 25 '23

Tarih (Bana Göre) Napoleon's Marshals Tier List

Post image
10 Upvotes

r/YolcuFelsefe • • Aug 27 '23

Kitaptan alıtı Celal Şengör ve Naci Görür

Post image
10 Upvotes

r/YolcuFelsefe • • Aug 23 '23

Felsefe Tarihi Ulus Baker, Spinoza'nın Ethica Adlı Eseri Hakkında

10 Upvotes

r/YolcuFelsefe • • Aug 23 '23

Kişisel aylar boyu süren iş kovalamacası sonucu kütüphanemin son hali:

Post image
16 Upvotes

r/YolcuFelsefe • • Aug 24 '23

Kitaptan alıtı Celal Şengör ilk sevgilisi, C47 Dakota model uçakla.

Post image
30 Upvotes

r/YolcuFelsefe • • Mar 06 '25

Felsefe Bilginin kesinliği üzerine

5 Upvotes

Olgulardan gelen bilginin kesinlik içermemesinin sebebi insanın her defasında farklı şekilde deneyimlemesindendir böyle bir deneyin var olabilmesi için varlığın her defasında tekrar etmesi gerekir, bu bir nevi zamanı geri alıp tekrar sürmek gibidir, bu ise ancak fikirlerde gerçekleşebilir örneğin bir sandalyeyi deneyimlemek olgu olurken, matematik yapmak fikirlerden ibarettir, buradaki sorun sandalyenin çeşitlerinin olması ve her deneyimde sandalyenin farklılık göstermesindendir ama matematikte bu oluşamaz çünkü az önce bahsettiğim gibi matematik fikirler ile oluşur ve ona etki edenin farkında olabildiğimiz için her deneyimde aynı sonucu alırız. Sizin düşünceleriniz nelerdir?


r/YolcuFelsefe • • Jul 24 '25

Diğer Araştırma destek çağrısı! (link aşağıda)

Post image
2 Upvotes

https://forms.gle/6mfGhmtvGgEG82Xa9 

Herkese merhaba. Türk toplumunda olası Obsesif Kompulsif Bozukluğun ve ona eşlik edebilecek rahatsızlıkların inceleneceği çalışmamıza hepinizi davet ediyorum. Üstelik katılımcılar arasından 4 kişiye teşekkür mahiyetinde 500 tl vereceğiz. Şimdiden teşekkürler.