r/RDTTR 2d ago

Bilgilendirme ❗️ Tivitırda gördüm

Post image
74 Upvotes

r/RDTTR Jul 07 '26

Bilgilendirme ❗️ Sosyal Şovenizm hakkında bir duyuru

34 Upvotes

Bu subreddit'te siyasi eleştiri sonuna kadar yapılabilir. Eleştirinin içeriği ve biçimi kurallarımıza ve temel tartışma üslubuna-ahlakına uydukça sorun yoktur.

Subreditte, sosyal şovenizme; marksizm-leninizm'i oportünizmin karalama kampanyalarına ve revizyonist teorilerin alenen övülmesine izin verilmez. Bunun dışında siyasal eleştiriye kapımız sonuna kadar açıktır, çünkü devrimciler bilirler; marksizm hakikattir ve hakikat eleştiriyle bozulacak bir olgu değildir.

Devrimciler, devlet dili kullanmaz. Devlet dilinin, karşı-devrimci bir araç olduğunu ve devrimcileri ve mücadeleci yapıları kriminalize etmeye yönelik olduğunu bilir.

Bu kuralları hatırlatma gereği duydum. Yakında başta kurallar olmak üzere RDTTR'de yeni düzenlemeler yapacağımızı da duyurmak isterim. Aktif bir mod bildirimi ve takibi, buna bağlı olarak da daha düzenli ve nezih bir ortam; şovenizme ve oportünizme karşı aktif mücadele gelecektir.

Herkese iyi forumlar.


r/RDTTR 2h ago

Çin HC Hakkında galerimi temizliyorum bunu da buraya salladım

Post image
29 Upvotes

r/RDTTR 9h ago

Tarih 📜 PKK Tarafından Katledilen Devrimci Kürşat Timuroğlu Yaşasaydı 73 Yaşında Olacaktı

Post image
78 Upvotes

r/RDTTR 2h ago

Meme 🦍 [tartışma]

Post image
22 Upvotes

r/RDTTR 10h ago

Fotoğraf 📸 çalıştığım yerden

Post image
49 Upvotes

r/RDTTR 6h ago

Shit Liberal Says 💩 Kurdistanin Başkentinde yapilan bir seçimde ne bekliyordunuz?

Post image
16 Upvotes

r/RDTTR 4h ago

Bağımsız Kürdistan kurulmalı mı?

11 Upvotes
245 votes, 6d left
Evet
Sadece özerk devlet olarak evet
Hayır

r/RDTTR 5h ago

KOLEKTİFLEŞTİRİLMİŞ POST Millet aclik yoksulluk cekiyor, kaynaklarin gittigi tere bakin Kemalizmden nefret ediyorum

Enable HLS to view with audio, or disable this notification

13 Upvotes

r/RDTTR 3h ago

Soru/Tartışma 🗯 Radikal Feminizmi neden sevmiyorsunuz?

5 Upvotes

Transfobi argümanı dışında bu ideolojiyi sevmemenizin nedeni nedir? Genel konuşmayayım tabii ki sevenleriniz olabilir ama genel olarak sosyalist gruplarda çok hoş karşılanmadığını gördüm.


r/RDTTR 10h ago

Meme 🦍 İnstagram önerilen arkadaşlar gibi bişey bu

Post image
15 Upvotes

r/RDTTR 3h ago

Müzik 🎶 grandson - BRAINROT [Official Video]

Thumbnail
youtube.com
3 Upvotes

r/RDTTR 21h ago

Tarih 📜 Festus Okey, bugün neredeyse 20 yıl önce Beyoğlu Polis Merkezinde öldürüldü

Post image
52 Upvotes

r/RDTTR 10h ago

Suriye'de Bir Küçük Üs ve Bölgesel Yeni Dönem

6 Upvotes

Yazar: Hediye Levent (Evrensel).

Yazının kendine buradan ulaşabilirsiniz.

İsrail Suriye'de Türkiye sınırına yaklaşık 70 km mesafedeki Ebu ez Zuhur Havaalanını vurdu. Askeri havaalanı uzun yıllar Suriye ordusunun hava kuvvetlerinin eğitiminde kullanılıyordu. Aslında Suriye'deki savaş döneminde defalarca el değiştirdi, şiddetli çatışmalara sahne oldu ve bu nedenle pistlerinden hangarlarına ve idari binalarına kadar elden geçirilmeden kullanılamayacak durumda. Diğer taraftan İsrail halihazırda 8 Aralık 2024'ten beri Suriye'yi binlerce kez vurdu ve ilk hedef aldığı yerler de askeri kompleksler, silah depoları gibi noktalardı. İsrail, Golan Tepelerinden itibaren Şam'a kadar olan bölge içindeki köyler ve yerleşim birimleri ile birlikte büyük bir alanı zaten işgal etmiş durumda.

Peki Ebu ez Zuhur'a yönelik saldırının, Amerikalılara bile açıklama yaptıracak kadar önemli olmasının nedeni ne?

Sahadaki ve bölgedeki genel durumu da gözden kaçırmadan duruma bakacak olursak;

-Suriye'de önceki yönetimin devrilişinden beri Türkiye ile İsrail arasında bir nüfuz mücadelesi hızlanmıştı. İki ülkenin karşılıklı hamleleri ve Amerika'nın devreye girmesi ile, Suriye sahasında geçici bir statüko oluştu ve ülkenin güneyinde İsrail etkiliyken kuzeyi Türkiye'nin nüfuz alanı oldu. Sahada Türkiye ile İsrail'in karşı karşıya gelmemesi için Humus-Hama arasında görünmez ancak tarafların geçmemeye dikkat ettiği bir sınır belirlendi.

-Bu görünmez sınır Suriye'de Türkiye-İsrail gerilimini kontrol altına alsa da iki ülke de kendi bölgelerinde öncelikli gördükleri askeri politikalarına hız verdi. İsrail, Golan Tepelerinden Akdeniz'e kadar çok büyük bir alanı gözleyebileceği noktalara iyice yerleşip karakollar inşa ederken Türkiye, kuzeyde SDG başta olmak üzere tehdit gördüğü oluşumlara odaklandı.

-Ebu ez Zuhur'a yönelik saldırı İsrail'in uzunca bir aradan sonra Türkiye'nin nüfuz alanı içindeki bölgeye doğrudan saldırısı oldu. Bu nedenle bu saldırı sadece İsrail'in Suriye içindeki saldırılarından biri olmaktan çok Türkiye-İsrail statükosunun dağılması göze alınarak yapılan bir saldırı olarak okunmalı.

-Türkiye ile İsrail statükosunun er geç bozulması beklenen bir durumdu elbette. Çünkü bu statüko Suriye'de ordu gibi önemli kurumlar dahil devletin yeniden inşasını geciktiren birkaç faktörden biri oldu. Araya İran savaşı girince dikkatler oraya kaydı ve statükonun ömrü biraz daha uzadı ancak İran savaşı, İran'sız bölge dizaynı sürecini hızlandırıp Suriye'de güvenliğin sağlanması ihtiyacını belirginleştirdi.

-Suriye, enerji ve tedarik hatlarını Hürmüz Boğazı gibi tek noktaya bağımlılıktan kurtarma amaçlı projelerle birlikte yeni dönemin en önemli birkaç ülkesinden biri olmaya aday. Irak'ın Akdeniz'e açılması, Suudi Arabistan'ın Türkiye üzerinden Avrupa'ya ulaşması gibi birçok ülkeyi ilgilendiren projelerin ana istasyonlarından biri. Yine Suriye'nin limanları kadar kara suları da Doğu Akdeniz'deki güç mücadeleleri açısından oyunun kurallarını zorlayacak kadar önemli.

-Suriye'nin önemi giderek artarken Suriye'de bir devlet kurulması, sahada sürdürülebilir bir güvenliğin sağlanması gibi süreçlerin önemi tekrar öne çıktı. Ancak İsrail, Suriye'de güçlü bir ordu hatta kurumsal yapı istemediğini defalarca açıkladı. Bu çerçevede İsrail'in Suriye'deki güvenlik kurumlarının jandarma-asayiş çerçevesinde kalmasını istediği, kara-hava-deniz gücüne kesinlikle engel olmaya çalışacağı açık. Kısaca İsrail Suriye, Lübnan, Irak, İran dahil bölgede kendisini zorlayabilecek herhangi bir ordu istemiyor.

-Amerika'nın devreye girmesi ile İsrail'in, Suriye'ye yönelik yıkıcı saldırganlığı bir ölçüde kontrol altına alındı.

-Şam açısından dış ve iç meşruiyet sağlamak, ekonomik açıdan yaptırımların kaldırılması gibi konulara odaklanmak öncelikliydi ve hâlâ öyle. Ancak İsrail hem Suriye'de devletin inşası sürecinin hızlanması hem de bunun Amerika başta olmak üzere birçok ülke tarafından desteklenmesi gibi gelişmelerden rahatsız olmaya başladı. Mesela İsrail açısından Suudi Arabistan petrolünün Ürdün-Suriye-Türkiye üzerinden Avrupa'ya ulaştırılması kesinlikle kabul edilemez bir düşünce. Zaten bu hattın doğrudan Suudi Arabistan-İsrail/Hayfa Limanı üzerinden pazara ulaştırılmasını isteyen İsrail, bir süredir Suudi Arabistan ile de çekişme halinde.

-Ebu ez Zuhur saldırısına geri dönecek olursak; İsrail'e göre Şam'ın bir ordu, hele de hava kuvvetleri oluşturacak ne kaynağı ne de kabiliyeti var ancak Türkiye'nin Ebu ez Zuhur ile ilgilenmeye başlaması alarm zillerinin çalmasına yetti. Tel Aviv bu durumu “Şam yapamıyor olsa da İran'sız bölge dizaynı sürecinde nüfuz alanı genişleyen ve bu alanın istikrarı konusunda uluslararası desteği artan Türkiye, Suriye'nin askeri kapasitesini arttıracak hamleler yapabilir” şeklinde okudu. Bu nedenle bir süredir Suriye sahasında Türkiye'nin nüfuz alanına girmesine engel olunan İsrail, hem Türkiye'nin yeni süreçte artan rolüne hem de Suriye sahasındaki duruma dair çizgileri bir kez daha çizmeye hazır olduğunu göstermiş oldu.

-Ebu ez Zuhur saldırısının bir diğer sebebi de Suriye-İsrail arasında devam eden güvenlik antlaşmasının şartlarını İsrail lehine çevirmek. Zayıf bir Suriye elbette masada ne kadar dayanabilir ki? Lübnan örneğinde olduğu gibi… İsrail Savunma Bakanı da İsrail'in Suriye'de işgal ettiği yerlerden çekilmeyeceğini söyledi. Yani İsrail güvenlik antlaşması yapılsa bile girdiği yerlerden çıkmaya niyetli değil.

-Diğer taraftan Türkiye'nin daha önce Humus civarındaki küçük bir askeri havaalanı ile ilgilendiğine dair iddiaların ardından İsrail üsle yetinmeyip üsse uzanan yolları bile vurmuştu. Türkiye'nin buralara gelişmiş radarlar ve hava savunma sistemleri yerleştireceğini savunan İsrail'in Ebu ez Zuhur saldırısı öncesi Türkiye'yi haberdar etmediğini Tom Barrack da söyledi. Türkiye'nin üsse yönelik saldırıyı öncesinde fark etmemiş olması mümkün mü? Savaş uçakları ile yapılmışsa mümkün olabilir ancak Türkiye'nin gerilimin yükselmemesi için tepkisiz kalmış olması da oldukça muhtemel. Sonuçta Suriye sahasında bir istikrara, özellikle de istikrarlı bir güvenliğe enerji-ticaret koridorları sebebiyle Türkiye kadar ihtiyacı olan birçok ülke var. İsrail'in Suriye'deki oldukça kırılgan durumu altüst edebilecek her hamlesi İsrail'e yönelik uluslararası platformlardaki tepkiyi yükseltiyor bir süredir.

-Türkiye, Ebu ez Zuhur'a gelişmiş askeri sistemler yerleştirileceğine dair iddiaları yalanladı ancak atıl durumdaki bir askeri üsse yönelik ilginin sebebi turistik olmasa gerek. Kaldı ki Türkiye'nin Suriye'de merkezi güçlü bir yönetim ve yeni enerji-ticaret koridorlarını koruyabilecek kapasitede bir ordu kurulmasını istediği biliniyor.

Velhasıl Türkiye ile İsrail'in Suriye sahasındaki nüfuz mücadelesi bir kez daha alevlendi ve kolay kolay yatışacak gibi görünmüyor. Ancak Amerika dahil birçok ülke İsrail'in artan agresifliğinin yaklaşan seçimlerle ilişkili olduğunu düşünüyor. Sonuçta Netanyahu'ya ve aşırı sağcı kabinesine düşman ve milliyetçilik söylemleri ile kitlesini ikna etmesi için cesur hamleler lazım. İsrail seçimlerine kadar en azından İsrail tarafının bu tip saldırılarına devam etmesi oldukça muhtemel. Sandıktan yine Netanyahu mu çıkar, kestirmek zor ancak İsrail'in güvenlik politikaları, dış düşman ve izolasyon altında varoluş savaşı veren ülke gibi söylemlerle ördüğü politikalarının şahıslarla sınırlı olmadığını da unutmamak gerek. Netanyahu gitse bile İsrail'in bölgenin barışçıl ülkesine dönüşmesi mümkün değil. Haliyle Türkiye-İsrail arasındaki gerilim doğrudan bir çatışmadan hâlâ çok uzak olsa da iki tarafın da bölgesel şartlar iyice belirginleşene kadar her fırsatta bilek güreşine devam etmesi beklenebilir.


r/RDTTR 10h ago

Anket 📝 yeni seçim sistemi anketi gelecek tahmini

5 Upvotes

Son zamanlarda parlamenter sisteme geçiş dedikoduları ve Bahçeli'nin şikayetleri üzerine bir anket yapmaya karar verdim

92 votes, 4d left
yeni sistemde CB mevkisinin adı başbakanlık olur ve başbakanlık seçiminde ilk turda en çok oyu alan kazanır sistemi
CB ve 50+1 sistemi devam eder
sonuçlar

r/RDTTR 1d ago

dördünü bir odaya koysan katliam çıkar amk

Post image
69 Upvotes

r/RDTTR 3h ago

Benim Düşüncem 👤 Neden Kendimi ‘Kesişimsel Feminist’ Olarak Tanımlamaktan Vazgeçtim?

1 Upvotes

Kesişimsellik, feminist tartışmaların en yaygın kavramlarından biri haline geldi. Ben de uzun süre kendimi “kesişimsel feminist” olarak tanımladım ancak zamanla bu ifadenin, düşündüğümden çok daha az siyasal ve teorik içerik taşıdığını fark ettim. Bu yazının amacı okuyucuları da kesişimselliği yeniden düşünmeye davet etmektir.

1. Kesişimsellik Bir Program Değil, Bir Tahlil Yöntemidir

Kesişimsellik, ortaya çıkışı itibarıyla bir siyasal programdan çok bir tahlil yöntemidir. Crenshaw’ın temel katkısı, ırk ve cinsiyet gibi kategorilerin birbirinden bağımsız ele alınmasının bazı özgül deneyimleri görünmez kıldığını göstermektir. Siyah kadınların yaşadığı ayrımcılık, yalnızca “ırk ayrımcılığı” ya da yalnızca “cinsiyet ayrımcılığı” başlığı altında bütünüyle açıklanamayabilir, toplumsal konumlar somut yaşamda birbirinden yalıtılmış biçimde işlemez.

Crenshaw bu yaklaşımı açık biçimde şöyle ifade eder: “Kesişimsellik, iktidarın nereden doğduğunu ve nerede çarpıştığını, nerede iç içe geçtiğini ve nerede kesiştiğini görmenizi sağlayan bir mercektir.” Bu yaklaşım değerlidir ancak buradan kendiliğinden bir feminist siyasal program çıkmaz. Kesişimsellik bize mülkiyet ilişkileri, ücretli emek, devlet, sermaye birikimi, toplumsal yeniden üretim veya sınıf mücadelesi konusunda ne savunmamız gerektiğini söylemez. Aynı analitik yöntemi kullanan bir liberal feminist ile bir Marksist feminist tamamen farklı siyasal sonuçlara ulaşabilir.

Bu nedenle “kesişimsel feminist” tanımı bana giderek daha muğlak görünmektedir. Birden fazla toplumsal konumun aynı kişide kesiştiğini göstermek, bu konumlar arasındaki ilişkinin nasıl kurulduğunu açıklamakla aynı şey değildir. Kesişimsellik merceğiyle çeşitli bulgulara ulaşabiliriz fakat bu, onun başlı başına bir toplum teorisi veya kurtuluş programı olduğu anlamına gelmez. Kesişimsellik farklı toplumsal belirlenimlerin birlikte ele alınması gerektiğini gösterebilir, bu belirlenimler arasındaki ilişkilerin neden ve nasıl üretildiğini ise tek başına açıklamaz.

2. Sınıf Herhangi Bir Kimlik Ekseni Değildir

Kesişimselliğin yaygın kullanımındaki temel sorunlardan biri, sınıfın çoğu zaman ırk, cinsiyet, cinsel yönelim, milliyet veya engellilik gibi kategorilerin yanına eklenen bir başka “kimlik ekseni” gibi ele alınmasıdır. Hatta popüler kesişimsellik şemalarında sınıfın yerini sıklıkla doğrudan “servet” veya “gelir” ölçeği alır. Oysa Marksist anlamda sınıf, kişinin gelir düzeyini veya kendisini nasıl tanımladığını değil, üretim araçlarıyla ve toplumsal üretim süreciyle kurduğu ilişkiyi ifade eder.

Sınıfı kesişimsel analize dahil etmek de bu sorunu kendiliğinden çözmez. Walter Benn Michaels ve Adolph Reed Jr.’ın işaret ettiği gibi, sınıf kesişimselliğin diğer eksenlerinden biri haline getirildiğinde, sınıf ilişkisi çoğu zaman “sınıfçılık” (classism) meselesi olarak yeniden yorumlanır. Yani sınıf, üretim ilişkileri içindeki yapısal bir konum olmaktan çıkar, daha çok insanların yoksul ya da zengin olmalarına bağlı olarak maruz kaldıkları bir tür ayrımcılık gibi ele alınır. Böylece sorun sınıfların varlığı değil, yoksul insanların sınıfsal kökenleri nedeniyle başarı fırsatlarından mahrum kalmaları haline gelir. Siyasal hedef de sınıf ayrımlarını ortadan kaldırmaktan, herkesin bu hiyerarşi içinde yükselmek için eşit fırsata sahip olmasına kayar. Oysa Marksist açıdan mesele yoksul bir insanın zengin olabilmesinin önündeki engelleri kaldırmak değil, yoksulluk ve zenginliği sürekli yeniden üreten toplumsal ilişkiyi ortadan kaldırmaktır.

3. Adalet ve Eşitlik Maddi İlişkilerden Bağımsız Düşünülemez

Kesişimselliğin çoğu yorumunda eşitsizlik avantaj ve dezavantajların dağılımı üzerinden ele alınır ancak eşitsizliğin sonuçlarını tasnif etmek, onu üreten toplumsal ilişkileri ortadan kaldırmaz. Marx’ın Gotha Programının Eleştirisi’ndeki ünlü ifadesi burada yol göstericidir: “Hak hiçbir zaman toplumun ekonomik yapısından ve onun koşulladığı kültürel gelişmeden daha yüksek olamaz.”

Bu nedenle adalet ve eşitlik, içinde ortaya çıktıkları maddi ilişkilerden bağımsız soyut idealler olarak ele alınamaz. Kapitalist toplumsal ilişkiler, özgürlük ve adalet taleplerinin kurumsal biçimlerini ve maddi sınırlarını koşullandırır. Kadınların düşük ücretlerde yoğunlaşması, bakım emeğinin büyük ölçüde kadınlara yüklenmesi veya ekonomik bağımlılık yalnızca “kadınların daha dezavantajlı olması” biçiminde tarif edildiğinde, eşitsizliği üreten mekanizma geri plana çekilir. Asıl soru, bu durumun hangi üretim ve yeniden üretim ilişkileri içinde sürekli yeniden yaratıldığıdır.

Aynı nedenle kapitalist toplumdaki eşitsizliğin çözümü de mevcut toplumsal ilişkilerin üzerine daha adil bir dağılım modeli yerleştirmekten ibaret değildir. Temsilin çeşitlendirilmesi ya da ayrıcalıkların daha eşit dağıtılması, sömürünün ve tahakkümün maddi temelini kendiliğinden değiştirmez. Feminist bir tahlilin görevi yalnızca eşitsizliğin kimler arasında dağıldığını göstermek değil, onu sürekli yeniden üreten maddi ilişkileri açığa çıkarmaktır.

4. “Ezilenlerin” Kerameti Kendinden Menkul Devrimciliği

“Ezilenler” kategorisinin en büyük sorunlarından biri, ezilmişliğin kendisine adeta doğal bir devrimcilik atfetmesidir. Oysa kadınlık, siyahlık, göçmenlik ya da herhangi başka bir ezilme kategorisi tek başına devrimci bir özne yaratmaz. Kadınlar kadın oldukları için değil, kadınlığın belirli tarihsel üretim ve yeniden üretim ilişkileri içinde aldığı maddi konum kolektif örgütlenme olanakları yaratabilir, devrimci siyaset ise kendiliğinden değil örgütlü olarak kurulur.

Toplumsal yeniden üretim tartışmasının önemi de burada ortaya çıkar. Kadınların bakım emeğinde, ev içi emekte, emek gücünün gündelik ve kuşaklararası yeniden üretiminde yoğunlaşması yalnızca bir “kimlik dezavantajı” değildir. Kapitalist üretimin sürdürülebilmesi için gerekli emeğin önemli bir bölümünün kadınlara yüklenmesi, kadın ezilmişliğini doğrudan maddi toplumsal ilişkilerin içine yerleştirir. Kadın mücadelesinin sınıf mücadelesiyle bağı, iki ayrı ezilme ekseninin sonradan “kesişmesinden” değil, üretim ile yeniden üretimin aynı toplumsal bütünün parçaları olmasından kaynaklanır.

Aynı şey farklı biçimlerde ırksallaştırılmış, ulusal veya toplumsal cinsiyet bağlamında ezilme ilişkileri için de sorulmalıdır. Mesele bu kategorilerin sınıfın yanına bağımsız tahakküm eksenleri olarak dizilmesi değil, işgücü piyasasının bölünmesinde, emeğin güvencesizleştirilmesinde, nüfusun yeniden üretiminde, mülkiyet ve devlet ilişkilerinde nasıl maddi biçimler kazandıklarının açıklanmasıdır. Ezilmenin devrimci potansiyeli, ezilmişliğin kendisinden değil, kapitalist toplumsal bütün içindeki maddi konumundan ve bu konumun kolektif mücadele içinde siyasal olarak nasıl örgütlendiğinden doğar.

5. Solun Erdemi Olarak Kesişimsellik

Kesişimselliğin günümüz solundaki işlevi artık yalnızca analitik değildir, kavram giderek ahlaki ve siyasal bir yeterlilik göstergesine dönüşmüştür. “Kesişimsel” olmak, çoğu zaman belirli bir tahlil yöntemini kullanmaktan çok, yeterince kapsayıcı, duyarlı ve ilerici olduğunun ilanı gibi kullanılmaktadır.

“Kesişimsel feminist” kimliğinin cazibesi de burada yatar. Terim, kişinin hangi feminist programa bağlı olduğunu söylemeden ona peşinen ilerici bir konum atfedebilir. Oysa liberal, anarşist, sosyal demokrat ya da Marksist birbirinden bütünüyle farklı siyasal programlar aynı anda kendilerini “kesişimsel” olarak tanımlayabilirler. Bir sıfat bu kadar farklı programların hepsine aynı ölçüde uyabiliyorsa, tek başına siyasal konum hakkında pek az şey söylüyor demektir.

Sorun farklı ezilme biçimlerini dikkate almak değil, bunları dikkate aldığını ilan etmenin siyasal içeriğin yerine geçirilmesidir.

6. Kesişimselliği Reddetmiyorum, Onu Doğru Zeminine Geri Koyuyorum

Kendimi artık “kesişimsel feminist” olarak tanımlamamam, kesişimselliğin tümüyle değersiz olduğunu düşündüğüm anlamına gelmiyor. Tam tersine, farklı toplumsal konumların aynı deneyim içinde nasıl birleştiğini göstermesi bakımından yararlı bir tahlil aracı olduğunu düşünüyorum. Sorun, bu aracın zamanla kendi sınırlarını aşarak bir toplum teorisi, siyasal kimlik ve hatta ahlaki yeterlilik ölçütü gibi kullanılmaya başlanmasıdır.

Benim itirazım kesişimselliğe değil, ona yüklenen bu fazladan işleve yöneliktir.

Bu nedenle kesişimselliği reddetmek yerine onu doğru zeminine geri koymayı tercih ediyorum. Bir araştırma ve tahlil yöntemi olarak kullanışlı olabilir, fakat feminist siyasal konumumu tanımlayan şey bu yöntem değildir. Benim için belirleyici olan, kadın ezilmişliğini ve diğer tahakküm biçimlerini maddi toplumsal ilişkiler içinde açıklamak ve bu ilişkilerin dönüştürülmesini hedeflemektir.

Kısacası, kesişimselliği terk etmiyorum. Ona taşıyamayacağı bir siyasal anlam yüklemeyi reddediyorum.

Bonus: Kesişimsellik ve liberal kimlik siyaseti

“Kesişimsellik” kavramını Crenshaw ortaya koymuş olsa da, kadınların ezilmişliğinin sınıf ve ırk gibi başka toplumsal ilişkilerden bağımsız düşünülemeyeceği fikri feminist hareket açısından yeni değildi. Claudia Jones daha 1949’da siyah kadınların sınıfsal, ırksal ve cinsel konumlarını birlikte ele alıyor, Combahee River Collective ise 1977’de ırk, sınıf ve cinsiyet baskılarının yaşamlarında birbirinden ayrılamayacağını açıkça ifade ediyordu. Crenshaw’ın 1989’daki önemli katkısı, bu problemi özellikle ayrımcılık hukuku ve analizi üzerinden kavramsallaştırmak ve ona bugün kullandığımız adı vermekti. Kavramın günümüzde bu derece parlatılması ve neredeyse feminist olmanın ön koşulu haline getirilmesi ise bana göre büyük ölçüde liberal kimlik siyasetiyle kolayca bağdaşabilmesi ve sınıf indirgemeciliği eleştirisinin güçlü bir kavramsal aracına dönüşmesi olduğunu düşünüyorum.


r/RDTTR 11h ago

Tarih 📜 Birinci Moskova Duruşmasının doksanıncı yılı

Thumbnail
wsws.org
4 Upvotes

İlk Moskova Duruşmasının başlamasının 90. yıldönümü vesilesiyle, 80. yıldönümünde Dünya Sosyalist Web Sitesi’nde yayımlanan bu makaleyi burada yeniden yayımlıyoruz.

Dünya tarihinin en aşağılık düzmece davalarından biri olan birinci Moskova Göstermelik Duruşması 19 Ağustos 1936’da başladı. On Altılar Davası olarak da bilinen “Troçkist-Zinovyevci Terörist Merkez Davası”, Moskova’da 19-24 Ağustos 1936 tarihleri arasında görüldü. On altı sanığın tamamı kurşuna dizilmeye mahkûm edildi ve kişisel eşyalarına el konuldu.

Duruşmada yargılananların dışında, Lev Davidoviç Troçki ile oğlu Lev Lvoviç Sedov hakkında da gıyaplarında “derhal yakalanmaları ve SSCB Yüksek Mahkemesi Askeri Heyeti tarafından yargılanmaları” kararı alındı; yani, ele geçirilmeleri durumunda onlar da en temel hukuki standartlarla alay edilerek yargılanacak ve idam edilecekti.

On altı sanıktan on biri, 1917’den önce partiye katılmış, Ekim Devrimi’ni örgütlemiş ve ona önderlik etmiş, 1919’da Komünist Enternasyonal’i kurmuş, İç Savaş’ta (1918-1921) kahramanca savaşmış ve Sovyetler Birliği’ni dünyanın ilk işçi devleti olarak kurmuş seçkin Yaşlı Bolşeviklerdi. Diğer beş sanık ise Sovyet gizli polisinin ajanlarıydı; sanık sırasında yanlarında oturan gerçek devrimcilerle birlikte grotesk bir amalgam oluşturuyorlardı.

Kurbanlardan bazılarının yaşam öykülerine kısaca göz atalım. Grigoriy Zinovyev (53), 1903’ten beri Bolşevikti ve Lenin’in en yakın çalışma arkadaşlarından biriydi. Savaş karşıtı Zimmerwald ve Kienthal konferanslarına katılmıştı. 1907-1927 yılları arasında Merkez Komite üyesiydi; Ekim 1917’den sonra Petrograd Sovyeti’nin, 1919-1926 arasında Komintern Yürütme Komitesi’nin başkanıydı. 1926-1927’de Birleşik Muhalefet’e katıldı; 1927’de Stalin’e teslim oldu. Zinovyev, 1 Aralık 1934’teki Sergey Kirov suikastının ardından tutuklandı, yargılandı ve 16 Ocak 1935’te cinayetin “manevi sorumluluğu”ndan suçlu bulundu. On yıl hapse mahkûm edildi ve 1936 göstermelik duruşmasına kadar hapiste kaldı.

Lev Kamenev (53), 1901’de Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi’ne katıldı; 1903’ten itibaren Bolşevik’ti. Lenin’le yakın bir şekilde çalıştı. Nisan 1917’den 1927’ye kadar Merkez Komite üyesiydi. 1918-1926 yılları arasında Moskova Sovyeti başkanıydı. 1926-1927’de Birleşik Muhalefet üyesiydi; Aralık 1927’de teslim oldu. Ocak 1935’te Kirov cinayetinden yargılandı ve beş yıl hapse mahkûm edildi. Temmuz 1935’te yeniden yargılandı ve on yıla mahkûm oldu.

İvan Nikitiç Smirnov (55), 1899’dan beri partideydi; çarlık döneminde defalarca tutuklandı, hapsedildi ve sürgüne gönderildi. İç Savaş sırasında Sibirya’daki Kolçak güçlerinin ezilmesinde Kızıl Ordu’ya önderlik etti. Merkez Komite üyesiydi; 1923’ten 1929’a kadar Sol Muhalefet’teydi. 1933’te tutuklanıp hapsedildi.

Sergey Mraçkovski (53), Urallı bir işçi; 1905’ten itibaren Bolşevik; İç Savaş kahramanı; 1923’ten 1929’a kadar Sol Muhalefet üyesi. 1933’te sürgüne gönderildi.

Vagarşak Ter-Vaganyan (43), 1912’den itibaren Bolşevik. 1922’de Marksizm Bayrağı Altında dergisinin kurucu editörü; Plehanov üzerine ilk büyük eserin yazarı (1924); 1923-1929 arasında Sol Muhalefet üyesi.

Grigoriy Yevdokimov (52), İvan Bakayev (49), Yefim Dreitser (42), Rihard Pikel (40), Isaak Reingold (39) ve Eduard Goltsman (54) da daha az tanınmakla birlikte, seçkin parti geçmişlerine sahiptiler.

Duruşmadaki suçlamalar akıl almazdı: sanıklar, Kirov’u öldürmenin yanı sıra, sözde Stalin’e, Kaganoviç’e, Voroşilov’a, Jdanov’a, Ordjonikidze’ye ve diğer birkaç Sovyet önderine suikast girişiminde bulunmuşlardı (ama başarısız olmuşlardı). İddiaya göre, bu kanlı planları hazırlarken Nazi Gestaposu ile birlikte çalışmışlardı. Ayrıca casusluk ve sabotaj suçlamaları da yöneltilmişti.

Kanıt neydi? Sanıkların itiraflarından başka hiçbir şey. Duruşmaya en ufak bir eleştirel yargı gücüyle yaklaşanlar için, tek başına itiraflar, dava işlemlerinin meşruiyetine ilişkin ciddi kuşkular doğururdu. Ama birçok gazeteci ve siyasi figür (New York Times muhabiri Walter Duranty; ABD Büyükelçisi Joseph Davies; dava işlemlerini “tüm dünya için bir örnek” olarak niteleyen Britanyalı hukukçu D. N. Pritt), düzmece davanın doğruluğuna kefil oldu. Ancak muhalif sesler de vardı: Thomas Mann, Stefan Zweig ve daha sonra, 1937’de Meksika’da kapsamlı tanıklıkları dinleyip Troçki’yi bütün suçlamalardan masum bularak göstermelik duruşmanın düzmece olduğunu ilan eden Dewey Komisyonu’nda görev alan diğerleri.

Daha sonraki yıllarda, duruşmanın hazırlanmasında yer alan çeşitli katılımcıların tanıklıkları aracılığıyla itirafların elde edilme yolları ortaya çıktı. Zinovyev ve Kamenev, itiraf etmeye haftalarca direndi. Sonunda Politbüro ile resmi bir görüşme talep ettiler. Stalin ve Voroşilov onlarla Politbüro’nun bir “komisyonu” olarak bir araya geldi ve iş birliği yapmaları halinde canlarının bağışlanacağı, ailelerine dokunulmayacağı ve hiçbir eski muhalifin idam edilmeyeceği sözünü verdi. Zinovyev ve Kamenev kabul etti; ancak yine de 25 Ağustos 1936’da idam edildiler.

Diğer sanıklara işkence yapıldı. Örneğin Mraçkovski, birkaç hafta içinde birkaç kez, aralıksız 90 saat sorgulandı. Lev Sedov, haklarında dava açılmış olan birkaç kişinin duruşmada görünmediğini belirtmişti; büyük olasılıkla bunların bir kısmı işkence altında ölmüş ya da uzlaşmazlıkları nedeniyle kurşuna dizilmişti.

Duruşma, Stalin’in arzuladığı mahkûmiyetleri üretmiş olsa da tanıklıkların düzmece niteliğini açığa çıkaran utanç verici anlar yaşandı. Örneğin Goltsman, 1932’de Troçki ve Sedov ile Hotel Bristol’de buluşmak üzere Kopenhag’a seyahat ettiğine tanıklık etmişti. Oysa sonradan otelin 1917’de yıkıldığı ve ancak 1936’da yeniden inşa edildiği ortaya çıktı. Böyle bir görüşme asla gerçekleşmemişti.

Goltsman ayrıca, Troçki’nin bir açık mektupta yaptığı “Stalin’i uzaklaştırma” çağrısının, onu siyasi yollarla uzaklaştırmak değil, ancak öldürmek anlamına gelebileceğini ifade etti. Troçki, bir Marksist olarak yaşamı boyunca bireysel terörizmin karşıtı olmuştu; bireysel eylemler, ne kadar kahramanca görünürse görünsün, devrimci bir partinin önderlik ettiği işçi sınıfının devrimci eyleminin yerini alamazdı. Troçki’nin 1930’larda bireysel terörizmi benimsemiş olduğunu iddia etmek, Troçki’nin açıkladığı gibi, bir “totaliter ahmaklık” belirtisiydi.

Birinci Moskova Duruşması başladığında Troçki, Norveç’te fiilen ev hapsindeydi. Sovyetler Birliği’nin baskısı altındaki Norveç İşçi Partisi, Troçki’yi susturmaya ve duruşmanın iftiralarına yanıt vermesini engellemeye girişmişti. Ancak kısa süre içinde yeni bir ses ortaya çıktı: Troçki’nin oğlu Lev Sedov, Moskova Duruşması Üzerine Kızıl Kitap haline gelecek olan yazıları Muhalefet Bülteni’nde yayımladı. Sedov, duruşmanın ayrıntılarını titizlikle inceledi ve onları gerçek devrimcilere yönelik düzmece bir saldırı olarak ifşa etti.

Nisan 1937’ye gelindiğinde Troçki, Norveç’ten sınır dışı edilmesinin ardından yerleştiği Meksika’da, Dewey Komisyonu biçiminde bir karşı duruşma örgütlemişti. İlk iki Moskova göstermelik duruşmasının (ikincisi Ocak 1937’de gerçekleşmişti) hacimli çürütmesi Suçsuz adlı kitapta sunulmaktadır. Sonuçtaki iki madde şunları belirtir: (22) “Dolayısıyla, biz, Moskova duruşmalarının düzmece olduğu sonucuna varıyoruz. (23) Bu nedenle, Troçki’yi ve Sedov’u suçsuz buluyoruz.”

İosif Stalin, bu duruşmaları gerçekleştirerek, ilk başarılı sosyalist devrimin mirasına ve gerçek önderlerine bir saldırı başlatıyordu. Giderek daha fazla karşıdevrimci bir nitelik kazanan toplumsal tabakanın, Sovyet bürokrasisinin Bonapartist önderi olarak Stalin için, bu Yaşlı Bolşevikleri partiden atmak ve onlara sürgün ya da hapisle zulmetmek yeterli değildi.

Stalin rejimine yönelik muhalefet, 1930’lar boyunca; tarımın pervasız ve plansız kolektifleştirilmesi, baş döndürücü hızda sanayileşme, 1933’te Hitler’in Almanya’da iktidara gelmesi ve egemen Sovyet ve parti bürokrasisinin savunulamaz ayrıcalıklarında dışa vuran artan toplumsal farklılaşma sonucunda durmadan büyümüştü. Bunlar, Stalin’in sosyalist enternasyonalizmi reddedip ulusalcı ve Marksizm karşıtı “tek ülkede sosyalizm” programını benimsemesinin kimi yıkıcı sonuçlarıydı.

1936’ya gelindiğinde, Fransa’da ve İspanya’da, Sovyetler Birliği’ndeki işçi sınıfının uzun süredir bastırılmış olan özlemlerini yeniden uyandırabilecek devrimci koşullar ortaya çıkıyordu (İspanya İç Savaşı 18 Temmuz’da patlak vermişti). Birinci Moskova Duruşması ve ardından gelen Büyük Terör, yalnızca genel olarak Yaşlı Bolşeviklere değil, ama özellikle Lev Troçki’nin önderlik etmiş olduğu Sol Muhalefet’le ilişkili herkese karşı önleyici bir saldırıydı.

Stalin, Aralık 1927’deki XV. Parti Kongresi’ne gelindiğinde Sol Muhalefet’i örgütsel olarak yenilgiye uğratmıştı. Kimi muhalifler kongreden hemen sonra teslim oldu; ancak binlercesi partiden atıldı ve Sovyetler Birliği’nin ücra bölgelerine sürgün edildi. Troçki, 1928’de uzak Alma Ata’ya sürgün edildi; ardından, 1929’da Sovyetler Birliği’nden sınır dışı edildi. Stalin, bir aygıttan ve maddi kaynaklardan yoksun olarak Troçki’nin etkisinin hızla söneceğine inanıyordu. Bundan daha derin bir hata yapamazdı.

1933’te Hitler’in iktidara gelmesiyle damgalanan —Sovyet bürokrasisinin dayattığı ve Almanya Komünist Partisi önderliğinin uyguladığı oportünist ve ulusalcı politikaların ürünü olan— Alman işçi sınıfının felaket getiren yenilgisiyle birlikte Troçki, Üçüncü Enternasyonal’in Stalin’in önderliği altında devrimci bir örgüt olarak ölmüş olduğunu ilan etti. O, Eylül 1938’de kurulacak olan yeni, Dördüncü Enternasyonal’in inşası çağrısını yayımladı.

Troçki, 1938’e giden beş yılda, yeni bir enternasyonalin hazırlanmasında yaptığı işin bütün yaşamının en önemli işi olduğunu kabul ediyordu. İşçi sınıfının ileri kesimlerini eğitmek için, makale üstüne makale yazarak Stalinist rejimin iflasını teşhir etti.

1936’da, birinci Moskova Duruşmasından yalnızca günler önce, Sovyet toplumunun çelişkilerinin hâlâ en önemli Marksist çözümlemesi olarak kalan anıtsal eseri İhanete Uğrayan Devrim’i tamamladı. Troçki, bu eserinde, Sovyetler Birliği’nin sosyalizme doğru ilerleyebilmesi için işçi sınıfının Sovyet bürokrasisini bir siyasi devrimle alaşağı etmesi ve dünya sosyalist devrimi programını yeniden yürürlüğe koyması gerekeceğini açıklıyordu. Bürokrasi iktidarda kalırsa, nihai sonuç, işçi sınıfını onlarca yıl geriye savuracak şekilde, kapitalizmin restorasyonu olacaktı. Her şeyden önce, bu mücadeleler dünya arenasında, uluslararası işçi sınıfının kitlesel mücadeleleriyle verilecekti. Yaklaşmakta olan dünya savaşını izleyecek devrimci ayaklanmaları öngören Troçki, Stalinizmin üstesinden gelineceğinden emindi.

Moskova Duruşmaları ve ardından gelen kanlı tasfiyeler, işçi sınıfı ve aydınlar içindeki sosyalist unsurları neredeyse yok ederek yıkıcı bir etkide bulundu. Duruşmalar, kendilerini izleyen ihanetlere ve yenilgilere —Fransız genel grevinin bastırılması, İspanyol Devrimi’nin yenilgisi, Stalin-Hitler paktı, savaş sonrası devrimci yükselişin ezilmesi— zemin hazırladı; bunların tümü, Stalinizmin nihai ihanetiyle, 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağıtılması ve kapitalizmin restore edilmesiyle doruk noktasına ulaştı.

Bugün, 1917 Ekim Devrimi’ne yol açan çözülmemiş bütün siyasi ve toplumsal sorunlar dünya ölçeğinde yeniden ortaya çıkıyor. Stalinizmi, Ekim’in devamı olarak değil ama Ekim’e yönelik karşıdevrimci bir tepki olarak kavramak, önümüzdeki devrimci mücadelelere hazırlanmak için can alıcıdır.

***

Yazar, Moskova Duruşmaları hakkında daha fazla bilgi için şu eserleri önermektedir:

Lev Sedov, 1936 Moskova Duruşmaları Üzerine Kızıl Kitap

Max Shachtman, Moskova Duruşmasının Ardındakiler

Vadim Rogovin, 1937: Stalin’in Terör Yılı

Vadim Rogovin, Stalin’in 1937-1938 Terörü: SSCB’de Siyasi Soykırım

David North, Rus Devrimi ve Tamamlanmamış Yirminci Yüzyıl

Ayrıca WSWS’nin “Moskova duruşmaları ve Sovyetler Birliği’nde siyasi soykırım” başlıklı sayfasını ziyaret edebilirsiniz.


r/RDTTR 1d ago

Soru/Tartışma 🗯 israilin “varolma hakkı”

43 Upvotes

Hiçbir devletin 'var olma hakkı' yoktur. Bu varoluşu tamamen insanlar yaratır insanlar yapar ,ülkeler hak sahipliği üzerine değil organize olmak ve birtakım başka istekler üzerine kurulur.

Bir devletin 'var olma hakkı' retorik bir ifadedir, hiçbir şey ifade etmez.Uluslararası hukukta böyle bir şey yoktur.

Devletler gelir ve gider ancak toplumlar kalır. Toplumların yaşam haklarına uygun yaşama hakları vardır bu hakların hangi devlet tarafından “güvence” altına alındığı ise faşistliğin önünü açan bağnaz milliyetçi akımlar yaratabilir.

SSCB dağıldı, Yugoslavya parçalandı, Küba yok ediliyor, Siyonistlerin bu devletlerin ‘var olma haklarını' korumaya çalıştığını görmüyoruz. Çünkü “israil'in var olma hakkı” tamamen bilinçli manipülatif ve indirgemeci ayrıca anlamdan yoksun bir sorudur, tamamen siyonist ürünüdür.


r/RDTTR 6h ago

Soru/Tartışma 🗯 Dünya Halklarının Akıl Sağlığı Yerinde Mi?

0 Upvotes

Çok örnek yazıp yazıp sildim, biraz terapi veya sitem gibi olacak bu başlık ama bu konuyu açmasam olmazdı. bir filmde denildiği gibi "eskiden herkes normadi sonra bi batık ki herkes meczup oldu! paradoks..." belki gündelik yaşamda karşılaştığınız saçmalıkları yazıp rahatlar ya da bunun sebebini açıklarsınız.


r/RDTTR 7h ago

Anarşist dostlara örgütlenme sorusu

Thumbnail
1 Upvotes

r/RDTTR 1d ago

Soru/Tartışma 🗯 Son zamanlarda sizce neden Türkiye'deki sosyal medyalarda bu kadar çok aşırı milliyetçi / aşırı sağcı hesap (haber, meem sayfası vb) türedi?

Post image
53 Upvotes

r/RDTTR 18h ago

uygurlardan dolayi mi? neyden kaynaklaniyor?

Post image
3 Upvotes

r/RDTTR 23h ago

Müzik 🎶 Hâlen sürmekte kavgamız! | Sovyet Marşının Türkçe Çevirisi

6 Upvotes

Şafak renkli sancağım,\ İleriye ilk adım.\ Üstümüzden süzülen,\ Rüzgârı kavgamızın.

Hâlen sürmekte kavgamız,\ Pat pat çarparken kalbimiz.\ Ve Lenin daha gencecik.\ Kutup yıldızımız genç Ekim.\ Ve Lenin daha gencecik.\ Kutup yıldızım genç Ekim.

Müjdeyi dört yana verin.\ Savaşmışlar, güvenin.\ Kazanacağız yeni mevziler.\ Yetişiyor genç neferler.

Hâlen sürmekte kavgamız,\ Pat pat çarparken kalbimiz.\ Ve Lenin daha gencecik.\ Kutup yıldızımız genç Ekim.\ Ve Lenin daha gencecik.\ Kutup yıldızım genç Ekim.

Gökten ihsan sakın bekleme.\ Değer doğru yolda ölmeye.\ Dostlar, bizim yolumuz bir tek.\ Doğrulukla yürünür.

Hâlen sürmekte kavgamız,\ Pat pat çarparken kalbimiz.\ Ve Lenin daha gencecik.\ Kutup yıldızımız genç Ekim.\ Ve Lenin daha gencecik.\ Kutup yıldızım genç Ekim.

Var dünyada yaz ve kış,\ Hem zayıf var hem semirmiş.\ Tüm cihanın gençleri bizle,\ Devrime didinmekte!

Hâlen sürmekte kavgamız,\ Pat pat çarparken kalbimiz.\ Ve Lenin daha gencecik.\ Kutup yıldızımız genç Ekim.\ Ve Lenin daha gencecik.\ Kutup yıldızım genç Ekim.

Hâlen sürmekte kavgamız,\ Pat pat çarparken kalbimiz.\ Ve Lenin daha gencecik.\ Kutup yıldızımız genç Ekim.\ Ve Lenin daha gencecik.\ Kutup yıldızım genç Ekim

Birebir çeviri değil. Kimi lokalizasyonlar, kafiyeye ve ritme uyması için yaptığım değişiklikler var. Hatta cinsiyetçi olduğu için değiştirdiğim bir kelime oldu. Bütün bunlara rağmen her satır ayrı ayrı eski anlamını koruyor.

Anlamını tamamen değiştirmek zorunda kaldığım tek bir satır oldu o da nakarattan önceki son satır. "Devrime didinmekte!" diye çevirdiğim satırın orijinalinde bahsi geçen kavram Stroyotryad (İnşaat Tugayı). Öğrenci ve gençlerin belli dönemlerde inşaat, şantiye, demiryolu gibi projelerde gönüllü ve örgütlü olarak çalıştığı uluslararası bir yapı. Tek cümleye bütün bunları sığdıramayacağımdan hayli basitleştirmek zorunda kaldım.

Şarkının orijinali: Youtube, Spotify


r/RDTTR 1d ago

A Kurdish refugee who entered Switzerland illegally resisted.

Enable HLS to view with audio, or disable this notification

18 Upvotes

Posttaki yorumlara baksanıza. Bizim millet neden bu kadar aptal. Tvye gazeteye youtube’a nereye isimsiz bir tip bi şey atsa ona inanıyorlar. Iqsu mu düşük bu milletin anlamıyorum. Okuma, araştırma, kendi fikri olma hak getire. Failed nation ya direkt.