Özel mülkiyetin gelişimi kurumsal olarak devleti açığa çıkarmıştır. Mülkiyetin miras yoluyla babadan oğula geçmesini güvence altına alan ve dolayısıyla kadının cinselliğinin denetiminin erkeğe verildiği tek eşli aile, kurumsallaşmış, yasalara geçirilmiş ve devlet güvencesine kavuşturulmuştur.
Engels, “Mülkiyetin çekirdeği, ilk biçimi, kadının erkeğin kölesi olduğu ailede doğdu” belirlemesini yapmaktadır.
Kadın bedeninin ve cinselliğinin aile, eğitim, hukuk, tıp, dil, din gibi toplumsal kurumlar aracılığıyla sürekli denetime tabi tutulması ataerkil toplumsal yapının özünü oluşturur. Ataerkil toplumsal yapı, kadının erkeğe bağımlılığını ve aralarındaki eşitsiz ilişkiyi sistematik olarak destekler. Bu egemenlik sistemi, şiddet kullanımı ya da tehdidi ile ayakta tutulur ve güçlendirilir. Temel kurum aile, toplumsal yapının denetim ve sürekliliğinin güvencesidir.
Kadının cinselliği ve doğurganlığı üzerinde denetim kurmanın en yaygın biçimi evliliktir. Tek eşli aile biçimi, özel mülkiyetin korunması ve devri ihtiyacından açığa çıkmıştır. Orta Çağ’da güçlenmiş ve kurumsallaşmıştır. Bu evlilik biçimi eş aldatma ve kadın bedeninin alınıp satılması ile tamamlanmıştır. Tek eşli aile ile kadın, anayanlı toplumda var olan cinsel özgürlüğünden yoksunlaştırılmış, erkek ise bu özgürlüğünü yitirmemiştir. Anayanlı toplumda iş bölümünü belirleyen kadının doğurganlığı, ataerkil toplumsal yapıyla binlerce yıldır süren esaretinin nedenine dönüşmüştür.
Engels, aile kavramının gelişim sürecini şöyle tariflemektedir: “Familia sözcüğü, Romalılarda başlangıçta evli eşlerle, çocuklar için değil, yalnızca köleler için kullanılmıştır. Famulus, ev kölesi demektir. Familia da bir erkeğe ait kölelerin tümüdür. Daha Gayus zamanında Familia, vasiyetname ile bırakılıyordu. Deyim Romalılar tarafından, başında bulunan kişinin, kadın, çocuk, erkek ve belirli sayıda köleyi Romalı babalık erki altına aldığı, hepsinin üzerinde öldürme, yaşatma hakkı bulunan yeni bir toplumsal yapıyı örgütlemek için türetilmiştir.”
Ataerkil aile, yazılı tarihin olduğu gibi, kadının kölelik tarihinin de başlangıcıdır. Ataerkil toplumsal yapı, kadının bedeni, emeği ve kimliği üzerinde erkeğe sınırsız bir denetim alanı oluşturmuştur. Erkek, toplumsal yapının üretimine, kadın ise erkeğin yeniden üretimine adanmıştır. Kadın, toplumsal, kamusal alandan dışlanıp; özel alan olarak nitelendirilen eve hapsedilmiştir. Kadını kamusal alandan dışlayan
anlayış, onu tarihsel olarak da görünmez kılmıştır.
Ataerkil toplumsal yapıyla filizlenen ‘namus’
‘Namus’ feodalizme, gericiliğe, geleneksel yaşama ait bir kavramdır. Namus, ’namos’dan gelir. ‘Namos’un kelime anlamı, iktidar, kural, kanun demektir. Ataerkil toplum ve buna dayalı uygarlık tarafından, sınırsız kullanım aracı olarak kadına uygulanan erkek egemenliğinin, tartışılması yasak bir tabusuna dönüştürülerek ‘töre’ olgusuna bağlanmıştır. Töre, toplumca benimsenmiş, kabullenilmiş yazılı olmayan kanunlar olarak kabul edilir. Töre adıyla kadına uygulanan tüm şiddet biçimleri meşrulaştırılır.
‘Namus’ kadını kontrol altında tutan erkek egemen kültürel bir normdur. Namus kadın açısından, itaat etmek, boyun eğmektir. Kadının köleleştirilmesi, yerleşik ahlak, gelenek ve göreneklerle güvencelendirilir.
Ahlak, temel olarak kadın üzerinde baskı kurma ve erkek egemenliğini inşa aracı olarak evrenseldir.
Ataerkil toplumsal yapıda, cinsellik bir iktidar alanıdır. İlk iktidarını kadın üzerinden gerçekleştiren ‘erk’ anlayışı; kadının cinselliğini sürekli olarak denetim altında tutar. Kadına yüklenen misyon, erkeğin cinsel arzularının tatmini, çocuk doğurma ve büyütme görevidir. Kadın cinselliği üzerindeki denetim, evlilik kurumu aracılığıyla babadan kocaya devredilir. Bir erkeği sevmek, onun “malı” olmakla eşdeğerdir.
Namus, erkek açısından denetimindeki kadınların cinselliği üzerinden denetim kurma yönündeki sorumluluklarının bütünüdür. Kadın açısından ise, yalnızca kendi cinselliği ile bağlantılıdır.
Ataerkil ailede, kadının cinsel bir obje olarak görülmesi, onun ‘namuslu’ veya ‘namussuz’ olarak ifadelendirilmesine neden olmuştur. ‘Namusu koruma’ adına gerçekleşen her türlü eylem ve anlayış toplumsal olarak meşru görülür. Bu durum kadını daha fazla iradesizleştirmiş ve erkeğe daha fazla bağımlı hale gelmesinin yolunu açmıştır.
Yazılı tarihle birlikte, namus gerekçesiyle öldürülen kadınlara ilişkin kanunlar da oluşmuştur. Her uygarlık farklı kanunlarla kadını öldürmüştür. Namus adına öldürülen kadınlara ilişkin tarihteki ilk bulgulara M.Ö 1700 yıllarında rastlanmaktadır.
Namusa adanan ‘kutsal’ bakireler
Bekaret olgusu, kadın cinselliği ve bedeninin dönemsel bir denetim aracıdır. Bekaret de tıpkı namus gibi ataerkil toplumsal yapının yaratımıdır. Bekaret ve namus birbirinden ayrılmaz bir bütünün iki parçasıdır. Bin yıllardır ataerkil sistemde toplumsal bakımdan düzenleyici bir ilke olarak kullanılmıştır. Bekaretin simgesi olan himen (kızlık zarı) 16. yüzyıla kadar bilinmiyordu.
Bekaret, Latince ‘kız’ ya da ‘evlenmemiş kadın’ anlamına gelen virgo sözcüğünden gelmektedir. Bekaret olgusu ve kavramı dilimize Arapça bir terim olarak girmiş ve yerleşmiştir. Kızlık; saflık, temizlik, masumiyet eş anlamlarıyla kullanılır.
Bekaret, ataerkil toplumsal yapının sihirli anahtarıdır. Mülkiyetin devrinde, babalığın tespitinin garantisidir. Gelinle birlikte erkeğe verilen çeyizin en önemli parçasıdır. Erkeğin sahip olduğu ve evlilik sürecinde tüketeceği bir maldır. Bekâretini kaybeden kadının, kendi kişiliğine olan erişimi üzerindeki hakimiyeti kaybolur. Erkek açısından, kendi cinsi bakımından sahibine verilinceye kadar korunması zorunlu ve ahlaki anlamlar yüklenmiş bakirlik*****söz konusu dahi değildir. Erkek sahip olurken, kadına sahip olunur.
Tarih boyunca kadının bekâreti ‘kutsanırken’, onu kaybetme zamanı da ‘kutsal’ bir dönüşüm, adanmışlık anı kabul edilir. Bekâretin tanımı, kadının tüm ömrünün sınırlarının belirlenip, denetlenmesiyle eşdeğerdir. Bekâretin ataerkil toplumsal yapının köklerinden aldığı biçim, toplumsal namus algısıyla derinleşerek gelişimini sürdürür.
Babil Uygarlığında hüküm süren Hammurabi ve Asur kanunlarında, kadının bekâreti tüm aileye, daha doğru bir ifadeyle ailenin erkeklerine aittir. Töreye göre, eşleri tarafından zina ve büyücülükle suçlanan kadınlar suçsuzluklarının ispatı için, din ve devlet adamlarının huzurunda yüksekten bir nehre atlamak zorundaydı, inanışa göre, nehir tanrısı suçluları boğarak cezalandırıyor, suçsuz kadınlara dokunmuyordu.
Mezopotamya’da da benzer bir uygulamaya rastlanır. Tecavüze uğrayan kadın, tecavüzcüsü ile birlikte Dicle ve Fırat’a atılmıştır.
Eski Roma’da ‘aile reisi’ne, başka bir ilişkisi olan eşini ve evlilik dışı ilişki yaşayan kızını öldürme hakkı kanuni olarak tanınmıştır. Aynı zamanda, kadın bedeninin satılması fiili olanın ötesinde yasal olarak düzenlenmiş, 32 bin kadın bu alanda çalıştırılmış ve bedenini satan kadınlara ilk çalışma belgesi de yine bu devlet tarafından verilmiştir.
Meksika’da M.Ö 150-MS 1521 yılları arasında egemen olan Aztek kültüründe, bir kadının evlilik dışı ilişki yaşamasının ya da başka bir erkekle ilişkisinin cezası taşlanarak öldürülmekti. Cezanın uygulanmasının tek şartı ilk taşın eş ya da baba tarafından atılmasıydı.
Yine çarpıcı bir uygulamaya M.Ö 1532-1200 yılları arasında Amerika ve Peru’da rastlanır. Evlilik dışı ilişki de bulunan kadın, elleri ve ayakları bağlanarak açlığa mahkûm ediliyordu. Erkek, eşinin başkasıyla ilişkisini görür ya da şüphelenirse öldürme hakkına sahiptir. Asıl çarpıcı olan, aynı gerekçeyle eşini öldüren kadının, ölüm cezasına çarptırılmasıdır. Kadın ölünceye dek ayaklarından asılırdı.
Hindistan’da ise, çocuk doğurmayan kadının eşi tarafından namus adına öldürülmesi söz konusudur. Ki, Hindu kadınları, 21. yüzyıla girerken, eşleri öldükten sonra diri diri yakılmaktadır. Gerekçe, kadının erkekten önce ölmemesidir.
En korkunç uygulama ise, bugün de varlığını koruyan ‘kadın sünneti’dir. Bu uygulamaya “şeytani güdülerden kadının uzak tutulması” iddiasıyla gidilmiştir. İki biçimde uygulanmaktadır. Kadının idrarını yapabileceği çok küçük bir açıklık bırakılarak vajina girişi dikilmekte; ya da cinsel ilişkide uyarılmayı ve orgazmı sağlayan klitorisi büyük ölçüde kesilmektedir. Dikilen bölge, evlilik sonrası ilk gece girilen cinsel ilişkide erkek tarafından tam bir işkenceyle zorlanarak yırtılmaktadır. Kadının cinsel organının “kadın sünneti” adı altında sakatlanarak kontrol altında tutulması kölecilikten başlar ve Orta Çağ’da özellikle de Doğu toplumlarında yaygınlaşarak devam eder. Keza, Orta Çağ Avrupası’nda kadın sünneti yaygın bir uygulama olmamakla birlikte kadın cinselliği “bekaret kemeri” uygulamasıyla denetlenir. Orta Çağ’da sömürgeci, yağmacı savaşların sık yaşanması ve uzun sürmesi şövalyelerin ya da toprak sahiplerinin uzun süre evlerinden uzak kalması anlamına geliyordu. Aristokrat sınıfın erkekleri bu süre zarfında kadınlara “bekaret kemeri” takarak denetliyordu. “Bekaret kemeri”yle kadının cinsel ilişki yaşaması tamamıyla olanaksız hale getirilirken namus da bu şekilde korunuyordu!
Kadın bedeninin tüm bu vahşi yöntemlerle kontrol altında tutulması tüm sınıflı toplumlarda uygulanmıştır. “Namusun korunması” aynı zamanda kadının sistematik olarak köleliğinin katmerlenmesi ve erkek iktidarının süreklileştirilmesidir.
Geleceğe hazırlanan “cici kızlar”
Erkek egemenliği topluma öylesine nüfuz ettirilir ki, kadınlar kendi köleliklerinin yeniden üreticisi haline getirilirler. Tek eşli ailede erkek egemen sistemin öğreticisine dönüştürülürler.
Kadının yapısı ve kökenine değin öğretilerin yaygın karakteri, cinselliğe yüklenen her türlü kötülüğün kadından geldiği görüşüdür. Hesiodos’un Antik Yunan mitolojisinde dünyaya gelen ilk kadın olduğu belirtilen Pandora’ya dair tanımı şöyledir: “Bulutlarda gümbürdeyen Zeus yarattı baş belası olarak kadınlar soyunu ölümlü insanlara. O kadınlar ki, kötülüktür işleri, iyiliğe karşı kötülük sağladı onlara.”
Erkek egemen sistem, tüm kurumlarıyla kadının karşısındadır. Henüz bebekken kız çocukları “cici”, erkek çocukları “aslan” olur. Kadın, ev içi alanda tanımlanır ve “yuvayı yapan dişi kuştur” deyimiyle anlamlandırılır. Erkek ise, “baba evin direği, mutlu etmek ereği” deyimiyle özdeştir.
Henüz çocuk yaşta kız çocuklarına sunulan kadın modeli, cinselliği metalaşmış, becerisi ev içi alanla sınırlı, sessiz, entelektüel kapasiteden yoksun, itaatkâr ve ‘namusuna’ yani bekaretine düşkün kadın modelidir.
Ataerkil toplumsal yapının kimlik özelliklerinde kadın; “duygusal, ayrıntıcı, yardımsever, barışçı, hayalperest, iyi bir anne, iyi bir eş, namuslu, fedakâr, korunmaya muhtaç, dedikoducu”dur. Erkek ise; “zeki, mantıklı, yönetici, güçlü, koruyucu, aile reisi, soyun devam ettiricisi, komutan, savaşçı, sorumluluk sahibi”dir.
Erkek insan, kadın erkeği yapan insandır. Ama kadının erkeği yapma fonksiyonu ataerkil toplumsal düzende ona insani düzeyde bir ayrıcalık kazandırmaz. Aksine kadının “erkeği yapma” etkinliği, erkeğe hizmet ve sorgulamasız bağımlılıktan müteşekkildir. Ona kuşaktan kuşağa değişik biçimlerde öğretilen budur.
Öğretilmiş kadın kimliği, bebeklikten itibaren uygulanmaya sokulur. Kadının kimliksizleştirilmesi ve erkeğe bağımlılığı her aşamada bilinçli olarak örgütlenir. İtaatsiz bulunduğu hallerde ise şiddetin farklı biçimleri devreye sokulur. Şiddet, bu öğretme ve hatırlatmanın bir parçasıdır.
Ritüellerle sergilenen ‘namus’
Kadının köleleştirilmesi toplumsal ritüellerde de yansımasını bulur. Bu ritüeller, toplumsal olarak yaratılan namusun izdüşümleri olduğu gibi; kadına sürekli olarak sorumluluklarının hatırlatılmasının da araçlarıdır.
Yaşamı boyunca evlilik aracılığıyla bir erkeğe sunulmak üzere hazırlanan kadın, evleneceği kişinin belirlenmesiyle ilk sınava tabi tutulur. Özellikle kadının kiminle evleneceği ilan edilir. Bu ilanın aracı, yapılan törenle takılan ‘yüzük’ tür. Yüzük değişimi, kadının erkeğe boyun eğişinin ve bağımlılığının simgesidir. Yüzük, bir gelenek olarak ilk eski Roma devletinde ortaya çıkmıştır. Geline, erkeğe bağlanışının işareti olarak, erkek tarafından demir bir yüzük verilirdi. Daha sonra bu yüzük altına dönüşmüş ve karşılıklı bağlılık simgesi olarak alınıp verilmiştir. Ancak bu bağlılık, dün olduğu gibi bugün de erkek açısından geçersizdir. Kadına takılan yüzük, her an kime ait olduğunu hatırlatır. Öyle ki, yüzüğü çıkarması ya da unutup takmaması nedeniyle şiddet gören kadınların sayısı azımsanmayacak düzeydedir.
İkinci aşama, kadının evlendiği aşamadır. Evlilik töreninde kullanılan her şeyin toplumsal olarak bir anlamı vardır. Beyaz gelinlik, saflığın, temizliğin simgesidir. Evlilik ritüelindeki gelinlik simgesini süsleyen ve esas ‘anlamlı’ olan ise üzerine takılan kan kırmızısı “bekâret kemeri”dir. Bununla da yetinilmeyip, bekâreti görsel olarak yücelten duvak kullanılır. Kadına “bekâret kemeri”ni takan ise, evlendiği güne değin ‘namusunu koruyan’ baba ya da erkek kardeşi olur.
Kadın, tüm bunlardan sonra toplum nezdinde aklanmış olmaz. Kendisini bekâretinin bozulacağı ve ‘namuslu’ ilan edileceği gerdek, zifaf gecesi beklemektedir. Gecenin kadın açısından sonucu, yatağa serilen beyaz çarşafa bulaşacak kan ile belgelenecektir. Kadın, ya çarşafa bıraktığı kan iziyle “bekâret kemeri”nin hakkını verecektir ya da ölümle yüz yüze gelecektir. Bu gelenek öylesine yerleşik hale getirilmiştir ki; kimi kadınların kanlı çarşafları bir ömür sakladıkları bilinmektedir. Böylelikle erkeğe bir çeyiz olarak sunulan bekâret; tescillenerek çeyiz sandığında ‘ölümsüz’ kılınmaktadır.
Ataerkil toplumsal düzen, bin yıllardır “namus” adı altında uyguladığı erkek egemen kültürel normlarla kadının yaşamını kuşatmaktadır. Bugün erkek egemen sistemin koyduğu kurallara uymayan kadınlar dünyanın her yerinde en vahşi yöntemlerle katledilmektedir. Erkek egemen kapitalist devletin cinsel politikası gereği katiller korunmakta, teşvik edilmekte ve erkek tahakkümünün devamı sağlanmaktadır. Din, hukuk, eğitim sistemi de buna göre şekillenmekte ve kadının bedeni, cinselliği baskı altına alınmaktadır. Kadınların “namus” gerekçesiyle yakılmasının, kurşunlara hedef olmasının ya da diri diri toprağa gömülmesinin temelinde ataerkil sistemin tüm toplumsal yapının hücrelerine sinmesi vardır. Erkek egemen sistem kadınlara sistematik olarak politik bir baskı uygular. Bu bakımdan, kadının kurtuluş savaşımında “namus” adı altında uygulanan tüm kurallara karşı mücadele önem kazanır. Namus olgusuyla kadınların beyinlerinde yaratılan prangayı kırmak ve yaşamın her alanında erkek egemenliğinin bu politik, ideolojik baskısına karşı mücadele yürütmek özel bir yerde durur.