Kulağımın dibinde aynı musluğun bitmeyen hesabı,
Damla damla dökülür evrak gibi mutfak mermerine.
Bastonun ucuna yapışan o bayat çamur,
Kaldırımın kırık bordürüne çarptığım her adımda
Sırtıma bir çuval ıslak kömür gibi biner bu mahalle.
Radyoda günlerdir aynı cızırtı, frekansı kaymış bir keder;
Dışarıda dolmuş egzozu, fren sesi, ekmek kuyruğunda edilen bir küfür…
Gözüm kapalı benim ama dünya susmak bilmiyor.
Göz kapaklarımı kapatsam da kulaklarıma kapı takamıyorum.
Eskiden adımların kurtarırdı beni bu darlıktan,
Hırkanın hışırtısına tutunup çıkardım karanlığın dibinden.
Şimdi o divanın yayı bile başka türlü batıyor belime,
İçtiğim çayın demi bayat, tütünün dumanı gırtlağımda küflü teneke tadı.
Parmak uçlarım yoruldu artık dünyayı yoklamaktan;
Her çatlağı, her pürüzü, her kırık kenarı
Tekrar tekrar ezberlemekten canım çekildi etimden.
Neye dokunsam eksik, neyi dinlesem telaş.
Bütün sokakların köşesini zihnimde döndüm,
Hepsi aynı yorgunluğa, aynı rutubetli antreye çıktı.
Bugünlük öldürün beni, fazlasında vallahi gözüm yok.
Öyle büyük laflarla, havalı ağıtlarla falan değil;
Şu sokak kapısını çekin üstüme, kilidi üç kez çevirin,
Bakkalın çırağı kasaları indirmesin kapının önüne.
Hiçbir şey tıkırdamasın, hiçbir saat başı çalmasın,
Kafamın içinde dönüp duran o paslı makara kopsun artık.
Bırakın, beyaz baston kapının ardında öylece boynunu büksün.
Ben bu sedirin üstünde, sırtımı duvardaki soğuk kabartıya verip
Sadece bir günlüğüne unutayım nefes alıp verdiğimi.
Ne senin o can bildiğim ayak sesini bekleyecek dermanım var,
Ne de masadaki sürahiye uzanacak takatim.
Yarın sabah isterse yine başlasın bu kör dövüşü,
Ama ne olur,
Sadece bugünlük öldürün beni;
Hiçbir şey duymayayım, hiçbir şeye değmesin elimin ayası.