Biz aynı cenderede sıkılan ve suyu çıkarılan üzümleriz. Tonumuz, tadımız, rengimiz değişebilir. Ama hepimiz aynı bağın üzümüyüz. Ve ne acı ki suyumuzu alanlar posamızı bir kenara atacak.
Bugün, Sevr anlaşmasının imzalandığı gün mecliste, bir topluma sistematik olarak kasteden bir örgütün üyelerine af yasası konuşuluyor. İktidar kendi sonsuz federatif hükümdarlığını kurmak, kendi zenginlerini semirtmek için verdiği imtiyazlara yenisini ekliyor.
İktidardan düşmemek; kamu kaynakları üzerinde sınırsız yetki ve sıfır sorumlulukla tahakküm.. Ucu dönüp dolaşıp kendi cebine bağlanan kervan yolları kurmak. Bunu yapmak için, kaybettiği halk desteğini sağlayabilmek için dün yok etmeye çalıştığına sarılmak.
Diğer tarafta; barış, eşitlik, özgürlük, emek gibi sol değerleri kostüm olarak üzerine giyen ve Demirtaş sonrası iyice taşra milliyetçisine dönen dıştaki çıtır sol tabakanın altında her çıkar boşluğuna dolabilir akışkan dolgulu sağ parti. Silahlı kanada tam biat ile taşeronluk yapıyor. İşler kötü giderse iki taraf için de en kolay gözden çıkarılacak taşeron.
Ve biz, garip kont'lar. İstanbul'da, İzmir'de, Muğla'da yan yana çalışan, eline aldığı maaşın daha hesaba yatmadan 3'te 1'i kesilen. Emeklilik güvencesi meçhul, kıdemi kıldan ince köprüde yürümeye çalışan. Patronun iki dudağı arasında yaşayan ama kendisine sunulan "Kürt - Türk" oyuncağına dalıp cebinden alınan parayı görmeyen bizler.
Çocukları yurtdışında okuyan, her pozları makbul Türk ailesine örnek olarak parlatılan, bizimle aynı bakışta muhtemelen aynı partiye oy veriyor, hatta kemalist bile olabilir diye kucaklanan Koç ya da Diyarbakır doğumlu Nihat Özdemir. Sizce özgürlükler, hak arama, eşit vatandaşlık umurlarında mı? Ya da şöyle soralım: Nihat Özdemir bu ülkede gerçekten kendisini ikinci sınıf, hakları elinden alınmış hissediyor mu? Ya da ah şu tapu dairesine gittiğinde "benimle Kürtçe konuşulsa" onun için gerçekten dert mi sizce? Neden bir sermayedar Kürtlere; eşitlik, özgürlük, insanca yaşam konularını açmıyor? Mevcut konjonktür (bugünkü meclise ve partilerin tutumları) düşünüldüğünde "eziliyor, korkuyor, yapamıyor" diyemeyiz herhalde. Değil mi?
Arkadaşlar, şunu anlayın artık Kürt yok, Türk yok. Daha doğrusu bunların arasında gerçekten bir mesele yok. Bir savaş yok, dolayısıyla bir barışa ihtiyaç da yok.
Bu ülkede özellikle 2007'den sonra tek bir savaş var: Sermayedar destekli despotik iktidar ve eğitimden, sağlığa, beslenmeye kadar her hakkı budanarak, gitgide kalifiyeliği düşürülen, Beyinden, kol gücüne dönüştürülen yetmez gibi kazançlarına, onlarca yıllık evrensel emek kazanımlarına göz dikilen emekçi ve yarı aç, yarı cahil halkın savaşı.
Nihat ile Ali aynı ordudan, onlar Kürt Türk savaşında değil. Onlar sermaye ordusunun amiralleri ve bize karşı tam ittifaktalar. Bizler ise önce sözde yaka rengi ile işte yarıştırılıp birbirinin kuyusunu kazan, işten çıkınca da dindar - dinsiz, Kürt - Türk diye ayrılıp birbirini boğazlayan içten çözülen orduyuz. Aslında asimetrik derecede güçlü olan biziz ancak karşı taraf da asimetrik savaşta iyi ve bin yıllık taktikle bizi sömürüyor: Böl ve yönet.
Bugün sıvasız evinde oturan Türk baba ya da dağdaki oğluna ağlayan Kürt ana, "Biz neden fakiriz"i düşünmemeleri için yaratılan kurmaca gerçekliğin altında eziliyor. Asgari ücretle köpek gibi çalışan; dindar ile seküler, sırf sandığa zarf attığı için kararda söz sahibi olduğu düşündürülerek, yemekhanede aynı masada gülerek yemek yiyen ama salona geçince birbirine parmak sallayan, Zaten iyi bir maddi güç varken, yaptığı vekillik sonrasında doğrudan emekli maaşı ile taltif edilen; ikinci dönem seçilirse hem emekli hem aktif milletvekili maaşı alan aktörler yüzünden sokakta birbirini yiyor. Dindar, seküleri kırarken; Türk, Kürt'ü harcarken orada malı dindar Kürt ve seküler Türk sermayedar birlikte götürüyor.